Klasik İslam hukuku kitaplarında geniş yer ayrılan bölümlerden birisi “su” bahsidir. Temizlik konusunu ibadetin ön şartı olarak ele alan bir kültürün inşasında “su” üzerine bu kadar ayrıntılı hükmün tartışılması bazıları için abartılı gelebilir. Ahlaki temizlenmenin ibadetin asıl amacı olarak görülmesi gerektiğini dikkate aldığınızda, hangi suyun kirli sayılıp sayılmayacağına dair tartışmalar belki sadece mantık ve usül hukuku açısından dikkate alınmaya değerdir.

Yağmur suyu, kuyu suları, akar sular, deniz ve göl sularının temiz sayılma şartları üzerine yüzlerce verilmiş fetva içerisinde benim en dikkatimi çeken “köpeğin denize bevletmesinin denizi kirletmeyeceği üzerine” verilen hükümdür.
Bazı akil insanlardan özür dileyerek ifade etmeliyim ki, azıcık haddini bilip kendinin bu göreve layık olmadığını beyan etme ihtiyacı bile duymayan bazı zevat için ben başka bir benzetme yapamayacağım.
“Uludere için dökülen gözyaşlarını PKK’ya can suyu vermek” olarak tanımlayan bir zihniyetle toplumun hangi barışa ikna edilmek istendiği konusunda benim kafam son derece net. Akil insanlar mekanizmasının nasıl olması gerektiğine dair yapılan her uyarıyı, “kendileri davet edilmediği için eleştiriyorlar” diye öfkeyle karşılayanlar hayatlarının rotasını önlerine atılan kemiklerle belirlemeyi tercih ediyor olabilirler.
Devlet savaşı emrettiğinde kalemlerini namlu yapıp özgürlük, adalet ve barış isteyenlere doğrultanların, iktidar barışı emrettiğinde de en ön safta halkı barışa ikna seferberliğine çıkmalarını yadırgamıyorum.
Barışın ne kadar gerekli olduğu ile ilgili halkı ikna etme işinden önce bu güne kadar hangi hesaplarla savaş tamtamcılığı yaptıklarının hesabını vermesi gerekenler, belki halktan özür dileyerek işe başlasalar kendilerine de ülkeye de bir iyilik yapmış olurlar.
Bu kadar insanın sadece düşüncelerinden dolayı cezaevinde tutulduğu bir ülkede, birikmiş tüm sorunların sorumluluğunu akil insanlar ve başbakana yükleyemeyiz elbette. Ama sadece toplantı günü basına yansıyan iki haber bile daha ayakları yere basan ve ahlaklı bir barış savunuculuğunun omuzlarımıza yüklediği sorumlulukları bize hatırlatmaya yeteceğini düşünüyorum. Ceylan Önkol’un ölümünden sorumlu tutulan askerler için takipsizlik kararı verilmesini, çocukları döven polisin görüntüsünü kayda aldığı için tekmelenen vatandaşın durumunu Başbakan ve ilgili bakanlara sormaya cesaret eden demiyorum ama akıllarından geçiren kaç aydınımız olmuştur merak ediyorum doğrusu.
Önümüzdeki günlerde Irak Kürtleri resmen merkezi yönetimden çekilmiş olacak. Suriye için hava operasyonları başlayacak. Otuz yıldır barış için kılını kıpırdatmayanların, on yıldır işi öteleyerek sulandıranların şimdi birkaç ay içinde Kürt sorununu çözmeye niyet etmiş gözükmesini gayet iyi anlıyoruz. Kürtler ille savaşacaklarsa kimin safında savaşmaları gerektiğine efendiler karar verecek ya da en azından Ortadoğu’ya dolu dizgin dalan Türkiye’nin başını ağrıtmayacakları pozisyona çekilecekler.
Halkın bu kadarını fark etmediğini sanıp kendini akıllı sananlar için daha fazlası gerekmez. Eskiler boşuna dememiş. Köpeğin denize bevletmesi ile deniz kirlenmez.
Ahlak ile aklın bu kadar bir birinden bağımsız ele alındığı bir ülkede her şeye ve herkese rağmen gerçek barışı aşkla savunmalıyız. Savunmaya devam edeceğiz.