Uluslararası Komplo’nun 16. yılı Komplo gerçeği ve Kürtler - I -


9 Ekim 1998’de başlayıp 15 Şubat 1999’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilerek İmralı Cezaevi’ne alınmasıyla, Kürt halkını derinden sarsan bir kavram oldu, komplo. Son 16 yılda bu kavram, Kürt halkının gündeminden hiç çıkmadı ve direniş hiç kesintisiz sürdü. Uluslararası güçler, 16 yıldır Kürt halkının özgürlük umudunu ve mücadelesi bastırmak için her yöntemi denedi ama başarıya ulaşamadı. Fakat sonuç alamasalar da, Kürtlere ilişkin her adımlarında oyun, her sözlerinde aldatma ve tehdit, her uygulamalarında komplo hiç eksik olmadı. Şimdi AKP ile bu oyun yeniden tezgahlanıyor. Biçimi ve figüranları değişti; ama aktörler, sahne ve oyun aynı...

Türkiye’ye bombalı hediye paketi

Öcalan, daha Suriye’den çıkmadan katıldığı bir TV programında kendisini hedef alan operasyonu “uluslararası komplo” olarak nitelendirmişti. Günler, aylar derken tamı tamına 16 yıl geçti ve söylediklerinin doğruluğu uzun süredir açığa çıktı. Oynanan bir komploydu ve iştirakçileri uluslararası çapta örgütlenmiş, pazarlık yapmış ve Öcalan şahsında Kürtlere dönük alçakça oyunda rollerini oynamışlardı. Bir halkın önderinin “paketlenerek” servis edilmesini milliyetçi şoven Türkler “İkinci Sakarya Zaferi” olarak ilan ediyor, şölen havasında kutluyordu.
Komplonun kurbanı Kürt halkı ise her yerde alevlenen bedenler ve ardı ardına patlayan bombalarla bir anda kendisine yaşam hakkı tanımayan dünyayı cehenneme çevirdi.
Paketten pimi çekilmiş, tahrip gücü yüksek bir bomba çıkmıştı. Herkes şaşkındı: Paketleyen de, paketi alan da. ABD Dış İşleri Bakanı Albright, “Bu kadarını beklemiyorduk” derken; yılların siyaset tecrübesine rağmen Ecevit, “Öcalan’ı bize neden verdiler, anlayamadım” demekten kendini alamıyordu. O günlere ilişkin detaylar bugün ciltler dolusu bir ansiklopedik çalışma olmayı hak etmektedir.

Kürt’ün özgürlük adımı hedeflendi

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 2001 yılında AİHM’e sunulmak üzere yazdığı iki ciltlik savunmasında komployu şu sözlerle tanımlıyordu: “Komploculuk, toplumsal olaylarda olağan süreçlerin dışında, sadece aleyhteki güçlerin değil, yanınızda saydığınız yakınlarınızın bilinçli tavırları veya gafletlerinden dolayı birleşerek hedef aldıkları kişi, grup, parti veya halk gücünü darbeyle düşürme ve yasadışı duruma sokma hareketidir. Tertipçiler, peşine düştükleri kişi, grup, parti, halk veya daha üst düzey toplumsal hedefler üzerine sürekli plan geliştirip bütün kritik noktalarda güçlerini hazırlayarak, fırsat bulduklarında hedeflerini avlamayı esas alırlar.”
Yeterince açık değil mi?
Bu da gösteriyor ki komploculukta, normal bir savaş mantığı bile geçerli değildir; kirli veya özel savaştan da ağır bir uygulamadır. Çünkü içinde “dost” geçinen var, “gafil yoldaş“ var; aldatma, hile ve zorun her türü var.
Kürt halkının özgürlük tarihini bu anlamda aynı zamanda bir komplocular tarihi olarak ele almak abartı sayılmaz. Çünkü başka halklara benzer bir tarih yaşamıyor Kürtler. Sümer uygarlığından günümüz uluslararası sistemine kadar Kürt olgusu, bir kıskaç içinde hep teslim alınmak ve eritilmek istendi. Kürt halkının her karşı çıkışında ise sistemin sahipleri hemen tezgâhı çalıştırıp, vurmalar kırmalardan sonra geriye kalanları tutuklayıp bir kısmını da açlıkla terbiye ederek diledikleri statükoda tekrar çembere gererler.
Tarihin her döneminde Kürt halkı özgürlük adına en ufak adım attığında, her ülkede peşinde yasalara, politik esaslara ve hatta askeri savaş kurallarına göre bir yönelimden ziyade, karanlıkta geliştirilen planlarla bir takip başlatılır. Hiçbir kurala sığmayan yöntemlerle imha, ezme, korkutma, tahrik etme, kaçırtma, teslim alma, işkence, hapsetme, ekonomik iflas, moral değerleriyle oynama, sahte yaşam dayatma, zaaflarını kullanma, para, ikbal gibi çelişkili tüm yollar denenerek özgürlük hareketi bertaraf edilir. PKK önderliği şahsında da amaçlanan ancak sonuç alamayan budur.

Egemen tarihin lanetli olgusu

Kürt Halk Önderi’ne yönelik komployu doğru anlamlandırıp ona karşı etkin mücadele etmek, egemen güçlerin ve dayandıkları sistemlerinin özelliklerini doğru kavramayı şart kılar. Bu açıdan güncelde gizlenmiş tarihi ve bu tarihsel akış içinde gelişim gösteren iktidar ve komploculuk olgularının iç içeliğini irdelemek gerekir.
Toplumsal tarihi, temel zihniyet biçimlerine göre kabaca mitolojik, metafizik (dinsel) ve pozitif bilim çağı olarak; sınıf ölçüleriyle ise ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist dönemler olarak bölersek konuyu daha rahat ele alabiliriz.
Komploculuğun egemenlik ve sömürü düzeniyle sıkı bir ilişkisi vardır. Çünkü komplo, ucuz yönetmenin en etkili silahıdır. Doğal (ilkel komünal) toplumda hiyerarşik bir otorite olmadığından sömürü olgusundan da bahsedilemez. Dolayısıyla komploculuk, bir sınıflı-devletli toplum olgusudur. Sert sınıf baskısına ve sömürüye karşı direnen toplum güçlerini, özgürlük arayışlarını, ince ve kaba yöntemlerle etkisizleştirmeyi amaçlar. Günümüze dek tüm sınıflı toplum tarihi boyunca biçim değiştirse de özünü korumuştur. Sümerler’den bugüne komploculuk, özellikle ezilen halklara yönelik egemenlerce etkin kullanılan bir silah oldu. Fakat biz, gazete sayfaları için hayli uzun olacak tarihsel düzlemi es geçip Kürt gerçekliğinde komplo olgusuna yoğunlaşacağız.

En eski kurban: Kürtler

Mezopotamya’nın en eski yerleşik halkı Kürtler, tarih boyunca kapana kıstırılan bir halk haline getirilmeye çalışıldı. Kürtler, tarihlerinin hemen hepsinde siyaset yapan değil, “hakkında/adına siyaset yapılan” oldu. Tarihin tozlu sayfalarında Kürtlerin aldatma, hile ve zora dayalı komploların hedefi olmaktan kurtulamadığı, komploların da çoğunlukla dostluk adı altında devreye konduğu görülür. Gilgamêş Destanı’ndaki yaşlı orman bekçisi (aşiret reisi) Humbaba figürüyle Enkidu tiplemesi Kürt tarihinin kısa özeti gibidir. Humbaba özgür Kürt’ü, Enkidu işbirlikçi ajan Kürt’ü sembolize eder. O günden beri Kürt işbirlikçileri görevlerini başarmak için ülkelerini ve aşiretlerini koruyan önderlerini avlamayı sanat haline getirmişlerdir. Kraldan daha kralcı bu tavır ve politika, günümüze kadar sürüp gelmiştir.
Kürt gerçeği tarihin hiçbir döneminde kapitalist dönem kadar tahribata uğramamıştır. Bunda da belirleyici güç İngiltere’dir. İngiltere, çıkarları gereği Osmanlı’yı “hasta adam” pozisyonunda fazladan yüz yıl yaşattı. Bu süreç boyunca Osmanlı hakimiyetindeki topraklarda kendini güçlendirdi, işbirlikçi/bağlı kesimler yarattı. Bunlarla Osmanlı’yı rahatsız etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da güçlendiği yerleri sömürgeleştirdi ve bölgenin sınırlarını, statüsünü belirledi. Kürtleri, Arapları ve Asurileri Türk yönetimine ve en kötüsü de birbirlerine karşı kullandı. Bunu en temel politika haline getirdi. Sömürgeciliğin her zaman iki tarafa oynayıp, çıkarı en çok olanda karar kılması kuralını kavrayamayan Kürtler, bundan çok büyük acılar yaşadı.

İngiliz oyununun son perdesi

İngiliz oyunlarının son perdeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar sahnelenenleridir. İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ortamda geliştirilmek istenen Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) adlı partiler, geleneksel uşaklıkla çağdaş işbirlikçiliği bir arada yürüterek kendileri ve tüm Kürt halkı için en kötü örneği oluşturdu. Emperyalizm, bu dönemde yükselen reel sosyalist işbirlikçi partiler ve radikal sol milliyetçi akımlardan çekindiği için Kürt potansiyelinin kontrolünü KDP adlı partilere vermeyi çıkarları için daha uygun buldu. KDP’ler adeta devrimci enerjinin yutulması için paratoner görevi gördü.
Yeni komplonun özü, yapay olarak oluşturulmuş burjuva efendilerle Kürtleri denetim altında bulundurmaya dayanmaktadır. Kendilerinden ve işbirlikçilerinden hesap soracak devrimci halk önderliğinden yoksun bırakmak da, bu komplocu yaklaşımın en önemli amaçlarından biridir. Kendi denetimleri dışına çıkan her hareket, KDP’nin baskı ve saldırılarına maruz kalmış, çoğu da tasfiye olmaktan kurtulamamıştır. Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak), Süleyman Muini ve Ali Asker’in katledilmesi, İ-KDP’nin önemli oranda tasfiyesi bu örneklerden ilk akla gelenlerdir. İlk Körfez Savaşı’nda çok uygun koşullara rağmen ulusal bir kazanım elde etme çabası yerine PKK’ye karşı Türk ordusuyla ortak hareket etmiş, brakujî savaşıyla özgürlük mücadelesinin bu tarihsel süreçten kazanımla çıkmasını engellemiştir. PKK önderliğine yönelik komploda da rolleri çok kritiktir. 17 Eylül’de KDP ile YNK’nin imzaladığı Washington Anlaşması, komplonun startı olmuştur. Buna karşılık da Güney’e sıkıştırılmış bir Kürt ulus-devletçiği vaat edilmiş, diğer üç parçadaki halkın taleplerine gözünü kulağını kapaması sağlanmıştır.

Komplolara rağmen devrimci çıkış

Feodal önderlikli hareketlerin geniş siyasi ufuktan yoksunluğu, isyanların başarısızlığı ve yaşanan katliamlar sadece elverişli koşullarda kazanım elde etmeyi engellememiş, kırılan Kürtlerin hızla ulusal yok oluşa doğru gidişine kapı aralamıştır. Dêrsim Katliamı’ndan sonra Kürdistan’a bir ölüm sessizliği çökmüştür. Kürtlük adına neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. “Muhayyel Kürdistan’ın Ağrı Dağı’nda meftun olduğu” deyimi, Kürtlerde de içselleşmeye başlamış, onca katliam, baskı ve zulüm Kürtleri korkutup sindirmiştir. Bu durum 70’li yıllara kadar böylece devam etmiş; Kürt ulusu bazı çıkışlar yapmışsa da, ulusal dirilişe öncülük edecek bir perspektif ortaya çıkamamıştır. 70’lerde ise devrimci Kürtler, daha çok Türkiyeli sol örgütlerle birlikte hareket etmiş; Kürdistan’ı, Kürtlüğü düşürüldüğü durumdan kurtaracak bir ayaklanma ortaya çıkamamıştır. Kürtlüğün üzerine, adeta bir ölü toprağı serpilidir.
Ankara’da öğrenci olan Abdullah Öcalan, “Kürdistan sömürgedir” teziyle ortaya çıkarak Kürtler için yeni bir hareketin doğduğunun, devrimci mücadeleye atılacağının işaretlerini verdi. Tarihleri ve kaderleri başta İngilizler olmak üzere, batının komplo ve entrikalarına dayalı politikalarla belirlenen Kürtler için bu iki kelimelik tespit, bir özgürlük eğilimi olup günümüze dek büyüyerek gelişimini sürdürdü. En zorlu, amansız koşullarda ortaya çıkan bu özgürlük eğilimi büyük bir inanç, irade ve kararlılıkla engelleri aşa aşa yoluna devam etti. Kürt özgürlük eğiliminin önderliğine dönük daha ilk adımdan itibaren komplolar düzenlendi. Bunlar başarıya ulaşmayıp PKK egemen sisteme alternatif oluşturacak düzeye gelince, bu kez tarihte eşi benzeri görülmemiş komplo planlandı. Detaylara girmeyeceğiz; ancak Özgürlük Hareketi’nin tarihi, kendisine yahut onu etkisiz kılmak, güçsüz düşürmek için başka odaklara yönelen komplolarla doludur. Özgürlük Hareketi’nin başarısını kesin kılan ise, bu komplolar karşısındaki direnişi, onları boşa çıkarmada gösterdiği büyük taktik/politik yeteneği oldu. Bu komplolar, Kürt Özgürlük Hareketi’ne doğrudan yöneldiği gibi ona ilişkin politika üreten herkesin başında da adeta Demokles’in kılıcı gibi sallanıyordu. Denilebilir ki, Özal’a yönelik komploda da, Erbakan’a yönelik 28 Şubat Komplosu’nda da, devlet klikleri arasındaki başka pek çok komplo/çatışmada da Kürt Özgürlük Hareketi dolaylı hedeftir. Böyle bakıldığında, komploculuğun Kürt direnişini kırma çabasındaki yeri daha derinlikli anlaşılabilir.

YARIN:

* Komplonun mimarı kim?
* Devletin yeni yüzü: AKP komplosu
* Komplonun boşa çıkarılması ve özgürlük yürüyüşü



AHMET ÇİMEN