Her ülke gibi Türkiye’nin de birçok sorunu vardır. Ama gündeminin birinci maddesi Sayın Öcalan’ın 21 Mart Newroz çağrısıyla başlayan “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam” sürecidir. Öcalan’ın çağrısına uyan KCK önce ateşkes ilan etmiş sonra da “Çözüm Yürüyüşü”nü başlatarak gerillayı Medya Savunma Alanlarına çekmeye başlamıştır. Barışçı demokratik çözüm yolunu açan Öcalan’dan sonra Kürdistan siyasetçileri bu yolda kararlılıkla yürümektedir. Bu yürüyüş demokratik çözüm sürecini güçlendirme yürüyüşüdür. Silahlı güçler Medya Savunma Alanlarına çekilirken, sivil halk örgütlenmeleri de sürecin güvence içinde ilerlemesi için izleme komisyonları kurarak göreve başlamıştır. Eğer gündemin birinci maddesi budur diyorsak, sadece iktidar partisi olan AKP değil tüm siyasi partiler, sendikalar, emek örgütleri ve tüm sivil toplum örgütleri bunu unutmamalıdır. Hepsi de çalışmalarında bunu göz önünde tutmak zorundadır.

Farklı nedenlerle süreci sabote etmek için birleşen şer cephesini bir kenara bırakalım. Şimdiye kadar halklarımızın hiçbir sorununu çözmeyen ve çözmek için birleşemeyenler çözümü sabote etmek için birleşmişlerdir. Her yol ve yöntemle çözümü engellemek istiyorlar. Bu çok açık gerçek karşısında çözümden yanayım diyenlerin, en başta da hükümetin ne yaptığı çok önem kazanıyor. Hükümet ve medyası bir yandan çözüm yolunda büyük laflar ederken pratikte küçük adımlar atmakta tereddüt etmektedir. Bu tereddütlü-çekingen tavırları hem hükümet hakkında kuşkuları arttırmakta hem de şer cephesine cesaret vermektedir. Şer cephesi saldırganlaşmakta, küstahlaşmaktadır.
Hükümetin çözüm derken bile hala daha bir çözüm dili oluşturamadığı görülüyor. Hükümet ve sözcüleri, medyadaki yazarları bir yandan çözüm derken bir yanda da savaş dilini kullanıyorlar. Bu da kafalarının karışık olduğu ya da gizli ajandaları olduğu kuşkusunu yaratıyor. İkide bir “halkımızın hassasiyetleri olduğu” bahanesinin arkasına sığınanlar unutmamalı ki Kürdistan halkının da çok önemli hassasiyetleri vardır. Fazla dile getirmemeleri unuttukları için değil, çözüm sürecini kolaylaştırmak içindir.
Çözüm sürecinin ilerlemesi için çok vaktimiz yoktur. Zamana karşı yarış içindeyiz. Elbette bazı şartların olgunlaşması gerek ama şartları olgunlaştırmak da bir mücadele konusudur. Ayrıca olgunlaşan şartlarda hala zaman kaybetmek-oyalanmak da çözüm zeminini kirletip çürütebilir.
Hükümet çözüm sürecinin ilerlemesi için zorunlu olan acil adımları atmazken seçimler ya da başka konuları ortaya atıp zaman kaybediyor. Barışçı ve demokratik bir ortam sağlanmadan demokratik bir seçim mümkün değildir. Demokratik olmayan bir seçim de seçim olmaz. Ona seçim denilse de hiçbir derde deva olmaz. Çözülmeyen sorunlar daha da büyüyerek çözülmez hale gelebilir. Çözüm sürecinin yükü sadece Kürtlerin sırtına yıkılamaz. Demokratik bir çözüm oluşturulacaksa herkes yükün altına girmek zorundadır. En başta da TBMM, hükümet ve devlet bu yükün altına girmelidir. Çünkü sorunun ortaya çıkması, çözümün bugüne kadar geciktirilmesi ve büyümesi onların sorumluluğudur.
Bütün bunlara rağmen halklarınızın demokratik güçleri demokratik çözüm sürecinin gerçek sahipleridir. Bundan dolayıdır ki her yerde sivil halk örgütlenmeleri ortaya çıkmaktadır. Hükümetin vurdumduymazlığına rağmen halk izleme komisyonları oluşturup gerillanın demokratik çözüm yürüyüşüne yardımcı olmaktadır.
Bu süreçte Ankara, Amed, Brüksel ve Hewler’de toplanacak olan geniş kapsamlı konferanslar halkın sürece en geniş katılımını sağlayacaktır. Sadece Kürtler değil, ezilen tüm toplum kesimleri konferanslarda yer alarak ortak istemler etrafında birleşecektir. Böylece en geniş güçlerin demokratik birliği ve eylem gücü yaratılacaktır. Süreç ne hükümetin ne de diğer partilerin, diğer güçlerin insafına ve politik çıkar hesaplarına terk edilmeyecektir. Ortadoğu’da yeni bir tarihsel dönem açıldı. Yeni bir tarih yazılıyor. Dün olduğu gibi bugün de tarih kitleler tarafından yazılacaktır. Halklarımızın örgütlü birliği, gücü ve mücadelesi her türlü engeli aşarak bu tarihi onura sahip olacaktır.