
Son bir kaç ay içinde ortaya çıkan koronavirüs salgınına kadar modern batılı insan neredeyse 70 yıldır savaş ve şiddetli salgın hastalıklardan uzak, nisbetten sakin bir hayat sürdürüyordu. II. Dünya Savaşı sonrası hiç bir batılı ülkenin kendi topraklarında savaş yaşamamış ve şiddetli bir salgın hastalıkla karşılaşmamış olması uzun insanlık tarihinde çok istisna bir dönemi ifade eder.
Halbuki özellikle Batılı ülkelerinin halkları başta olmak üzere bütün insanlık II.Dünya Savaşı da dahil olmak üzere yıllarca süren savaşlar ve salgın hastalıklarla mücadele ettiler. Her defasında çok sayıda insan bu savaşlarda ve salgın hastalıklarda yaşamını yitirdi.
Fakat özellikle son elli yılda yaşanan gelişmeler nedeniyle insanlar hayatın daha güvenli ve önceden tahmin edilebilir olduğu yanılgısına kapıldılar. Modern insanda her şeyi önceden planlayarak önleyebileceği hissi o kadar güçlüydü ki; Koronavirus binlerce insanın ölümüne neden olurken bile insanlar kibirle hiç bir tedbir almadan olup biteni izlemeye devam ettiler.
Şu anda hiç kimse önümüzdeki üç dört ayda ne olacağını, hastalığın hangi hızda ilerleyeceği, toplumda yaratacağı ekonomik ve sosyal krizin boyutları konusunda bir şey söyleyebilecek durumda değil. Bu da modern insanda derin bir güvensizliğe ve hayal kırklığına neden oldu.
Kimileri bunun birileri tarafından önceden planlanan bir saldırı olduğu ve hedeflenen amaca uluşınca yine bu çevreler tarafından sonlandırılacağını düşünüyorlar. Kimileri ise bu salgının daha fazla üretim ve daha fazla kar elde etmeye odaklanmış modern küreselleşmeci kapitalizmin bir sonucu olduğunu var sayıyorlar.
Kimin haklı olduğunu henüz bilmiyoruz; her ikisi de olabilir. Hatta ikisi aynı anda olabilir. Hem bir yerlerden tezgahlanmış, hem de modern küreselleşmeci kapitalizim bu felaketin hızla yayılmasına neden olumuş olabilir.
Muhtemelen korona günlerini geride bıraktıktan sonra da bu virüsün nasıl ortaya çıktığını konuşmaya devam edeceğiz. Bunun üzerine yazılar yazılıp, filmler yapılacak.
Fakat günümüzün aktüel konusu koronavirüsün ortaya çıkardığı toplumsal talepler ve bunların hükümetlerce nasıl algılandığıdır. Birçok ülkede buna ilişkin çalışmalar yapılmaya başlandı bile. Bunlardan bir tanesi de Gallup İnternational isimli bir araştırma şirketi tarafından yapıldı.
26 ülkede 20 binden fazla katılımcı ile yapılan bu araştırma birçok çarpıcı sonuç ortaya koyuyor. Fakat bunlardan en önemlisi katılımcıların yüzde 76’sının devletin düzenleyici ve denetleyici fonksiyonlarının artmasını talep etmesi olmuştur.
İnsanlar aslında dünyanın her yerinde daha fazla ekolojik ve demokratik bir toplum talep ediyorlar; fakat bunun kurumlarını yaratmaktan günümüz itibariyle çok uzaklar. Toplumlar üretim ve tüketimin bizzat kendileri tarafından oluşturulmuş yerel komünler tarafından denetlenmesini talep etmeliler.
Ancak bu yolla küresel çapta felakete neden olan bu türden salgınlarla başa çıkabiliriz; üretimin insan sağlığına uygunluğu, tüketimin doğayı yok etmesi ancak bu şekilde durdurulabilinir. Fakat bu talep hükümetler tarafından suistimal edilirse bugün yaşadıklarımız sadece bundan sonra yaşayacağımız felaketlerin başlangıcı olur.
Covid-19 (koronavirüs) ile yaşadığımız dünyanın tek efendisi olduğumuz, istediğimizi yapabileceğimiz, istediğimiz yere gidebileceğimiz, istediğimiz kadar üretebileceğimiz ve istediğimiz kadar tüketebileceğimiz yanılgısının da sonuna gelmiş olduk.
Bu süreç bütün insanlık için hem daha dayanışmacı bir toplumun önünü açtı; hem de eğer insanlar kendi sorunlarına bizzat kendileri sahip çıkmazlarsa hükümetlere toplumları daha fazla baskı altında tutma olanağı sundu.
Eğer büyük insanlık üzerinde yaşadığımız gezegende; bize rağmen çizilmiş sınırları aşan bir bilinçle davranır ve inisiyatif alırsa; hepimiz daha adil ve demokratik bir dünyada yaşarız. Aksi halde hükümetler topluma rağmen bu krizi fırsata dönüştürürler.
Bu tarz sorunlar daha güçlü devletle değil, daha güçlü toplum ve demokrasi ile çözülür.