
Uluslararası Komplo’nun 16. yılı Komplo gerçeği ve Kürtler - III -
Kürt siyasal tarihinde Sayın Abdullah Öcalan’ın Suriye’den ayrılmak zorunda kaldığı gün olan 9 Ekim 1998, “Uluslararası Komplo” olarak sabitlenen tarihi sürecin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Kürt siyaseti ve toplumu son on altı yıldır yaşanan önemli gelişmeleri Uluslarararası Komplo merkezli düşünmeye, yorumlamaya devam ediyor. Dışarıdan bakıldığında anlamak zor olsa da komplonun hedeflediği ana kesim açısından bu yargının yerleşik bir algıya dönüştüğü söylenebilir.
Kobanê’nin vahşi ve vicdansız bir kuşatmaya maruz kalması Kürt toplumunda yeniden ‘yeni bir komplo’ veya ‘ikinci uluslarararası komplo’ algısını yaratmıştır. Bu durumun Uluslararası Komplo’yla bağını ele almak için öncelikle 99 sürecine dair bazı hatırlatmalar yapmak ve bazı parametreler üzerinden karşılaştırma yapmak gerekiyor.
‘Sizce yaşamalı mıyım?’
I) Abdulah Öcalan, 15 Şubat ‘99 tarihinde Kenya’nın başkenti Nairobi’den korsanca kaçırılıp İmralı‘ya getirilmesi sürecinde temel bir ikilem ile karşı karşıya kaldığını, onunla yaptığımız ilk görüşmeler esnasında ifade etmişti. Zaten olan bitenin uluslarararası bir komplo olduğunu, öncesinden katıldığı bir TV programında dile getirmişti. Yaşananların ana hatları kendisi açısından netti. İkilem ise buna karşı nasıl bir tutum alacağıyla ilgiliydi. Komplo kendisinin şahsında gerçekleştiği için alacağı tutumun onun yaşamıyla doğrudan bağlantısı vardı. Bu ikilemini yansıtırken bizi çokça şaşırtan bir sorusuyla karşılaştık: “Sizce ben yaşamalı mıyım yoksa yaşamamalı mıyım? Yaşamamın mı halkıma faydası olacak yoksa ölümümün mü?” Sorunun arka planından habersiz, “Elbette ki yaşamalısınız” diye cevap veriyorduk.
Öcalan’ın ortaya koyduğu bu ikilemi, bilincinin açık olduğu ilk anlardan itibaren kafasında tartıştığı, “uzun süreli bir açlık grevi”yle yaşamına son vermek ile kavgayı yeni bir formatta devam ettirmek arasından ikincisini tercih ettiği anlaşılıyordu. Bize bu yaklaşımını yani yaşamaya karar verişini ise Uluslararası Komplo’yla hedefleneni açığa çıkarmak, anlaşılır kılmak ve onu boşa çıkarmak olarak detaylandırıyordu. “Kürt halkının dostlarını ve düşmanlarını tanıması için yaşamaya karar verdim” diye ekliyordu.
Öcalan ile yürüttüğümüz tüm tartışmalarda, Ortadoğu’dan çıkarılmasıyla Ortadoğu’ya yeni bir biçim verilmesi arasında ciddi bir bağ olduğu üzerinde ısrarla duruyordu. ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün komplonun arkasındaki temel güçler olduğunu düşünüyordu. Onlar olmadan başka bir gücün, özellikle de Türkiye’nin, İtalya, Yunanistan, Rusya gibi ülkeler üzerinde baskı kurup Öcalan’ı çıkartma imkanı yoktu. Dost görünen pek çok güç bir şekilde bu işin bir yerinde rol alıyordu. Yine bazı Kürt liderlerin küçümsenmeyecek etkileri biliniyor. Türkiye’nin rolü sadece Öcalan’ı getirtmek ile sınırlıydı. Zaten ABD’nin Irak’ı işgali ile başlayan süreç, Uluslarararası Komplo’nun da arka planını aydınlatıyor. Bu bağlamda ele aldığımızda Büyük Ortadoğu Projesi olarak ifade edilen projenin ilk adımı olarak Sayın Öcalan’ın Ortadoğu’dan çıkarıldığını ifade etmek mümkün. Kürdistan üzerinde kontrolün daha rahat sağlanması, bölgesel bazı güçler üzerindeki denetimin daha etkili kurulması, bu planın ana hatlarını oluşturmaktaydı. Komplonun pratik gelişimine ve ardındaki güçlerin rolüne ilişkin zaman içinde epey bilgi birikti. Açığa çıkan yeni bilgiler Öcalan’ın ilk günlerdeki yorumuyla örtüşüyordu. Bu örtüşme komplo olgusuna/sürecine dair Kürtlerin kafasında ortak bir yorumun şekillenmesine ve kalıcılaşmasına yol açmıştır.
II) Sayın Öcalan’ın Komplo’ya karşı aldığı tutuma ilişkin başlangıç olarak iki temel noktayı ifade etmem gerekiyor. Birincisi, Komplo’yla Kürtlerin tasfiyesi hedeflenen tüm birikim ve kazanımlarını koruyabilecek bir çizgi izlemiştir. Nitekim 15 Şubat Komplosu gibi milat sayılabilecek bir gelişmeye rağmen hiçbir örgütsel, askeri ve toplumsal mevzi kaybedilmemiştir, direniş dinamiği ve birikimi tümüyle korunmuştur. Elbette ki bu süreçte özellikle tarihi tehlikeyi görüp “Güneşimizi karartamazsınız” şiarıyla bedenlerini ateşe veren yiğitlerin şehadetine özel vurgu yapmam lazım. Onların bu soylu direnişlerinin tehlikenin aşılmasında belirleyici bir rolü olmuştur. İkinci ve bununla bağlantılı olarak da Türk devletine olası bir Kürt yıkımının kendilerinin de yıkımı olacağını, komplonun zarar görecekler hanesinde yer alacaklarını, hatta büyük kaybedecekleri konusunda güçlü mesajlar vermiştir. Bu şekilde zımni bir uzlaşıyla Komplo’nun yaratacağı yıkımın önünde adeta baraj işlevi görmüştür. Ve Kürtler açısından bu belalı sürecin aşılmasını sağlayacak koşulları ortaya çıkarabilmiştir. Barış çağrıları, ortak yaşama ve stratejik birliğe yönelik vurgu ve girişimleri ise Türk devleti tarafından dikkate alınmamış, Kürt direnişini zaman içinde çürütmeyi esas alan bir siyaset izlemeyi tercih etmişlerdir.
III) ABD’nin Irak işgaliyle başlayan süreçte PKK ve Öcalan eksenli bir temel nokta ise, Öcalan, PKK ve gerillaya karşı “içerden” geliştirilen tasfiye girişimi olmuştur. Esas anlamda Uluslararası Komplo’nun neredeyse başarı şansı sağlayacağı bir gelişme bu noktada yaşanmıştır. Türkiye içindeki askeri birimlerini çeken, barış ve çözüm sürecine kilitlenen PKK’nin, Irak’ta doğan zemini kullanarak yeni bir pozisyon yakalamasını önleyen, onu iç çatışmalarla uzun süre meşgul eden ve Kürt halkı açısından tarihi bir fırsatın daha 2003 yılında değerlendirilmesini önleyen ciddi bir etkisi olmuştur. Eğer bu tasfiyecilik girişimi olmasaydı, Musul ve Şengal belki de bugün PKK’nin Ortadoğu’da Rojava’dan önce üçüncü çizgiyi uygulayabileceği bir zemin olarak tarihe geçiyor olacaktı. Bu açıdan 2003-2004 sürecini de komplonun devamı ve önemli bir halkası olarak not etmek gerekiyor. Bu öneminden olsa gerek Sayın Öcalan, Komplo’ya karşı asıl mücadelesini bu gelişmelerden sonra yükseltmiştir.
‘Sahte dost, yetersiz yoldaş trajedisi’
IV) Öcalan’ın Komplo’ya karşı asıl mücadelesi ideolojik ve felsefi zeminde gerçekleşmiş ve bu anlamda çığır açıcı bir sürü gelişmenin önünü açmıştır. 99-2003 sürecinde barış ve çözüm eksenli analizler, uygarlık çözümlemeleri ve Komplo üzerine yoğunlaşmalar merkezde yer alırken sonraki çalışmalarıyla yeni bir paradigmanın temellerini atmıştır. Komplo’ya karşı bir direniş ve kazanım olarak üretilen Demokratik Modernite paradigması, aynı zamanda içinde yaşadığımız gelişmelerin de temel dinamiğini oluşturuyor.
Kürt halkının özgürlüğünün önündeki asıl engeli kapitalist hegemonyada ve onun “ulus-devlet” ve “milliyetçilik” yaratımında bulan Öcalan, bunların Kürtler özgülünde yeniden üretimiyle özgürleşmenin olamayacağını ve her defasında bir Komplo duvarına çarpılacağını ifade ediyordu. Ulus-devlet eksenli mücadele hattının şiddet, iktidar, devlet ekseninde amaçtan kopuşu da getireceğini savunuyordu. Öcalan, kapitalist modernitenin ekonomi anlayışı, endüstriyalizm ve ulus devlet sacayaklarına karşılık Demokratik Modernite’yi, komünal ekonomiyi, ekolojik endüstriyalizmi ve Demokratik Konfederalizm’i alternatif olarak geliştiriyor, aynı zamanda onun zihinsel yapısıyla, pozitivizimle, cinsiyetçilikle de köklü ideolojik bir mücadeleye girişiyordu.
Sayın Öcalan, Komplo’yu ifade ederken çok veciz bir söz sarf etmişti: “Sahte dost, yetersiz yoldaş trajedimin temel nedenidir.” Tüm ideolojik ve felsefi üretimiyle, yeni politik-kurumsal önermeleriyle Kürt siyasal hareketini ve direniş çizgisini adeta yeni baştan yaratmış oluyordu. Bu yeni çizgi gerçek dostlarla buluşmaya ve hiçbir komplonun yıkamayacağı yeterli yoldaşların yaratılmasına da vesile olacaktı.
Öcalan fikirleriyle Rojava’da yaşıyor
V) 19 Temmuz 2012’de Kobanê’de halkın yönetimi eline almasıyla Kürtler açısından yeni bir süreç başlıyordu. Bu gelişme, Ortadoğu’da “Arap Baharı” olarak giriş yapan ancak kısa bir süre sonra küresel ve bölgesel güçlerin kendilerine göre yonttuğu siyasal gelişmelerden tarz ve içerik olarak çok farklı bir bağlamda seyrediyordu. Her şeyden önce küresel güçlerin ihtiyaç ve stratejilerine göre değil, Kürt halkının diğer halkların ve kimliklerin hayrına işleyen, alternatif bir arayışına denk düşüyordu. İlk etapta pek çok kesim tarafından eleştirilse veya küçümsense de özellikle Suriye’deki toplumsal yıkım, kör çatışmalar Rojava’nın farkının görülmesine yol açmıştır.
Bu gelişmeyi yaratan zihniyet bir bütün olarak Sayın Öcalan’ın Komplo sonrası geliştirdiği yeni paradigmaya dayanıyordu. Bu paradigmanın ana tezlerinden biri “Demokratik Ulus teorisi” idi. Geleneksel ulus algısı yerine tüm kimliklerin oluşturduğu yeni bir ulus mantığına dayalı bir sistem, Ortadoğu’da ilk kez kuvveden fiile geçiyordu. Bu tam da paradigmanın iç mantığı gereği devrimsel değil adım adım, evrimsel bir gelişme olarak hayat buldu. Giderek sisteme kavuştu. Üç kanton olarak, meclislere, komünlere dayalı, kadın eksenli yeni ve demokratik bir model kısa denilebilecek bir sürede görünür oldu. Rojava’nın her tarafından yeni kurumlar, fikirler filizlenmeye başladı. Yaratılan, çölde bir vahaydı. Sadece Ortadoğu açısından değil, yeni bir model, hayat ve ütopya arayışı olarak herkes için çekici ve ilgiye değer bir gelişmeydi. Zaman ilerledikçe daha da derinleşeceği ve zenginleşeceği kesindi.
19 Temmuz ve Kobanê Direnişi’yle aslında Kürt siyasi tarihi açısından Komplo’yla koparılan bağ yeniden kuruluyordu. 1979’da Ortadoğu’ya Kobanê üzerinden giriş yapan Öcalan, ikinci kez 2012 yılında ve onca badireden sonra fikriyle, projesiyle, modeliyle yeniden giriş yapıyordu. Bu cepheden bakıldığında Uluslararası Komplo tam da bu tarihte boşa çıkarılmış oluyor. Öcalan’ın eş zamanlı olarak başlattığı barış ve diyalog sürecini de Rojava modelini ve devrimini de koruyacak daha geniş ufuklu bir hamle olarak görmekte fayda var. Türkiye ile çatışmasız ve müzakareye dayalı bir çözüm ile Rojava’da demokratik devrim ancak birlikte gelişebilirdi.
VI) Kobanê’de verilen start elbette ki pek çok gücü rahatsız etmiştir. Türkiye başta olmak üzere kolonyal güçler ilk etapta rahatsızlıklarını ifade edenler olmuştur. Aynı şekilde Kürdistan Bölgesel Yönetimi adına atılan ambargo, hendek kazılması ve sınırın kapatılması gibi adımlar rahatsızlığın başka bir mekanına da işaret ediyordu. Tüm bu rahatsızlıklar, zaman içinde somut ve tehlike arz eder hale geldi. Ortadoğu’da küresel ve bölgesel güçlerin kendi amaçlarına uygun kullandıkları DAİŞ denilen örgüt, yarattığı dehşet ve korkuya paralel ekonomik ve teknik gücüyle pek çok merkezi düşürüp halkları hallaç pamuğu gibi sağa sola savurduktan sonra Rojava Devrimi’nin önüne dikiliverdi.
DAİŞ denilen “toplama örgütü” Rojava Devrimi’nin mezar kazıcısı olarak yönlendiren aklın arkasında Arap-Türk şovenizmi bulunsa da küresel güçlerin de en azından zımni bir onayına sahip olduğunu gelişmelerden anlıyoruz. Yaklaşık bir aydan beri kuşatılarak yok edilmek istenilen Kobanê’ye karşı pratik tavırlar bunu yeterince ifade ediyor. Öncelikleri “petrol” olan küresel güçler adım adım yaklaşan bu soykırımcı güce dokunmazken, Türkiye, Kürtlerin celladının daha hızlı çalışması için gerekli desteği açıkça sağlamaktan imtina etmiyor. Hewlêr ve Kerkük’e yönelik saldırılarında gerilla güçlerinin gösterdiği direnişe, Güney’in düşmesini önleyen temel moral ve askeri gücün HPG ve YPG olmasına karşın Kobanê Direnişi’ndeki suskunluklarını bu genel yaklaşımın dışında görmek mümkün değil. Suriye, İran ve diğer bölgesel güçlerin yaklaşımı da benzerdir. 99’dan farklı olmak üzere şimdi taşeron bir güç üzerinden Kobanê Kantonu ve giderek Rojava Devrimi tasfiye edilmek isteniyor.
98’de teorik bir öngörü olarak Ortadoğu önünde olası engel olarak düşünülen Öcalan ve PKK, bugün Rojava şahsında somut ve her gözün görebileceği bir şekilde, alternatif bir proje olarak emperyalizme ve bölgesel gericiliğe mahkum olmayan bir özgürlük adası olarak azgın güçlerin yanıbaşında nefes almaktadır.
Komplo, bir daha asla!
Rojava Devrimi’nin DAİŞ çetelerine boğdurulması bir plan eşliğinde yürürlüğe konmuş ve Kürt halkının kazanımları ortadan kaldırılarak hem soykırıma açık hale getirilmiş hem de eskisinden daha geri bir yaşama ve statüye itilmek istenmiştir. Erdoğan’ın “Kobanê ile Diyarbakır’ın ne alakası var” sözü aslında kolonyal bilincin derinliğini ve öfkesini açığa vuran ve onu güncelleyen önemli bir tutum olarak ele alınmalıdır. 2004 süreci gibi bu kez de Suriye ekseninde Kürt Özgürlük Hareketi, Ortadoğu’daki gelişmelerden koparılarak salt Türkiye içine hapsedilmek istenilmektedir.
Kobanê’de, Uluslarararası Komplo’dan 16 yıl sonra gerçekleştirilmek istenen politika elbette ki yeni bir komploya işaret ediyor. Hedeflerinde ortak yanlar var. Kürtlerin algısında da bu sürecin yeni bir komplo olarak görüldüğüne dair emareler söz konusudur. Yine dört parça Kürdistan’da ortaya konulan refleks, keskin bir öfke eşliğinde sahiplenici tutum tehlikenin farkındalığına işaret etmektedir.
Ancak ciddi farklara da vurgu yapmak gerekiyor. Her şeyden önce Kobanê karşısında oluşan küresel ve bölgesel tutum, ‘99 kadar keskin ve mutlak değil, edilgen ve kırılgan bir tutumdur. Bunun önemli bir nedeni Irak işgali sonrası yaratılan kaosun bugün yaşananların bir nedeni olması ve küresel güçlerin elinde kaosu kontrol dışında ciddi bir projenin olmamasıdır. Öte yandan DAİŞ çetelerinin yaratmak istediği yeni bir zemin söz konudur. Tüm Ortadoğu’yu sünnileştiren, farklılıkları, tüm kimlikleri tahrip eden yeni bir ortaçağa kapı aralayan bu zihniyet de, Kürtlerin projesi karşısında bir anlam kaybına uğramaktadır.
Kürtlerin kolektif tutumlarında altının çizilmesi gereken bir nokta daha var. ‘99 Komplosu’na karşı direnişte bir imdat çığlığı vardı; halkımızın üzerine gelen soykırımı durdurma, buna karşı herkesi uyarma amacı başattı; hüzün ve keder daha öndeydi. Ama Kobanê şahsında yaratılan direnişte büyük bir moral ve ideolojik üstünlük söz konudur. Direnmeyi esas alan politik, özgürlükçü, özgücüne dayalı iradi tutuma, mutlak kazanma inancı eşlik ediyor. Direniş Kürtlerin adeta kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş durumda. İlkinde “daha fazla kaybetmemek, kazanımları korumak” yeterliyken şimdi daha güçlü ve büyük kazanacağına dair inancı öne çıkmaktadır.
Kobanê Direnişi, birlikte yaşadığımız halkların devrimci ve demokratlarının büyük desteğini almış durumdadır. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Afganistan’a, Avustralya’ya varana kadar küresel bir destek söz konusudur. Kobanê artık bir semboldür. Sadece direnişiyle değil aynı zamanda tüm halklara yeni bir yaşam umudu verdiği, bunu somut olarak gösterebildiği için semboldür.
Elbette ki bu direnişin, öz savunmanın, demokratik ulusu oluşturan farklı etnik, dinsel ve cinsel kimliklerin özgürlük ve eşitliğini savunan bir fikre, projeye dayanması işin esasıdır. Yok edilmek istenen de direnen de bu fikirdir, projedir, demokratik devrimdir. Bunun ardında ise Öcalan’ın paradigması, emeği yatmaktadır. Özellikle de 9 Ekim 98’de start alan Uluslarararası Komplo’ya karşı insan üstü bir çabayla ortaya koyduğu direnişin, ideolojik ve felsefi karşı koyuşun sonuçlarını Kobanê Direnişi’nde görmekteyiz.
Evet, Kobanê şahsında yeni bir uluslarararası komplo girişimini görüyoruz; ama bu, sürdürülme ve başarı şansı zayıf bir komplodur. Çünkü Öcalan, yeni bir komplo yaşanmamasının tedbirlerini ‘99 Komplosu’na karşı direnirken almıştır ve komplolara karşı kalıcı bir direnişi, korsanca kaçırılarak getirildiği ilk günden bu yana sabırla, inatla, emekle örmüştür. Komploya karşı cevabını, artık hiçbir komploya başarı şansı vermeyecek bir zemini yaratarak vermiştir. Buradan baktığımda içimden, tüm olası tehlikelere ve belirsizliklere rağmen, “Komplo, bir daha asla!” demek geliyor. BİTTİ
MAHMUT ŞAKAR