KASIM ENGİN
Dinler çıkışlarında hep zulme karşıdırlar ve bu haliyle de antikapitalisttirlerdir.
Rêber Apo yıllar önce: “Din, insanlık kadar eskidir. İnsanlığın oluşumundan ayrılmaz bir parçadır. İnsanın varlığı dinsel bir varlıktır. Dini tanımayan hiçbir toplum yoktur. Hepsinin yaşamında din vardır. Din, insanlığın oluşumunda vazgeçilmez bir evre olarak değerlendirilmelidir. İlk insan türünün kendi zayıflıklarım gidermesinde, kendini ruhen doyurmasında, kendini güçlü, kuvvetli hissetmesinde önemli bir role sahiptir” demiş ve dinin yaşamın tüm alanlarında etkili bir düşünce biçimi olduğunu çok genişçe ele alarak, toplumlara sanal bir şekilde empoze edilmeye çalışılan dinin ağırlıklı olarak: “Doğaüstü tasarımlar ve işlemler bütünü olarak tanımlandığı gibi, fizik olayların fizikötesi yöntemlerle açıklanması” tespitinin yetersiz ve eksik bularak eleştirmiştir.
Din her şeyden önce toplumsallığı esas alan, hatta geliştiren bir düşünce biçimidir. Çoğu zaman ya da çıkış koşullarında her zaman toplumsallığı dağıtmak isteyen, toplumsallığı baskılayan savaş ve iktidar güçlerine karşı büyük bedeller pahasına direnmiştir. Nerede toplumu düşürmeye dönük el uzatanlar çıkmış ise orada din devreye girerek karşı çıkmıştır. Bir nevi din toplumun binlerce yıl oluşmuş olan ahlaki değer yargılarını sahiplenen bir düşünce ve yaşam biçimi olmuştur. Din öncelikli olarak topluma ölçü verme, toplumu belli değerler etrafında tutan güç ile doğaya karşı saygılı yaklaşmasını da öğretendir.
Tarihin şafak vaktinden bugüne kadar her zaman dinler dediğimiz gibi ilk çıkış koşullarında toplumları baskılayan baskıcı güçlere karşı direnmesini ve direnmeyi öğütmesini bilmişlerdir. Birçok dini öğreti vardır. Ancak hepsinin ortak yönleri toplumsallığı korumaya dönük olan hassasiyetleridir. Toplumsallık ise bire bir ahlakla ilgili bir durumdur ki, toplumun ayakta tutan ise bu olmaktadır.
Dinler toplumsallığı esas alırlarken, bugün ya da tarihin derinliklerine kadar uzanan süreçlere kadar iktidar güçlerinin topluma dönük neyi esas aldıklarını ve bugünün iktidar güçlerinin nasıl bir toplumsallığı esas aldıklarını da sormamız gerekir.
Özcesi iktidar güçlerinin kendi iktidar alanlarını geliştirebilmeleri için, yine insanları istedikleri gibi yürütebilmeleri için nasıl bir toplumsallığı kendilerine esas aldıklarını bugün Koronavirüsü belası dolasıyla toplumları dolasıyla toplumun bireylerini birbirlerinden tecrit ederek fert haline getirerek, teslim almaya çalıştıklarını görmek zor olmamaktadır. Başta diktatör eğilimleri olan iktidar güçleri olmak üzere genelde iktidar odakları şimdiden bu salgını nasıl birer fırsata çevireceklerine dönük günlük olarak pratik politikalar geliştirmektedirler.
Dikkat edersek bunun için öncelikli olarak toplumu parçalayarak bireyi zapturapt altına almaları gerekiyor. Bununda en iyi yolu ahlak yani toplumun doğal tarihi süreç içerisinde süzülerek gelen değer yargılarını aşındırmaları ve toplumu parçalara bölerek sadece ve sadece bireyler haline getirmeleriyle mümkündür ki, esas yapmak istedikleri ve yaptıkları da bu oluyor.
Egemenler toplumun sürekli parçalı kalabilmesi için özel olarak hukuk kurumunu oluşturmuşlardır. Toplumun öz savunma mekanizmasının rolünü oynayan ahlakı aşındırarak -ki ahlak toplumsallıktır- darbeleyerek bunun yerine bireye indirgeye bilmeleri için hukukun yoluyla bir güce, -bu güç devlet olur, herhangi bir iktidar odağı olur- bağlamaları gerekiyor. Aksi taktirde toplumu bölemezler. “Hukuk devletin siyasi güç eyleminin kalıcı kuralı ve kurumlu bir biçim almış hali olarak bir nevi donmuş, sakin istikrar kazanmış devlettir” demek yanlış olmadığına göre, hukukun yoluyla toplumu egemenlerin zapturapt altına aldıkları şimdiden görülmektedir.
Ulus devleti zamanında Hegel: “Tanrının yeryüzüne inmiş hali” diye tanımlamıştı. Aynı Hegel ulus devletin vurucu gücü olan Napolyon’u ise: “Yeryüzünde yürüyen tanrısı” olarak tanımlamıştı.
Dikkat edelim, “devlet artık değeri, ideolojik araçları, zor aygıtları içine alan yönetim sanatıdır.” Yani “iktidarın hukuklaşmış biçimlerinin tümüne devlet demek” gerekiyor. Bu ise: “Çerçeveye alınmış, kuralları belirlenmiş kurumlar bütünlüğü içinde yoğunlaşmış iktidar, devleti ifade etmektedir.” Yoğunlaşmış iktidar ise yüzde yüz hırsızlıktır, gasptır, talandır, savaştır, vurmadır, kırmadır, soygundur. Yani ahlaksızlıktır. Boşuna büyük filozof Nietzsche: “Tanrılaşan devlet karıncalaşan emekçiler ve bireyler, karılaşan iğdiş edilen toplum”dur dememiştir. Çünkü topluma yüzde yüz hâkim olmuş bir yapı yüzde yüz onun ruhsal, düşünsel ve yaşamsal sahasına müdahale edecek olan bir güç demektir ki, bu ise kesinlikle karıncalaşan bir insan ve insan topluluğu demektir. Koronavirüs meselesi tartışılırken en fazla da toplumu karıncalaştırılması üzerine tartışılmadığını kim söyleyebilir ki?
Unutmayalım ki tüm dinler insanın karıncalaşmasına karşı durmuşlardır.
Hz. İbrahim kendilerini zulmün sahibi gören Nemrutlara karşı çıkarak çıkış yapmıştır.
Hz. Musa kendilerini tanrı gören Firavunlara karşı çıkarak çıkış yapmıştır.
Hz. Zerdüşt zamanın zalimleri olan Asur imparatorluklarına ve kendilerini tanrı katına çıkaran bu merkezlere karşı çıkarak kendi ahlak öğretisini geliştirmiştir.
Hz. İsa ise kendilerini yeryüzünün tek sözcüleri olarak gören Romalılara ve tüm yerli işbirlikçilerine karşı çıkarak çıkış yapmıştır.
Hz. Muhammed ise Mekke’de önce tanrı katına çıkartılan putları kırarak yola çıkmıştır.
Tabi Budha, Sokrates, Mani, Mazdek, Hallac, Babek, Cavidan, Şeyh Bedreddin, Thomas Münzer, Pir Sultan ve niceleri toplumu toplum olarak korumak için canlarını vermekten geri durmayarak çıkışlarını görkemli zulüm merkezlerine karşı yapmışlardır.
Adorno’da: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” demiş ve yanlış örülmüş olanın doğru olamayacağını ve doğru yaşanamayacağını dile getirmiştir.
Yanlış hayat denilen gerçeklik özünde toplumsal gerçekliğinden kopartılmış ve toplumundan kopartılmaya çalışılan bireydir.
Kapitalisti nasıl tanımlayacağız? Herhalde kapitalistin en hafif tanımı, hırsız olarak tanımlanmasıdır. Boşuna: “Tüccar malın en iyi kokusunu alan kişidir ve yine Tüccar nerede hırsızlığı yapılabileceğini en iyi bilen kişidir” denilmemiştir! ‘Kar oranlarını arttıran kıtlıktır.’ Nerede bir kıtlık varsa vurgun yapmaya hazır bir kapitaliste ya da kapitalist zümresine rastlamak mümkündür.
Kapitalist ya da kapitalizm hırsızlık sistemini kurabilmesi için, hırsızlığını meşru hale getirmesi gerekir. Bunun da yolu bireyi toplumundan kopartmaktan geçmektedir. Bunun da olabilmesi için toplumu var kılan ahlakını ayaklar altına alması gerekmektedir. Dikkat edersek kapitalistlerin yaptıkları da zaten bu olmaktadır. Biliyoruz ki, bunun da olabilmesi için kapitalist modernist kültür, toplumu gösteri toplumuna yani maymun haline getirmesi ve onun komünal değerlerini ayaklar altına alması gerekir ki, aksi taktirde hedefine ulaşamaz.
Dikkat edelim; devletler, iktidarlar, tekeller ve bunları pratikleştiren kapitalistlerin tümü de toplumların ellerindeki birikimleri soymaya dayalı örgütlenmeler ve yapılardır. Dinler ise tarih boyunca her zaman –kutsal kitapların söylemlerinde de göreceğimiz gibi- ANTİKAPİTALİST olmuşlardır. Bunun için dinler artırmaya şüpheyle bakarak, artırmayı ve mal biriktirmeyi günah saymışlardır.
Bu bilinçle Korona belasının yarattığı ortamla toplumu parçalamaya çalışan kapitalist modernist güçlerin bol hileli yaklaşımlarına karşı yeniden; komünal, paylaşımcı, dayanışmacı, ortakçı ve özgürce yaşamı her alanda toplumu maymunlaştırmaya çalışan kapitalist kültüre karşı tarihte dinlerin gösterdikleri direnişi yeniden geliştirme umuduyla.