"Başkalarının günahlarıyla aziz olamazsın."
Çehov


"Kendini tanı" der Sokrates. Bir yüzleşmenin doğru analizi olarak, başkalarına ait güzellikleri, kendinden yola çıkarak tanıma ve kabul etme bir erdemdir. Erdemli olmanın koşulları nasıl izah edilebilir, sorusu, toplumsal sosyolojinin ivmelerinde saklı bir gerçekliğin derinliklerinde gizli olabilir!
***
Bir yerlerde erdemli olmak sıkıntı yaratıyorsa, orada toplumsal bir sorun yaşanıyor demektir. Politik yozlaşmanın, toplumsal yansımasının görünür hale gelmesi, sakat olan yasaların, eğitim sisteminin, birey olmanın özgür donanımı, handikaplarla örülü duruma gelmişse, orada bir yönetim sorunu vardır. -Abartmak gerekirse, belki de bir insanlık sorunu.- Bu bir bütünsellik arz eden statükonun korunmasına dair harcanan çabanın da sonucudur. İnsanlar geçmişle yüzleşmeden, ne kadar ileriye gidebilir?
***
Her gelişme eskiye dair izlerin yok oluşuna sebebiyet veren, yaklaşımlarla yeniden ısrarın sağlıklı kabulünden geçer. Gelişmek, eskiye ait her şeyle yüzleşmenin ısrarını da beraberinde getirir. Gelişmek ve dönüşmek isteyen eskinin anlamsızlığına sıkı sıkı sarılarak değil, yeniye sıkı sıkı sarılarak varabilir. Ne yazık ki, Türkiye’de, var olanı değiştirmek/geliştirmek değil amaçlanan, daha da gerilere gitmek ve ilk adımda saklı olan emellerin hayat bulmasına ait siyaset geliştirme düzeyinde kalma yaygındır. Bu oldukça sakat bir şekillenmedir. Ve bu şekilleniş bir bütünsellik de arz ediyor. Türkiye’de yaşayan her kesim bu şekillenmenin kurbanıdır. ''Değiştirmek'' kelimesi en tehlikeli kelime olarak, tüm beyinlerde yer edinmiş, zararlı bir yansımadır. 
***
Türkiye’de korkulan tek şey devlettir. İnsanlar, hayallerini kutsallaştırılmış devlete emanet etmiştir. Devlet büyüktür, korkulması gereken acayip bir şeydir. Her Türk devletten korkar. İşin en ironik boyutu ise burada başlıyor. Birileri devletin dokunulmaz olduğuna dair her daim teoriler üreterek ve o teorilerin alt yapısını pratikleştirerek, sürdürülebilinir sistemin kalıcı olmasına emek harcarken, birileri de o ''kutsal devleti'' değiştirmek ve dönüştürmek adına, korkulardan uzak bir hal içine girebiliyor. İşte tam da burada, kısır döngü bir inat biçiminde karşılıklı savaşa dönüşüyor. Korkanlar ve korkmayanlar. Korkanlar ''kutsallıktan'' yana ısrar ederken, ''korkmayanlar'' bedel ödemeye hazır hale gelmiştir. Her bedelin karşılığı, kendisiyle yüzleşmenin doğrusunu ortaya çıkartır. Bu durum, Türklerde sakıncalı bir edayı izah ederken, Kürtlerde ise bedel ödemenin acısı, özgürlüğün hazzıdır.
***
Devletten korkmanın karşılığı, aslında bireysel bir özgürlük kültürü de geliştirmiştir. İnsanlar, özellikle erkekler devletten korkmanın yaratmış olduğu bilinçle, saldırganlığın içe kapanmışlığını kadınlardan, çocuklardan ve kendi ırkından olmayanlardan yana kullanarak şiddetin en mükemmel özgürlüğünü sergiliyor. Siyasetten, devletten ve hatta devlet memurlarından korkan erkek, acısını çıkartacak esnekliği göstererek, korkusuzca cinayetler işleme özgürlüğü sergileyebiliyor. Bu korkak korkusuzlar, aslında sistemin ta kendisini tanımlıyor.
***
Yine en önemli sorunlardan biri olarak "Kürt Sorunu", bir algının çirkince toplumsallaşmasına ait bir savunma içgüdüsünde, kendini garantiye almak isteyenlerin, saldırdığı, küfrettiği bir olgu çerçevesidir. Devlet, öyle bir ırki kabulleniş yaratmış ki, -Türkiye’de okumuş herkes- korkunun korkusuz halinde, Kürtlere, Ermenilere vb. kesimlere saldırmayı bir cesaret mekanizması olarak görür. Bu belki, faşizmin, kendisini ifade eden Türki bir bahanedir. Elbette, korkunç olan şeyin diğerlerine farkla, kendileri için de korkunç olduğunun farkına varamayan, bir toplum gerçeği… Korkutulmuş, sinmiş ve o sinmişliği etik olmayan duygularla, komşularına farklı bir gözle bakan yanılgının, kendi yarası olduğunu, hatırlatanlara kulak vermesi, korkudan özgürlüğe terfi edebilir.