Korona pandemisi kısa sürede bütün dünyayı titretti ve tüm insanlığı bir korku sardı. Bugüne kadar yıkılmaz, sarsılmaz ve tartışılmaz görünen her şey yeni baştan tartışılıyor.

Çünkü bu yeni felaket karşısında herkes çaresiz. Daha doğru dürüst bir teşhis konulamadı ki tedavi ve çözüm konuşulsun. Şimdi virüsün yayılmasını durdurmayı bırakın yayılma hızını durdurmak başarı sayılıyor. Bilim insanları arasında çok farklı görüşler ve öneriler gündeme geliyor. Söylenenler arasında bir tercih yapmak mümkün değil. Çünkü hepsi de ispatlanmaya muhtaç tezler durumunda.

Aylardır bütün dünya Koronaya kilitlenmiş bulunuyor. Bu kilidin ne zaman, nasıl açılacağı da belirsiz. Ekonomik ve sosyal yapının bu yükü uzun süre taşıması çok zor. Birçok açıdan en güçlü ve hazırlıklı denilen Almanya’da bile patronlar havlu atmaya başladı. Bu arada herkesin dilinde yeni bir inanç gibi klişeleşen bir söz dolaşıyor:

“Korona’dan sonra dünya bir daha eski haline dönemez. Artık her şey değişecek”

Öyle gibi de görünüyor. Ama ne değişecek, nasıl değişecek, ne zaman değişecek ve kim değiştirecek?

Bu soruların cevabını veren de, verebilecek olan da yok. Belirsizlik ve tedirginlik her yeri sarmış bulunuyor. Belirsizlik sürdükçe bir yandan karamsarlık ve bezginlik artarken bir yandan gidişat nereye soruları da artıyor.

Sorunun bu noktaya gelmesi açık ki, temel ilkesi “kar, daha fazla kar ve en fazla kar” olan ve doymak bilmeyen kapitalist sistemin sonucudur. İnsanı tüketici olarak gören bu sistemin dilinde insan ve insani değerler yoktur. Tüketici ve faiz, kar, borsa, döviz kuru gibi birkaç kelime ile bu sistemin bütün sorunları konuşulur. Ama artık bu sistem de yürümüyor.

Bu sistem sorunları çözemeyince yönetimi halka bırakmak istemeyen egemen sınıflar, halka her türlü felaketi kanıksatmak ama kendi egemenliklerini de her ne pahasına olursa olsun sürdürmek istiyorlar.

Enflasyonla baş edemeyince "Yüksek enflasyonla yaşamaya alışmalıyız" diyorlar.

Kendi işgalci, imhacı, saldırgan politikaları batağa saplanınca "Terörle birlikte yaşamaya alışmalıyız. Bir mermi kaç para, biliyor musunuz? Bu beka sorunudur" diyorlar.

Şimdi de halkın tepkilerini bastırmak için “Korona ile birlikte yaşamaya alışmalıyız” diyorlar. Felaketin gerçek boyutlarını ve tahribatını gizlemek için her yola başvuruyorlar. Başlangıçta utangaçça ve dolaylı olarak gündeme getirilen “sürü bağışıklığı” açık ki artık tek yol olarak kalmış bulunuyor. Bu çözüm aslında çok basittir. Halk arasında “Olacakla öleceğe çare yok” ya da “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” gibi sözlerle ifade edilen bir çözümdür bu. Buna en kabasından kadercilik de diyebilirsiniz.

İş gelip de buraya dayanınca egemen sınıflar arasında bir çözüm bulma yerine “krizden fırsat yaratma” ve kriz sonrası egemenlik yarışı çoktan başladı. Bir yandan devletlerarası çekişme, suçu ve krizin yükünü birbirlerinin üzerine atma, bir yandan da egemenliklerini sürdürebilmek için sosyal muhalefeti her yolla ezme. Bu arada gözleri kestiği takdirde birikmiş sorunları askeri yollarla çözme…

Erdoğan’ın tetikçisi SS diyor ki:

"Biz 15 Temmuz'da esas yapacaklarımızı yapamadık. Bu çok net. Bize bir daha o fırsatı verirler mi bilmiyorum. Yani şu, bir daha böyle bir şeye kalkışırlarsa biz o fırsatı almış oluruz."

Millet can derdindeyken AKP-MHP çeteleri ise diktalarını ve soygunlarını sürdürebilmek için her yola başvuruyor. Tek dertleri kanlı saltanatlarını sürdürebilmektir.

Ezilen sınıflar ve halklar da krizden fırsat yaratmak için yani emekçiden yana bir çözüm için bir atılım yapmalıdır. Yoksa Koronadan sonra dünya gene eski egemenlerin elinde kalırsa insanlık çok daha ağır çileler çekecek demektir.

1 Mayıs bütün ülkelerin işçileri ve halkları için de bu kurtuluşun yolu ve müjdecisidir. Kutlu olsun.

Yaşasın 1 Mayıs, Bijî 1 Gulan!