
Nisan başlarında bulunduğumuz eyalette okullar paskalya tatiline girdiği için, Zana ve Rênas’ı da alarak Kobanê istikametine bir yolculuğa çıktık. Amacımız, Pro Humanitate adlı yardım kuruluşumuzun altı aydır Kobanê’ye yönelik yapmakta olduğu yardımlara bir yenisini eklemek, IŞİD’li islamcı çetelerin kurbanlarının yaralarına derman olmaya çalışmaktı.
Bu son proje için haftalar öncesi kesin gün belirleyip tarih saptadık. Telefonlaşmalarda “herşey yolunda, bir sorun yok” dendiği için yola koyulduk. Rênas ve Zana oyuncaklarından, hazinelerinden en iyilerini seçmek için tam bir gün boyunca büyük bir heyecanla çalıştılar. Bunlardan iki çanta hazırlayıp günlerce, aylarca televizyondan izledikleri kardeşlerine kendi elleriyle teslim etmenin mutluluk ve heyecanını yaşadılar. Bunun dışında da Pirsûs’taki yardım deposunda bir iki gün çalışarak “görevlerini” hayata geçirmiş olacaklardı.
Pirsûs’a girişte askeri noktada kontrolden geçtik. Sonra kente girişte etrafı tel örgülerle çevrilmiş küçük-küçük çadırlarla, kimisi toplanmış çadır izleri taşıyan alanlarla karşılaştık. Anladık ki, geri dönüş heyecanı kısa sürede sarmış Kobanêlileri.
Koordinasyon’dan arkadaşlarla görüşüyor, 150 ton un’un ertesi gün Kobanê‘ye doğru yolculuğa hazır olduğunu söylüyoruz. Yardım malzemeleri ile bizim geçişimiz için bir sorun olmadığı yanıtını aldıktan sonra, rahatlamış bir şekilde Navenda Çand’a (Kültür Merkezi) gidiyoruz. Orada Kobanê’ye geri dönüşleri örgütleyen iki sorumludan bilgi alıyoruz. Verilen bilgiye göre Kobanêlilerin yarısı geri dönmüş. Beş altı bin ailenin kaldığı kamplarda ise sadece 500-600 aile kalmış. Sonra sınır köylerine gidiyoruz. En çok da merak ettiğimiz nöbetlerin tutulduğu yerler. Zana sürekli sorular soruyor. En çok da merak ettiği gerilla görüp görmeyeceğimiz, YPG’li savaşçılarla, Kobanê’yi özgürleştiren o kahlamanlarla karşılaşıp karşılaşmayacağımız.
Bir sınır köyüne vardığımızda büyük bir sessizlik, büyük bir tenhalık sarıyor bizi. Anlıyoruz ki herkes günlük işine koyulmuş. Kobanê’deki direnişte yaralanıp ailesinin yanına gelmek zorunda kalan YPG’li bir savaşçının kaldığı derme çatma eve uğruyoruz. Çocukları tarlalardan topladıkları kereng (kenger) ve pungları (nane) temizlemekle meşguller. Yarı felç olan YPG’li gazi ise oldukça dertli: “Şubat’ta siz gittikten sonra, ne gelen oldu, ne soran, ne de bir ekmek getiren. Bu halimle geri de dönemem. Yardım da yapılmazsa, bu çocuklar ne yapar!” Başımızı öne eğip ayrılıyoruz oradan. Yaralı ve mağdur duruma düşmüş bir insanımızın dahi kapısını çalamıyorsak, vay halimize!
Ve bekleme maratonu...
Sınır boyundayken Koordinasyon’dan birkaç kez arıyorlar. Alel-acele kimlik fotokopilerini ulaştırmamızı istiyorlar. Dönüp bunları teslim ediyor ve ertesi gün sabah dokuz için zaman belirleyip ayrılıyoruz. Ertesi gün telefon açtığımızda Mürşitpınar yolu üzerindeki Çukobirlik tesislerine gitmemiz isteniyor, geçişimize ise izin çıkmadığı söyleniyor. Oysa herşey ayarlanmış, izinler alınmış, son bilgi ve belgeler verilmişti. Bizim geçişimiz, her ne hikmetse mesai bitiminden sonra iptal olmuştu!
Çukobirlik girişinde panzer ve tomalar konuşlanmış. Biraz teredütten sonra ilk kamyonla bu alana giriyoruz: Kızılay, Afad, polis, jandarma ile Koordinasyon ile Belediye’nin kullandığı birkaç depo yer alıyor burada. Arka bölümde, gözden ırak bir yerde ise Kobanê’deki peşmerge güçleri ile Güney Kürdistan’daki karargah arasında iletişimi sağlayan haberleşme istasyonu bulunuyor.
Bu arada un kamyonlarının gelişi de aksadığı için bir telefon trafiği başlıyor. Yardım projemiz planladığımız gibi yürümüyor. Pirsûs‘da zaman ve çalışma anlayışının farklı olduğunu, ne yazık ki bir kez daha görüyoruz. Ama bizde yardımı götürmekte ısrarlıyız. Ve bekleme maratonu başlıyor… Bir saat, beş saat, bir gün, iki gün… Üzülerek belirtmem gerekir ki, bizde de bürokrasi çok ağır işliyor ve hiyerarşik yapıyı geçmek çok zor oluyor. Ferhat olup dağları delebilirsiniz, ancak eline akıllı bir telefonu oyuncak olarak alan bir yetkiliyi aşamazsınız.
Ve yalnızlık ağır bir yük olarak çöküyor. Ne Koordinasyon’dan ne de başka bir yerden gelen giden oluyor. Çocuklar da olduğu için Memo’yu orada polis ve jandarmanın, Kızılay ve Afad’ın, Toma ve panzerlerin arasında bırakıp ayrılmak zorunda kalıyoruz.
Sağolsun Kızılay’ın bir Kürt görevlisi özel çabasıyla akşam karanlığına kadar üç kamyonun işlemlerini tamamlatıp Memo ile birlikte tampon bölgeye kadar geçirip Kobanêli yetkilere teslim ediyorlar. Geriye kalan dört kamyon ise yine bu görevlinin özel çabasıyla gece saat ona kadar hazırlanıp yolcu ediliyor. Bu görevli mesai bitiminde gitse, yardımcı olmasa, o dört kamyon belki de günlerce orada kalacak.
Koordinasyon’dan aksama var
Geçiş işlemlerine kısaca değinmekte yarar var. Kobanê’ye geçecek yardımlar o alana getiriliyor, Kızılay ve Afad işlemleri bitiriyor, emniyetten ekipler gelerek kamyonları ve malzemeyi dedektörlerle tek tek kontrol ediyor, tüm bu işlemler videoya alınıp tutanak tutulduktan sonra sınıra doğru yola koyulunuyor.
Tampon bölge ise TC ile Kobanê sınırı arasında, etrafı kapalı bir alan. Bir masa, birkaç sandelye, iki-üç Türk görevliyle aynı sayıda Kobanêli gümrük görevlisinden oluşuyor. Masada ise kalınca bir defterle birkaç silah, çay bardaklarıyla bir nargile ve baklava yer alıyor. Demek ki istendiğinde olabiliyormuş…
İlk gün bizi neredeyse her saat başı arayan Koordinasyon’dan ise sonradan ses, seda çıkmıyor. “Dışardan buraya gelen, yabancı bu insanlara ne oldu, ne yaptılar” diye soran olmuyor. Ertesi gün vedalaşmak ve gerekli bir belgeyi almak için haberleştiğimiz arkadaşı saatlerce beklemek zorunda kaldık. Sonunda yerine belediye garajında çalışan bir personeli gönderme “nezaketinde” bulundu. Geriye tek işimiz kalmıştı. Çocukların getirdiği oyuncaklarla çikolata ve şekerleri kamptaki çocuklara teslim etmek ve geri dönüş yoluna koyulmak.
İki dersliğe girdik. Konteyner içinde daracık, küçücük iki sınıf. Çok sayıda çocuk karşıladı bizleri. Kısaca sohbet edip, bilgi verdik; getirdiklerimizi teslim ederek birkaç slogan atıp, başarılar dileyerek koklaşıp ayrıldık.
Kimseden bir takdir beklentisi içinde değildik. En azından bir vedalaşma nezaketini göstermelerini beklerdik. Saydığımız tüm bu nedenlerden dolayı ayrılışımız buruk oldu. Oysa büyük bir heyecanla gitmiştik oraya, kardeşlerimizin arasına. İnsanlar yaptıkları işi benimseyerek, içselleştirerek yapmak yerine, bunu zoraki bir iş, hatta bir yük olarak görür ve yeterli bir denetim de olmazsa, demek ki bu tür durumlarla da karşılaşılabiliniyormuş…
Biz bu durumu arkadaşların yorgunluk ve yetki kargaşasına verelim, siz ise bizim beceriksizliğimize…
GULÊ ÇINAR-ŞAHİN