Oysa demokrasinin adı vardı sadace. Bırakın demokrasi iklimini, hukuka dayalı devlet, faşist rejimlerin kanuni düzeni bile yok, Kürtlere korsanca kurşun atan, onları zindanlara çeken, değerlerini tahrip eden külhani ezber vardı.
"Barış süreci" diye diye yalan sölüyor, öbür yanda Kürdistan’ın arazilerini gasp edip, üstünde ölüm kaleleri inşa ediyorlardı. Lice’de "kaleye hayır" diyenlerden, gencecik Medeni Yıldırım vurularak öldürülüyor, katilin yüzü saklanıyordu. Siyaset adına sokağa çıkan genç, Amed’de polis zırhlısıyla ezilerek öldürüyor, ölüsüne "duvardan düştü" etiketi iliştiriliyordu.
Fakat, ağızlarının içindeki dil kaydırmacada Kürtler kardeş, dahası eşit haklara sahip yurttaştı. Evet, eşitlik sularında, sokağa çıkan Türkler de gazlanıyor, gaz bombaları kapsulüyle cinayetler işleniyordu, en azından "eşit vatandaş" Kürtler gibi kafalarına kurşun sıkılarak avlanmıyorlardı.
O nedenle, iki kesimli, iki ayrı kanuna tabii bir rejim sözkonusu idi. Türklerin kimi katilleri (Sarsülük davası gib) mahkemeye çekilebiliyordu. Yalanlar dolambacında, kardeşlik söylemiyle, iki kere eşit olan Kürtlerin katilleri hep meçhuldü.
İktidarın, hafıza kaymasından adını "Dobroski" yaptığı Roboskî katilleri, derin himaye altında. Ceylan Önkol katillerinden sonra, Gever katliamının suçluları da…
En azından düşman Türklerin mezarlarına ilişmiyorlardı. Kürtlerin bu kutsalına da saygıları yoktu.
Ferda Çetin geçen hafta, Kürdistan çocuklarının, devlet eliyle (asker ve polis) Kabristan listesini sıraladı. İnsanlığın olduğu yerde, olacak şey değil, ama bunlara yakışıyordu.
Bunların dünyasında, para etmediği, çıkar getirmediği sürece en değersiz varlık insanlıktı. Din, iman vicdan teferruat, mezalıklar bile düşmadı.
Hastaneler, savaş hukuna göre dokunulmazdı. Dünyalı olduğunu söyleyenler geçen hafta Gever'de, gaz bombaları ve kurşunlarla can siper hastaneye taarruz ettiler. Ne cam kaldı, ne de çerçeve. Yetişebilen hastasını kaçırarak kurtarabildi.
İşte böyle bir devlet ki, Kürt öldürülmüşlerin mezarlığını tahrip eden vahşeti lanetleyen Geverlilerden Mehmet Reşit ve Veysel İşbilir nişangaha oturtularak katlediliyordu. Başına kuşun sıkılan Bemal Tokçu da dün, Kürdistan şehirlerine katıldı.
Korsanlığın hücumuydu, bu.
Türk Başbakanı, Kürdistan’ın insanlığın tahribine karşı çıkmaya "barış süreci provokasyonu" diyor, katledilenleri de provokatör (tahrik eden) olarak suçluyordu.
İyi de, "demokrasi var, silahı bırak siyaset yapma"nın temeli, meydanlara çıkmaydı. Türk partileri diledikleri zaman toplantılar, gösteriler yapabiliyorlardı. Gever katliamından sonra, meydana çıkmaya hazırlanan BDP’nin Amed il binası polis kuşatmasına alınıyor, sonra gaz saldırısı başlıyordu. Korsanlıktı, bu da…
"Siyaset yap" demenin yeri parlamentoya ne demeli…
Türk parlamentosu, tarihinde ilk defa, Kürdistan’ın adını, bütçe komisyonu raporundan çıkarmak için, kendi hukukunu çiğnedi. Kürdistan ki, Kürtleri kandırıp oylarını alma kurnazlığına çıkan Başbakan tarafından, Amed’de de telafuz edilmişti.
Külhane kurnazlığının iki yüzlüğüdür, bu. Kürtleri, hapishane tehdidi, kurşun ve gaz bulutlarıyla kuşatıp, sonra, "gel siyaset yap" diyerek, "barış süreci"nden bahsetmek de korsanlıktır. Yürüyen hangi süreç?
PKK lideri Abdullah Öcalan, tutulduğu İmralı adasında, görüştüğü heyete şöyle diyordu:
"Burada yaptığımız toplantı bile korsan bir yöntemle yapılıyor; çünkü ne kadrosu, ne belgesi var. Şimdi siz de, biz de, heyet de suç işliyoruz. Yasal zemine oturtulması gerekiyor. Yasal zeminin acilen yapılması gerekiyor."
Oysa, dünyada yürüyen süreçlerin (İrlanda, Güney Afrika, Bask örneğinde olduğu gibi) bir alaniyeti (herkese açık), kaidesi, kuralı, yasal ve hukuksal dayanağı, görüşmelere tanıklık eden üçüncü heyetleri, pazarlıkların tutanakları vardı.
Bu koşulların hiç biri yoktu, İmralı'da. Öcalan’ın vurguladı, korsanlık buydu. Görüşmeler, derin karanlığa kaçırılıyordu.
Adı "süreç" ama, görüşmelerde yarın söylediklerini inkar etmek, öne sürdükleri vaadleri, kendilerine yakışan kurnazlıkla yok saymak için, her şeyi korsan kurnazlığıyla gizlilik içinde belgesiz, şahitsiz, ispatsız bırakıyorlardı.
Ha, "korsanlık" neyi değiştirirdi? Kürtler açısından hiç bir şeyi. Çünkü Kürt ve Kürdistan yerinde duruyordu....
Korsanlık!..
Cami ve minarenin kurnaz kaşifileri, Kürtlerin tutum ve davranışını tanzim, dizayn ederken, "barış süreciyle demokrasi geldi, ha geldi silahlar sussun, siyaset konuşsun" diyorlardı.