
Toplumsal bir olgu olarak hastalık, özünde duyguların çarpıtılmasıyla ilgilidir. Hasta insan gerçekte duyguları deforme olmuş insandır. Çözülen toplumsal bağlar hastalığın zeminini oluşturur. Toplumsallığın dağılmaya başlaması hasta düşmenin ta kendisidir. Korku çok çarpıcı bir duygudur. Korkutulan insanda ‘ben’ olgusunun öne çıktığını görmek zor değildir. Benlik duygusu ise kişiyi ‘kendini kurtarma’ arayışına yöneltir. Tehdit esasen kendisi olarak kalmakta ısrar eden topluluğu hedef aldığı için, korkutulan insan, üyesi olduğu topluluktan uzaklaşmak ister. Ancak bu uzaklaşma ‘bireysel kurtuluş’ derdine düşmüş birine yeterli koruma sağlayamaz. Benlik hastalığına yakalanmış kişinin korkudan tümüyle kurtulma düşüncesi kendisini sonuçta korku salan güce sığınmaya götürür. Bu gerçeği iyi bilen egemenler ezilenleri korkutmak için vahşet denilen cezalandırma biçimlerine başvururlar. Bu bir psikolojik savaş yöntemidir ve tenkil aslında bu durumu ifade eder. Bunun en son örneği Uludere katliamıdır.
Gülen-Erdoğan-Necdet Özel üçlüsü bu katliamla Kürt coğrafyasında yeni bir vahşet tablosuna daha imza attılar. Adını kışladan kaldırdıkları Mustafa Muğlalı’dan özür diler gibi, onun yaptığına tıpatıp benzeyen bir katliam gerçekleştirdiler. Hepsi çocuk ve genç otuz altı Kürt’ü hunharca katlettiler. Hiç kimsenin yanlış değerlendirme yapmaması gerekir. Ne içleri ‘pasaporta ısınmamış’ otuz üç ‘kaçakçı’ Kürt’ü sorgusuz yargısız kurşuna dizen Mustafa Muğlalı bir psikopattı, ne de bombardımanla otuz altı fidanımızı paramparça etme emrini verenler yanlış hedefi vurmuşlardı. Her ikisi de sonuçları önceden hesaplanarak bir katilin soğukkanlılığıyla gerçekleştirilen birer katliamdır. Pozitivist bilimin ilkeleri temelinde Kürt insanının davranışlarını değiştirmek ve Kürt toplumunun belleğini yeniden yapılandırmak isteyenler için, Uludere katliamı laboratuarda çalışan bir bilim adamının denekleri üzerindeki çalışmasından farksızdır. Ulus-devletin hizmetindeki pozitivist bilim bu tür vahşi deneylere her zaman cevaz verir. Egemenler için söz konusu olan ‘vatanın bölünmez bütünlüğü’ ve ulus-devletin bekası ise, gerisi kesinlikle teferruattır.
Katliamın nasıl bilerek gerçekleştirildiği son derece nettir. Netlik grup sınıra ulaşır ulaşmaz uçakların bombardımana başlamasındadır. Oysa kaçakçı grubunun geçiş güzergahı üzerinde Türk ordusunun askeri birliği vardı. Bu birlik ‘kaçakçı’ grubunun önüne çıkıp pusu atabilir, hareket halinde grubun bir gerilla gücü mü yoksa bir kaçakçı kafilesi mi olduğunu tespit edebilirdi. Ama bu yapılmadı. Bunun yerine savaş uçakları harekete geçirildi ve ‘kaçakçılar’ imha edildi. Kendini topyekûn bir imha savaşına yatıran AKP Hükümeti ve Kimyasal Necdet komutasındaki Türk ordusu, belli ki bu katliamla Kürt halkına bir mesaj vermek istiyordu. 2012 yılında Kürtleri neyin beklediğini bu eylemle göstereceklerdi. ‘Otuz beş bomba olayı’na böyle gidildi.
Katliamın üzerinden iki gün geçtikten sonra kameraların karşısına çıkan Başbakan Erdoğan’ın konuşmasında da aynı mesajı görmek mümkündür. Katliamın bir hatadan kaynaklandığını söylemek, doğrudan gereken mesajı vermektir. Bu katliamla gösterilmek istenen, Türk ordusunun ‘bölücü teröre karşı mücadele’deki kararlılığıdır. Bu öyle sarsılmaz bir kararlılıktır ki, yaşın yanında kurunun da yanmasına yol açması kaçınılmazdır. Özgürlükte ısrar etmek paramparça edilmeyi göze almaktır. Her Kürt bunu iyi bilmeli ve adımlarını denk atmalıdır. Mesajın özeti budur.
İnsanları öldürmekle yetinmemek, deyim yerindeyse dilim dilim doğramak, geride tabuta konulacak ceset yerine ancak bir torbada bir araya getirilebilecek bazı ceset parçaları bırakmak, bunun için kurşuna değil tonluk bombalara başvurmak! Öldürmenin bu vahşi biçimi bir zorunluluk değil bir tercihtir. Sivillerin de bu tarzda katledilmesinin Kürt toplumunda çok daha büyük bir korkuya yol açacağı hesap edilerek bu katliama başvurulmuştur. Erdoğan’ın ‘hata yapıldı’ biçimindeki açıklaması ve hatta katliamın gerçekten bir ‘hata’dan kaynaklanmış olması bu gerçeği değiştirmez. İster ‘hata’ nedeniyle olsun ister bilinçlice gerçekleştirilsin, burada belirleyici olan bu insanlık dışı eylemin hangi amaca hizmet ettiğidir. Amaç topluma korku salmak, halkı dehşete düşürüp sindirerek teslim almak ve gerillayı dağda yalnızlaştırmaktır. Gerisi kendilerinin de ifade ettikleri gibi yalnızca teferruattır.
Ölü sayısının çok fazla olmamasına bakıp bu vahşeti katliam olarak tanımlamamak bile aslında yanlışa düşmektir. Katliam Kürt halkı üzerinde sürdürülen soykırım uygulamalarının bir parçası, onun bir devamı ve kanıtlayıcı unsurudur. 1925-1940 yılları arasındaki dönem Kuzey Kürdistan’da jenositlerin (genocide) yaşandığı dönem oldu. Sonrasında ise etnosit (ethnocide) uygulaması devreye sokuldu. Bu temelde Kürt halkı tarihsel ve kültürel bir olgu olarak yok edilmek istendi. Etnositin jenositten çok daha tehlikeli bir yöntem olmasının nedeni Kürt halkının fiziksel imhasını onun kültürel yok oluşuyla tamamlaması, yani bu halkı egemen ulus içinde eritmeye çalışmasıdır. Her iki yöntem de Kürdistan’da bugün uygulamada bulunmaktadır. Uludere katliamı özünde bir jenosit uygulamasıdır ve etnositin kesintisiz sürdürülmesine hizmet etmek üzere düzenlenmiştir.
Peki, sahiplerinin bu Mengele türü korkunç deneyden bekledikleri gerçekleşti mi? Bu vahşet tablosuyla gözdağı vererek Kürtleri korkutup özgürlükleri için direnmekten vazgeçirdiler mi? Kuzey ve Batı Kürdistan’da sokaklara dökülen infial halindeki milyonlarca insanı bir yana bırakalım. Sadece otuz beş şehidin toprağa verildiği Becih köyünde otuz bin insanın bir araya gelmesi bile bu sorulara verilecek cevabı netleştirmek için yeterlidir. Mengele türü katliam deneyinin adı geçen üçlü açısından sonucu tam bir hüsran olmuştur. Özgürlük Hareketi’nin Yeşil Türkçü faşizme karşı direniş mücadelesini yükseltmekle hata ettiğini ve AKP Hükümetinin psikolojik üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edenler bu tabloya iyi bakmalıdır. AKP’nin topyekûn imha saldırıları karşısında Kürt halkının özgürlükçü ruhunda bir tavsama yaşandığına ilişkin gözlemin yüzeyselliği de böylece açığa çıkmıştır.
Ahlaken çözülmüş toplum hasta toplumdur, ‘kendini kurtarma’ arayışı da işte bu hasta halin ifadesidir. Ahlak toplumu var eden ve özgürce yaşatan değerler ve kurallara bağlılıktır. Kürt toplumunda çokça sözü edilen namus bu değerlere ve kurallara bağlılıktan geçer. Yani bir toplumun namusu o toplumun özgürlüğüdür. Özgür olmayan toplum namusu gasp edilmiş toplumdur. AKP ve Fetullahçı çetenin politikası, dehşet saçıp Kürt insanını korkutmak ve ‘kişisel koruma’ yoluna sokarak ahlaktan yoksun kılmaktır. Bu anlamda yaşanan mezalim karşısında “Ben ne olacağım” diyen, AKP’nin dayattığı ahlaksızlık yoluna girmiş demektir. Buna karşılık doğru tutum “Halkımın kaderi ne olacak” diye sormak ve eyleme geçmektir. Gerçek şudur: Gemisini kurtaran kaptan olmayı seçen, zulme karşı öfkesini öldürmek zorundadır. Duyguların çarpıtılması denilen durum budur ve namussuzluk böyle başlar. Namus acısını öfkeye, öfkesini güce, gücünü örgütlü birliğe dönüştürmektir. Bunun şiddete çağrı yapmakla hiçbir alakası yoktur. Ancak ahlakın bir toplum için ne anlama geldiğinden habersiz olanlar bu tür bir iddiada bulunabilirler.
Uludere katliamında otuz beş masum çocuğun ve gencin paramparça edilmiş cesetlerine bakıp da öfke duymayan, namus ve onur gibi soylu erdemlerden söz edemez. Gün bu erdemlere sarılma günüdür, gün yok edilmek istenen bir halkın namusu ve onuruna sahip çıkma günüdür. Kürt insanı ancak acısını ve öfkesini örgütlü birliğinin kaynağı yaptığı zaman, işte o zaman evlatlarının paramparça edilmiş bedenlerinden özgür ve demokratik bir ulus yaratabilir. Bunun için sadece korkuyu öldürmüş olmak yetmez; her tarafa dehşet saçan korku imparatorluğu da yenilmek zorundadır.