ZABEL MİRKAN
“Azıcık şanslı olsaydım dünyaya kurtadam olarak geleceğimi düşünmüşümdür hep, çünkü her iki elimin orta ve yüzük parmağı aynı uzunlukta, ne var ki kendimi olduğum gibi kabullenmek zorunda kaldım. Yıkanmayı, köpekleri ve gürültüyü sevmiyorum.”
(Biz Hep Şatoda Yaşadık)
Çağdaş Amerikan edebiyatının en değerli kalemlerinden Shirley Jackson, 1916 yılında San Francisco’da dünyaya geldi. Okul yıllarında çevresine ve ailesine uyum sağlamakta zorluk çektiği için yazmaya başladı. Yıllar sonra ise insan psikolojisinin derinliklerine eğilme ve toplumsal dinamiklerin temellerindeki çürümüşlüğü ustaca ortaya koyan yapıtlarıyla dünyaca tanınan bir yazara dönüştü. Öyküleri, pek çok dergide yayımlandı. The New Yorker dergisinin 1948 yılında yer verdiği ve bugün en bilinen eseleri arasında yer alan “Piyango” adlı öyküsü, dergi tarihinin en çok tepki çeken yayınları arasına girdi ve Jackson, maksadını açıklamasını talep eden pek çok mektup aldı. Öykü, kışkırtıcı unsurlar barındırdığı gerekçesiyle kimi yerlerde yasaklandı.
Asla röportaj vermedi
Gündelik hayatın içinde gizli, olağan şiddet, kitlelerin zalimliğe yatkınlığı ve bireysel zihnin kırılganlığı gibi temalar, Jackson’ın yazınında sık sık ve ustaca işlenir. Kimi eserlerinin yarattığı şok tesiri ve gözlerden uzak durmaya yönelik tercihinin de katkısıyla hakkında türlü söylentiler çıktı, cadılığa varana değin pek çok karanlık yönü olduğu iddia edildi. Edebiyat eleştirmeni Stanley Edgar Hyman’la evliliğinden dört çocuk sahibi olan Jackson, kırk sekiz yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle hayata gözlerini yumdu, geride söylentilerle birlikte kuşaklar boyunca okunacak ve edebiyata damgasını vuracak öykü ve romanlarını bıraktı. Ne var ki ölümüne dahi psikosomatik denildi. Shirley Jackson, yaşamı boyunca basından, söyleşilerden ve spotlardan uzak durdu; asla röportaj vermedi.
‘Bir delinin zihnine adım atmak’
Shirley Jackson’ın yapıtları sinema ve tiyatroya da uyarlandı, Neil Gaiman’dan Stephen King’e kadar pek çok çağdaş yazar, onu ilham kaynakları arasında andı. İnsan psikolojisini benzersiz bir ustalıkla ele alan, gerilim unsurlarını derinlikli ve edebi bir çerçevede sunan eserleri ile ilgi toplayan Jackson’ın en bilinen romanı “Tepedeki Ev” defalarca beyazperdeye uyarlandı. Tepedeki Ev, yazarın insan psikolojisini ve travmalarını ne denli ustalıkla ele aldığının kanıtı. Stephen King’in “Tepedeki Ev’e adım atmak, bir delinin zihnine adım atmak gibi... Ürkmeye başlıyorsunuz,” diye bahsettiği kitap Ulusal Kitap Ödülü’ne de aday gösterilmişti.
Doktor Montague doğaüstü olaylara büyük ilgi duyan ve bunlar üzerinde araştırmalar yapan bir doktor. Tepedeki Ev ise anlaşılması güç ve bazen de korkutucu hikâyeleriyle nam salan eski bir ev. Doktor araştırmalarını yapmak için bu evin uygun olduğunu düşünür ve burayı bir süreliğine kiralar; ancak araştırmalarına yardımcı olmaları için başka insanlara ihtiyaç duyar. Bu insanları özellikle seçer ve birtakım özel yetenekleri ya da algıları olmasını gözetir. Evde yaşayacak kimseleri bulmak için özel olduğunu düşündüğü pek çok insana mektup yazar. Mektuba Eleanor Vance ile Theodora isimli iki genç kadın cevap verir. Tepedeki Ev’in son konuğu ise ev sahibinin misafirlere eşlik etmesini şart koştuğu yeğeni Luke’dur. Ev, barok mimarinin tüm izlerini taşır ve haliyle görkemlidir. Dörtlü, başta bir tatil havasındayken daha sonra evin gizemini yavaş yavaş çözmeye başlar. Biz ise tüm gerilimleri Eleanor’un gözünden izleriz.
Kitapta Eleanor’un psikolojisi öyle güzel yansıtılır ki, yazarın bir psikoloji eğitimi geçmişi olduğunu düşünmemek imkânsız hale gelir. Netflix uyarlamasında ise Tepedeki Ev’e taşınan yedi kişilik bir ailedir. Beş çocuk; anne ve baba. Burada da annenin sanrılarına, evin çocuklara oynadığı akıl oyunlarına tanıklık ederiz. 10 bölümden oluşan ilk sezon, Stephen King’den de geçer not almış durumda. “Akıl sağlığı yerinde olmayan Tepedeki Ev, tepelerin karşısında tek başına yükseliyor ve karanlığı içinde tutuyordu. Seksen senedir böyleydi bu, bir seksen sene daha durabilirdi. Duvarları dimdik yükseliyordu, tuğlaları düzgünce yan yana dizilmişti, döşemeleri sağlamdı ve kapıları sağduyulu bir şekilde kapatılmıştı. Sessizlik, Tepedeki Ev’in tahtalarıyla taşlarının üstünde muntazaman uzanıyordu ve orada gezinen her ne ise, tek başınaydı.”
Unutulmayacak bir roman
“Biz Hep Şatoda Yaşadık” ise Jackson’ın sağlığında yayımlanan son kitabı. Kitap, yazarın paranoyasının baş gösterdiği ve agorafobiden mustarip olduğu dönemde yazılmış. Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeşin gizemli hikâyesini anlatır bu sefer yazar. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyan; karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip romanlardan. İlginç bir de kahramanı var: Merricat onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik durur; ne ki bazı hayaller, kâbuslarla dost olabilir.
Jackson’ın kız kardeşliğe dair unutulmayacak kurguya sahip bu kitabında da tıpkı doğadaki gibi hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza dönmesi için bir an yetiyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor...