Yerkürenin bütün insanları gibi Kürtler de, korona salgını karşısında ölüm korkusuna esir. İnsanlar evlerinde, gönüllü mahpus...

Ama onlar dünyalılardan farklı olarak, Türk devletinin kesintisiz süreli esiri olarak, ev hapsine alışık. Yıllar var ki, tepelerinde helikopter ve uçak sesleri eksik değil onların. Sesi duyan evine gizleniyor.

Dışarda olmak, ölüme davetiyedir, çünkü. Gökten inen bir füzeden sonra, Türk medyasında, “silahlarıyla birlikte ölü ele geçirilen terörist“ haberine konu olmak da vardır...

Ayrıca süreklilik kazanmış ev hapisleri de cabası...

Onun için, konuştuğum dostlar, “ev hapsinde sıkıntı yok, buna alışınız ama“ deyip ekliyorlardı:

“Kürdistan'da temizlik maddeleri karaborsada en yüksek değerde alıcı bulunuyor ama, yok.

Dostların anlattıklarından hiç bir şey şaşırtıcı değildi. Normal zamanlarda, sağlık hizmeti alamayan halk, koronaya karşı ek önlemlere bütünüyle hasretti.

Türk devletinin, gözle görünür herhangi bir karşı bir önlemi yoktur. Mesela, hiç bir şehirde hastalığı test edecek tıp merkezi bulunmamaktadır

Oysa salgın, henüz Dünya Sağlık Örgütü tarafından adıyla ve tahribat etkisiyle açıklanmadan önce, İran’dan mı geldi her neyse, ta Ocak ayında Kürdistan kapılarından içeriye girmişti.

Vartolu bir dost anlattı:

“Ocak ayında, Varto’da birden bire yüksek ateş, öksürük ve boğaz yanmasıyla kendini gösteren bir salgın peydahlandı. Hastane dolup taşmaya başladı. Benzer durumun Muş’ta, Erzurum ve Van’da da yaşandığına dair haberler geliyordu. Ölenler vardı. Ama üstünde durulmadı. Herhangi bir tedbir alınmadı.“

İran’ın salgın yayan başlıca merkezlerden biri olduğu, en başta biliniyordu. Ülke salgın vurgunu yemişti. Can kaybı büyüktü. İran’ın Batıya açılan başlıca karayolu kapısı da Kuzey Kürdistan’ın Van ve Ağrı topraklarına açılıyordu. Van ve Doğubeyazıt ilk durak ve başlıca alışveriş merkeziydi.

İran’da ölüm salgını başını alıp gitmişken bile sınırdaki akışkanlık devam ediyordu. Sonunda kapılar kapandı ama AKP-MHP müminleriyle İran’dan gelenlerin izi birbirine karışmış, Korona yayılmıştı artık...

Buna rağmen, düşman için ek önlem yoktu. Nasıl olsa, “en iyi Kürt, ölü Kürt“tü. Bırak ölsünlerdi...

Öte yandan korona günleri, ayrıca fırsattı. Türk ordusu, dağlar boyunca insan avındaydı.

Beri yanda, iktidar ortağı Devlet Bahçeli, yıllar önce “vatansever ülkücü“ dediği dostu mafya lideri Alaettin Çakıcı’yı yıllar önce hapishanede ziyaret etmiş ve onu kurtarma sözü vermişti.

Ama ortağı, AKP ile bir türlü punduna getirip mafyaya istenilen hizmeti vermememişti.

Ayrıca kurtarılmayı bekleyen katillar, hırsızlar, dolandırıcı ve tecavüzcüler vardı içerde.

Bunun için koronayı fırsat bildiler. Salgın nedeniyle cezaevini seyrekleştirme proğramı diye diye, hapishane kapılarını aralamaya hazırlandılar.

Dolaylı ve doğrudan ödeme ile vergi verip, kısacası Recep Tayyip’in maaşını, Saraylar ve uçaklarının giderini karşılayan Kürtler, korona tedbirleri mahrumuydu. Aftan da mahrum edildiler.

Çünkü, onlara göre biat etmemiş Kürtler tek tek teröristtir.

Kızına, torununa sarkıntılık eden, Kuran kursuna giden çocuklara tecavüz edene af var. Ama Kürde yok.

Kürt doğuştan düşmandır. Dolayısıyla, korona günlerinde de payına düşen düşmanlıktır.

Selahattin Demirtaş, İdris Baluken, Gültan Kışanak ve arkadaşları beton blokları arasında boğulursa, rahata edeceğini sanıyor hırsızlar, soyguncular ve mafya oligarşisi...

Ama yağma yok! Meydan boş değil. Kürdistan mücadeleciler pınarıdır. Arkası kesilmez.

Öte yandan, Mafya Reisleri Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’ın “kurtarılacak ilk Türk büyüğü“ katagorisine oturtulduğu maganda çeteleri düzeneğinde, Ahmet Altan, Osman Kavala gibi canı alınasıcası tehlikeli entelektüellerdi.

Bu utancın sahibi kim? Sözüm Türk halkına!