Bilirim, en çok da uzakta olanların kalbi Kobanê için çarpıyor. Eminim her sabah vaktinden önce telaşla internetin, televizyonların karşısına geçip Kobanê’den gelecek haberlere bakıyorlardır. Aldıkları iyi habere seviniyor, kötü haberlere ise kalpleri sıkışıyor, öfkelendiriyordur.
Tam 40 gün boyunca ben de dünyanın iyilerinin kalbinin attığı Pirsus-Kobanê sınırında milyonlarca insanla aynı duyguları yaşadım.
Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollende’ın "şehit kent" dediği Kobanê’den aldığımız iyi bir habere sevindik, kötü habere insanlığını yitirmemişler gibi üzüldük. Bize burada uyku haram oldu. Gözlerimiz kapanır gibi olduğunda bazen seriye bağlanmış silahların sesiyle, bazen kulakları sağır eden doçkaların gürültüsüyle, bazen tankların, topların dehşetiyle, bazen peş peşe ateşlenen ve sağımıza solumuza düşen havanların tozuna uyandık.
Televizyon ekranlarında dünyanın izlediği görüntüleri biz burada çıplak gözle gördük ve yaşadık. Öyle anlarımız oldu ki; sandık kıyamet koptu ve dünyanın sonu geldi. Kobanê’nin toprağına her havan düştüğünde canımızdan bir parça gitti. O anlarda herkes gibi bende orada olmak istedim. Kalbimin bir yerinde saklı tuttum. Bu tel örgüleri aşar, bir gün süzülerek karşı tarafa geçerim diyordum. Benden önce bunu yapan meslektaşlarım olmuştu. Abdurrahman, Ersin, İsmail adına korktum. Ama ne yalan söyleyeyim en çokta onların cesaretleriyle gurur duydum. Böyle olmalıydı özgür basın çalışanları.
Bizden bir el ötede tank, top saldırılarının altında evlerini, topraklarını, kasabalarını savunan insanlara hayranlık duyuyordum. Bir an mesleğinizi bir tarafa bırakıp insanlığın yüksek değerlerini temsil eden bu insanlardan biri olmak istiyorsunuz. En azından onları görmek, dokunmak, sormak, anlamak istiyordum. Bunun için burada değil, karşıya geçmek gerek. Öyle de yaptık.
41. günün akşamı mayınlar arasında, üstümüzden ıslık çalarak uzaklaşan mermilerin altında tel örgüleri aşarak karşı tarafa geçtik. Havan topları, silah sesleri, kafamızın üzerinden geçen mermileri arkamızda bırakarak Kobanê’nin içlerine doğru yol aldık. Gündüz gözüyle uzaktan gördüğüm Kobanê’ye gecenin karanlığında girdim. Savaşın harabeye çevirdiği sokaklardan, yıkık binaların içinden daha güvenli sayılacak mahallelere doğru yol aldık. Bulunduğumuz yer YPG’nin kontrolünde. Bir süre sonra YPG/YPJ savaşçıları ile buluştuk. Geceyi harabeye dönmüş bir binanın içinde geçirdik.
Doğal olarak önce Kobanê’de bulunan gazeteci arkadaşlarımın yanına gitmek için yola koyulduğumuzda gözüme ilk çarpan sokakta temkinli bir şekilde dolaşan siviller, yol kenarlarında duran çocuklar oldu. Hani Kobanê’de siviller yoktu? Benim gördüğüm bu insanlar kim?
Sabahın ilk ışıklarıyla Kobanê’de karşılaştığımız manzara tamda 2.Dünya Savaşı’nı anlatan Stalingrad filmdeki sahneler gibiydi. Kurşun yarası almamış bina neredeyse kalmamış. Çetelerin havan saldırısında yıkılmış evler, harabeye dönmüş sokaklarla karşılaştık.
Sokak başlarında durarak sağı, solu kontrol ettikten sonra bize eşlik eden YPG’li savaşçıyla birlikte birkaç sokağı geride bıraktık. Kafamı çevirip etrafıma bakınıyorum, yıkık, dökük, virane olmuş binalara bakınca savaştan önceki Kobanê’yi sadece hayal edebiliyorum.
Bir süre sonra gazeteci arkadaşlarımla görüşüp, kucaklaşıyoruz. Abdurrahman ve Ersin’in üzerinde günlerdir uyumamanın verdiği yorgunluk gözüme çarpıyor. Üstleri, başları toz-toprak içinde kalmış. Günlerdir burada canları pahasına haber takibi yapıyorlar.
Silah sesleri uzaktan değil, çok yakından geliyor. Ben biraz tedirgin oluyorum. YPJ’li kadın savaşçı gülümsüyor. Gözleriyle "bir şey olmaz, korkma" diyor. Kapkara gözlerine bakıyorum. Büyülüyor beni. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan bende gülümsüyorum. İçimden, "dünya size minnettar" diyorum.
Murathan Mungan’ın bir kilometre ötemizde söylediği gibi, "Kobanê daha iyi bir dünyanın hayalini sunuyor…"