Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, HDK örgütlenmesinin bugününü, çatışmalı durumun yarattığı sosyopolitik atmosferde çalışmalarının geldiği hali, bu atmosfer içinde HDK projesini, dokunulmazlıkların kaldırılması çabasını, CHP’yi ve Altan Tan’ın açıklamalarını gazetemize değerlendirdi.

Sorularımız ve HDK Eşsözcüsü’nün yanıtları şöyle:


Öncelikle, HDK kongresinde bir anlamda özeleştiri verildi; bundan sonra meclisleşmenin temel gündem haline geleceği söylendi. Ne yapılabildi?

Şunu söyleyeyim: İlk Genel Meclis’te ve Yürütme Kurulu’nda bu özeleştiriye denk bir pratik sergilemenin yol ve yöntemleri üzerine tartışmalar yürüttük. Özel komisyonlar oluşturduk ve bunların Genel Meclis’e rapor sunmasını istedik. En önemlisi tabii, Örgütlenme Komisyonu’ydu. Komisyon bölgelere gitti ve durum tespitiyle raporlar hazırladı. Kaç yerde bölge meclisimiz, il meclisimiz, ilçe meclisimiz var? Bunları anlamaya çalıştık. Türkiye’deki örgütün bir fotoğrafını çıkarmak istedik.

Her bölge için de şöyle bir öneri yaptık: Her bölge, kendi çalışma alanının demografik, sosyoekonomik yapısına ilişkin tespitlerde bulunsun ve örgütlenme stratejisi oluştursun. Örneğin Ege Bölgesi’nin sorun alanları nedir, günlük hayatta insanları en çok rahatsız eden meseleler neler ve nasıl örgütlenmek gerekiyor? Böyle bir planlama yaptık.

Daha önceki süreçlerde de aslında HDK içinde yer alan bir sürü meclisimiz vardı. İşte Emek Meclisi, Sağlık Meclisi, Ekoloji Meclisi, bunlara bağlı birçok komisyon... Ama bunların çıktıları, üretimlerinin ne olduğu ve örgüte sirayeti konusunda sıkıntı vardı. Örneğin bir Eğitim Meclisi’miz var ve eğitim politikalarını tartışıyor; ama başka bir meclisteki arkadaşımız bu çalışmalardan bihaber. O yüzden çalışmaları dökümanlaştırmayı önümüzde koyduk.

Şimdi kısmen bir toparlanma sağlıyoruz. Hem yerellerde hem bölge düzeyinde toplantılar yapıldı. Ama tabii süreç hala bütün bölgeler açısından nihayete varmış değil.


Bir taraftan da memleketin batısına dair giderek büyüyen aslında bir umutsuzluk var. Her gün, sadece son birkaç güne bakarak bile linç dalgasını çağrıştıran birçok olayla karşılaşıyoruz. Öncelikle, bu tablo sizi zorluyor mu?

Tabii ki zorlanıyoruz. Çünkü şiddetin olduğu yerde, silahların konuştuğu yerde toplumsal örgütlülüğü sağlamak ve toplumsal muhalefeti yükseltmek gerçekten çok zor. Taraflar var, birbirleriyle silahlı mücadele yürütüyorlar ve bu mücadele sonucunda ölen insanlar var. Her ölen insanla aslında bizim de bir duygumuz, zenginliğimiz ölüyor.

Cenazelerin geldiği yerde “Savaşta kim haklı, kim haksız” tartışması bile bir detaya dönüşüyor. “Bu savaşı aslında kim başlattı” gibi tartışmalar, yakınlarını kaybedenler için çok daha flulaşabiliyor.

Böyle bir toplumsal iklimde biz barış ve demokratik cumhuriyet iradesini örgütlemeye çalışıyoruz, diri tutmaya çalışıyoruz. Tabii ki çok zor. Çünkü Kürdistan’daki savaş sadece Kürdistan’da değil. Gelen cenazeler üzerinden savaşın sonucu batıya da taşınıyor; ama aynı zamanda o sonuç üzerinden yeniden üretilen bir milliyetçilik, karşıtlık var. Bu, bütün diğer mücadele alanlarını da daraltan bir şey...


HDK’yi de daralttı mı?

Tabii ki. Bir defa bu, toplumda genel bir güvensizlik duygusunu yayıyor. Fikrinizi ulaştırmak, bir araya gelip konuşmak istediğiniz insanın size karşı önyargısı oluyor. Ya da tersten, sizin de ona karşı yargılarınız oluyor. Toplumsal güven ortamı zedeleniyor.

İkincisi, ne yazık ki Türkiye’deki hakim ideolojik hattın kendisi, şu anda AKP ve Saray, bütün savaşı yürütmekle beraber, toplumsal psikoloji noktasında da süreci iyi yönetiyor. Bütün kitle iletişim araçları elinde; devletin aygıtları elinde... Yetmiyor, oluşturduğu bir sürü örgütlenme, sivil toplum kuruluşu var. Bunlar eliyle topluma bu ideolojiyi sürekli pompalıyor. İnsanların, “Yahu bir dakika, burada bir hata var” demesine bile fırsat vermiyor. Hassasiyetleri, sinir uçlarını sürekli kaşıyor, hedef gösteriyor. Bu kadar şiddetin olduğu bir yerde ise insanlar, güvenli limanlara ulaşmak istiyorlar. Direnmek, başkaldırmak, hatta karşıt olmak, bedel ödemeyi göze almayı gerektiriyor. Bu bedelin de Türkiye’de, şu anda ölçüsü çok ağır. Sıradan bir gözaltından, soruşturmadan bahsetmiyoruz; direkt yaşam hakkı ihlaline varıyor. Bu durum da tabii bizi etkiliyor; birçok insana bu nedenle ulaşamıyoruz.


Gözaltı korkusu gibi etmenler, doğrudan HDK kitlesini ya da şimdiye kadar zaten eylemlere katılan kitleyi anlatıyor. Ama dışarıda başka bir şey de var. Mesela en son Ankaragücü maçında gördüğümüz linci doğuran, daha önce HDP binalarını yakan bir hissiyat, atmosfer... Bu atmosferde hiç, “Yahu gerçekten HDK’yi tutturabilir miyiz acaba” noktasına geliyor musunuz? Başka bir deyişle, HDK projesini temelden sarsan bir vaziyet de var mı memlekette? Yoksa linç, marjinal bir tutum mu?

Genellemek tabii ki haksızlık olur ama şunu söylememiz gerekiyor: Sonuçta biz toplumsal barışı sağlamadığımız zaman, şiddeti bir araç olmaktan çıkarmayı başaramadığımız zaman, böylesi tutumlar rahatlıkla yaygınlaşıyor. Geçmişte de oldu...

Bu ülkenin kuruluş felsefesine bakmak lazım. O felsefe, bugünkü şiddeti besliyor. Teklik üzerine kurulmuş, egemen tarafta yer alanların bütün sözünün ezilenlerce de doğru kabul edildiği bir toplumsal atmosfer var. Bunun yanı sıra Kürt Özgürlük Hareketi’nin 40 yıllık mücadelesine dair de kışkırtılarak zehirlenmiş militarist bir toplumsal yapı...

2013 ile 2015 arası, biraz daha toplumun birbirine dokunabildiği bir süreçti ama şu anda hiçbiri mümkün olmuyor. Toplum, “biz” ve “düşman” olarak ayrılıyor, bunu devlet körüklüyor. Ayrıca bindirilmiş kıtalarıyla, emrindeki örgütlerle de yapıyor. Yakıyorlar, yıkıyorlar ve bunu sanki toplumsal bir hassasiyet gibi gösteriyorlar. HDP binaları yakıldığında bunu çok açık gördük.

Diğer yandan, kendisini bu devletin tek sahibi, egemeni olarak gören bir halk gerçekliği meselesi de var.

Bütün bunların savaş süreciyle bağını görmemiz lazım. Ben linç dalgasına doğrudan katılanların çok genel olduğunu düşünmüyorum; ama buna göz yumulmasının çok genel olduğunu düşünüyorum. Mesela Ankaragücü maçındaki o linç görüntüleri ardından İzmir’de binlerce insan, “Bunu yapamazsınız” diyerek yürüyebilmeliydi. İşte o zaman, linç dalgasının marjinal olduğunu söyleyebilirdik. Ama sessizlik bu kadar genelken “Ne kadar marjinal” sorusunu hepimizin sorması lazım.


Peki bu atmosfer, bir proje olarak HDK’yi nasıl etkiliyor?

Yani “Tüm bunlara rağmen HDK projesini doğru buluyor musunuz” diye sorulursa, “Evet, doğrudur” diyoruz. Tam da böyle zamanlarda aslında HDK’nin ne kadar kıymetli bir proje olduğunu görüyoruz. Toplum bu kadar ayrıştırılmış ve tahkim edilmişken halkların bir aradalığını, eşit ve özgür yaşamını kendisine düstur alan bir kongre yapılanmasının ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz.

Bugün HDK’nin temel misyonu da barışı tesis etmektir, barışı toplumsallaştırmaktır. Bu anlamıyla çok daha hayatidir, kıymetlidir. 


Ama o kadar ölüm olurken, Kürt kentleri yıkılırken, İstanbul’da ancak 50-100 kişilik eylemlerin fotoğraflarını filan görüyoruz. “Gezi Direnişi” halen solda anılmaya, anlatılmaya devam ediyor ama buhar olmuş gibi... Tek başına devletin terörize etmesiyle açıklanabilir mi, yoksa başka gerekçeleri de var mı?

Gezi’ye dair söylenecek çok şey var... Birincisi, Gezi tek düzlemli bir şey değildi, çeşitliydi. Herkesin kendisine göre bir gerekçesi vardı. Kimi AKP’nin günlük hayata müdahalesine itiraz ediyordu, kimi eğlence için gidiyordu, kimi ekolojik mücadele için gidiyordu, kimi politikti öyle gidiyordu.

Gezi’de çok ciddi bir AKP karşıtlığı vardı ama katılanların bir kısmının ulusalcı olduğunu da biliyoruz. Birçoğu da, belki normal bir süreçte oturup konuşabileceğimiz ama bugünkü koşullarda asla barışı ve demokratik özerkliği konuşamadığımız insanlar... Evet, çok politik insanlar da vardı o sürecin içinde ve o AKP’nin toplumu dizayn etmek istemesine karşı toplumsal başkaldırıydı bu. Ama aynı ruhun bugün Kürt sorunu bağlamında ortaya çıkmasını beklemek, bana zor görünüyor.

İkinci bir şey: Bugün sokağa çıkan insanlar öldürülüyor. Diyarbakır’da da, Adana, Mersin’de de sadece itiraz ettiği için, sadece demokratik hakkını kullandığı için insanlar katledildi. Aynı şekilde İstanbul’da polis evi bastı, altı kadın arkadaşı evinde katletti. Dilek Doğan’ın katledilmesinin görüntüleri basına yansıdı, polis çekiyor, vuruyor. Bu kadar vahşet içinde insanların sokağa çıkması da gerçekten çok zorlaşıyor. Demokratik muhalefet alanı daraldı. Bunun yanına gözaltıları, tutuklamaları da ekleyin... Üstüne IŞİD’in bombalarını... Çok ciddi bir korku var; artık toplum korkudan korkuyor.

Bütün bunları evimizde oturalım ve umutsuz olalım diye söylemiyorum; bunlar durum tespiti. Ama öte yandan, bu süreç AKP’nin de en kırılgan olduğu süreç... Bu kadar toplumu sindirmesi, 10 kişi yan yana geldiğinde bile korkması, basını bu kadar sansürlemesinden, sadece barış istediği için akademisyenlerin hedef gösterilmesinden anlıyoruz bunu. AKP/Saray, şu anda bir pamuk ipliğine bağlı. Onu koparacak güçlü bir itirazın ortaya çıkması lazım.


Diğer taraftan da Kürtler içinde “Bu saldırganlıkla ya da egemen ulus zulmüyle birlikte yürünmez” diyenlerin sayısı giderek artıyor... Buna ne diyorsunuz? 

Yas çadırlarınızı bile kuramıyor, hatta ölenlerinizi gömemiyorsanız; tüm bunlar üzerinden kalanlarınıza mesaj veriliyorsa, tabii ki farklı ihtimalleri değerlendirmenin ve “Ben niye bu devlet ile yaşıyorum” sorusunun çok daha güçlü olduğunu görüyoruz. Bu, doğal da bir şey...

Bütün bu savaş sürecinde, HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemi de dahil, Kürtler Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve onun şu andaki yürütücüsü olan AKP’nin, Saray’ın şu mesajını aldı: Sen burada yer almamalısın, bu sistemin dışındasın ya da her zaman marjinal kalmalısın. “En fazla 30-40 vekille yer alırsan kabullenebiliriz ama halklaşırsan seni bu sistemde barındırmam” diyor.

Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet kodlarına işlemiş ve bugün AKP eliyle yürütülmesine rağmen sadece AKP’yle sınırlı olmayan bir yapılanmadır.


“Dokunulmazlıkların kaldırılması” tehdidiyle amaçlanan bu mu? Yani ne deniyor Kürtlere?

Bu meselede Kürtlere tek bir alternatif tanınıyor: Dağa gidin. Bunun başka türlü bir okuması yok. Eğer HDP’li vekillerin dokunulmazlıkları kaldırılır, vekiller derdest edilir ve bir ara seçime gidilirse, ki böyle bir plan var bizim gördüğümüz, “Ey Kürtler, sizin Türkiye Cumhuriyeti devletinde yeriniz yoktur, sizin temsilcilerinizi de istemiyoruz” demektir. Kürtlerle birlikte hareket eden sosyalist, devrimci yapılara da aynı mesaj veriliyor. “Kürtlerle birlikte olursanız, size de yer yok” diyorlar.

Ben burada bir yol ayrımı olduğunu düşünüyorum. Karar vermek durumunda Türkiye Cumhuriyeti. Ya İttihat ve Terakki’den devraldığı ve bugün İslami sosla sürdürdüğü tarihsel ve kötü politikasından geri adım atacak, Kürtlere gerçekten barış elini uzatıp özgür, eşit biçimde sisteme katılım mekanizmalarını sağlayacak; ya da savaşı tırmandıracak ve Suriyelileşmenin eşiğine geleceğiz, iç savaş çok daha boyutlanacak.

Şu anda devletin bütün görevlileri, Kürdistan’da işgalci pozisyonuna gelmiştir. Hiçbir devlet yetkilisi, askeri, polisi, gidip öylece bir lokantada yemek yiyecek, bir esnafa merhaba diyebilecek pozisyonda değildir. Böyle bir toplumsal durum doğdu. Şu anda Kürdistan’da devlet, eskisinden daha belirgin bir biçimde, bir zor aygıtıdır. Bu önümüzdeki süreçte toplumsal psikolojiyi de çok farklı hale getirecektir, bu kaçınılmaz. 


Altan Tan’ın açıklamaları asla kabul edilemez


Çok tartışılan, bir yandan da “gerektiği gibi tartışılmadığı” eleştirisiyle de çok tartışılan bir mesele: Altan Tan, daha önceki benzer açıklamalarına Ensar Vakfı savunmasını ekledi. Diğer yandan, HDK’nin bazı bileşenlerini itham eden cümleler de kurdu. “HDP uyarmadı bile” gibi eleştiriler de oldu... HDK, bu konuya nasıl bakıyor?

En başta, tasvip etmediğimizi söyleyeyim. Asla bu açıklamaları kabul etmiyoruz. HDK için ve onun içinden çıkan HDP için böyle bir açıklamanın kabul edilebilir hiçbir tarafı yok. Çok ölçüsüz bir açıklama. Bunu en son yaptığımız Kadın Meclisi toplantımızda da değerlendirdik ve kamuoyu önünde açık ve net bir şekilde özeleştiri vermesi gerektiğini söyledik.

HDP’nin kendi iç işleyişi var. Parti içindeki kurullarını işletmesi sürecine ben bir şey diyemem. Süreç devam ediyor bildiğim kadarıyla.

Şunu görmemiz lazım: Ortada çürümüş bir siyaset ve ona alet edilen çocuklar var. Cinsiyetçi, kadınlar, çocuklar üzerinde tahakküm kuran bu erkek devlete, çok esaslı bir sözümüz var. Bugün Ensar şahsında tartışılıyor ama sadece Ensar meselesi değil, bu bir ideolojik mesele. Kadına nasıl baktığımız meselesi... Bütün bu soruları ortaya koyduğumuzda, aslında topluma çürümüş bir sistemi ahlak adı altında sunduklarını görüyoruz.

Hukuki boyutu var: Evler yasal değil. İkinci bir şey, çocuklar bu eğitim kurumlarıyla tornadan geçirilerek başka bir insan modeli yetiştirilmeye çalışılıyor, bu kabul edilebilir bir şey değil. Özgürlükçü, bilimsel, çocukların kendini gerçekten geliştireceği eğitim sisteminin yanından bile geçmiyor. Ama en özeli, sonuçta çocuklara tecavüzden bahsediyoruz. Savunmasız, korunmasız çocuklara tecavüz... Ve bu sistematik. Hükümetin evler açılırken, denetlenmezken sürüp giden sorumlulukları ortadayken, Aile Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı sahiplenirken, yandaş sivil toplum kurumları “Hepimiz Ensar’ız” derken, Allah aşkına, hangi İslami hassasiyetten bahsediyoruz? İslami hassasiyet, çocuğa tecavüze izin verir mi?

AKP, ona dair bir eleştiri getirdiğinizde, hemen potayı genişletip, “Bu aslında İslamcılara yapılmıştır, devlete yapılmıştır, varlığımıza, birliğimize yapılmıştır” diyor ve kendini öyle savunuyor. Altan Tan’ın açıklamasının bundan hiçbir farkı yok. Biz, genelde bütün AKP’nin eğitim politikalarına karşı çıkıyoruz ve özelde de Ensar Vakfı’nda yapılanları lanetliyoruz, sorumlularının açığa çıkarılmasını istiyoruz. Diğer taraftan bu tarzdaki eğitim kurumlarının hemen kapatılmasını da talep ediyoruz. Devletin de bu noktada hesap vermesi, başta Aile Bakanı’nın istifa etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Değil bir çocuğa tecavüz, bir çocuğun tırnağını kanatsanız, bunun muhasebesini yapmanız gerekiyor. Ama böyle sistematik bir şeyden sonra bile tecavüzü aklayan bir devletten bahsediyoruz ve bu eleştiri ne yazık ki, “Siz İslamcılara böyle söylüyorsunuz” denilerek marjinalleştirilmeye, boğulmaya çalışılıyor. Bizce bu tacize, tecavüze karşı en başta İslamcılar itiraz etmeli, İslamcılar yürümeli, “Çocuklarımıza ne yapıyorsunuz” demeliydi.

HDP’nin Kadın Meclisi, Grubu, Eşbaşkanları ve HDK buna dair tutumunu ortaya koymuşken, HDP’den vekil seçilen birinin kalkıp, bir de bu kadar hassas bir meselede, AKP’ye can suyu taşıyan, politikalarıyla örtüşen açıklamalar yapması, açıkçası çok talihsiz. Asla ve asla kabul etmiyoruz.


Siyasi sonuçları göze alıyorlarsa ‘dokunsunlar’


Biraz önce söylediğinize geri dönersek... Galiba şöyle bir süreç bekliyorsunuz: Milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılacak, şiddet daha da tırmandırılacak, bir erken seçim yapılacak ve HDP’nin olmadığı bir meclisle devlet yeniden yapılandırılacak...

Evet, bu da olasılıklardan biri ve AKP’nin güçlü bir olasılık olarak masada tuttuğu seçenek...


Peki böyle bir seçenek tam olarak gündemleşirse, siz ne yapacaksınız?

HDK’nin ve HDP’nin kurulma felsefesi, Kürdistan ve Türkiye’nin kader birliğine dayanıyor. Bu halklar, bir arada yaşama iradesine sahip mi, değil mi? Bizce sahipler. Kürtler, sürekli bunu ifade ediyor, Kürt siyasi hareketi de ifade ediyor. Bu nedenle de zaten geçmişten bu yana farklı yöntemlerle Meclis’e girmeye çalışıyor. Bütün bunlar, ortak yaşama iradesinin kanıtıydı; HDK ve HDP’yle birlikte ise ete kemiğe kavuştu.

Bundan sonra da tabii ki tavrımız, her zaman demokratik siyasetin devam etmesi olacak. Programımıza yazdığımız her şeyin o Meclis’ten çıkmayacağını çok iyi biliyoruz. Biz bunların mücadelesini yürütüyoruz. Meclis’i de bu mücadelede önemli bir mevzi olarak değerlendiriyoruz. O mevziyi kazanmak için çok bedel ödendi. Tabii ki kendi ellerimizle AKP’ye ve onun bugünkü ittifakları CHP, MHP ve Vatan Partisi’ne teslim etmeyeceğiz. Halkın sözünü orada söyleme iradesini sonuna kadar kullanacağız. HDP Eşbaşkanı da açıkladı, hiçbir vekilimiz kendi ayağıyla gitmeyecek. Bunun siyasi sonuçlarını göze alıyorlarsa, riskleri göze alıyorlarsa, gelip zorla götürmeleri gerekiyor. 94’te Orhan Doğan’lara yaptıkları gibi... O fotoğraf nasıl bir kara leke olarak bu ülkenin tarihine yazıldıysa, AKP’nin kara lekeleri çok ama, bu da onlar arasında unutulmaz bir kara leke olarak yazılacak.


CHP, AKP’nin yol temizliği aracı oldu


AKP’nin ittifaklarını sayarken CHP’yi de koydunuz araya... Onun durumunu da tam bir ittifak olarak mı görüyorsunuz?

Şunu söyleyebiliriz: 7 Haziran öncesinden bu yana bütün süreçlerde CHP’nin zımni olarak AKP’nin değirmenine su taşıdığını söyleyebiliriz. Bütün seçim dönemlerinde el altından, “HDP barajı geçerse AKP’yle ittifak yapacak, başkanlık sistemi için anlaşacak” diye antipropaganda yapanların, bugün aslında yol temizliği aracı olduğunu görüyoruz.

7 Haziran sonrasında gerçek bir koalisyon tartışması yürütmemiş, kamuoyunu bilgilendirecek samimi açıklamalar yapmamış olmaları, bütün sürecin bir oyalama, zaman doldurma olduğunu kanıtladı zaten. Toplumda olumlu olan rüzgarı bir demokratikleşme rüzgarına çevirme olanağı vardı. CHP’nin bunu yapmaya hiç çalışmamasının, HDP’nin aldığı 80 vekilden, başarıdan rahatsız olmasıyla çok ilgili olduğunu düşünüyorum.

Bunların teyidini bugün dokunulmazlık meselesinde de görüyoruz. CHP, ona oy veren ve beklentisi ülkenin demokratikleştirilmesi olan insanlara ihanet etmiştir. Sadece onlar da değil, bu ülkede yaşayan tüm yurttaşlara ihanet etmiştir. Bizim birer yurttaş olarak CHP’den, ana muhalefet partisinden beklentimiz, iktidarın bütün faşizan uygulamalarına, hem de anayasaya aykırı olmasına rağmen evet demesi değil, en güçlü bir şekilde hayır demesi ve bu politikalara izin vermemesidir. Bu kadar edilgen, sürecin peşine takılan, sadece genelgeçer bir iki polemik cevabı üreten CHP, aslında toplumda umutsuzluğun derinleşmesine neden oluyor.

Belki klişedir ama bu ülkede gerçekten bir iktidar sorunu yok, ana muhalefet sorunu var. Şimdi HDP, bunu da üstlenmiş durumda.


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ