Koruyucu hekimliği kısaca tanımlarsak: toplumları, beşikten mezara dek kişilerin hasta olmaması için, sosyal hukuk devletin aldığı tüm önlemleri içeren, planlı ve programlı çalışmalardır. Bunu yaparken, bölge farklılığını gözetmeksizin halkına maddi ve manevi olanaklar sağlamaktır.
Sıfır yaşından başlanarak, belli ay ve yaşlarda yapılan aşılar vardır. Kızamık, Boğmaca, Tifo, Kolera ve çocuk felç aşıları gibi. Bazı aşılar birer ay ara ile üç defa yapılır. İki defa yapılan bir aşı, üçüncüsü zamanında yapılmazsa; önce yapılan aşıların hiç bir olumlu tesiri olmaz çocuk üzerinde. Sadece aşı yapılıyor densin diye yapılmıştır. Öylede yapılıyor ülkemizin çoğu yerinde.
Bu devletin sağlık politikası ile ilgilidir. Tedavi edici politikası, koruyucu hekimlikteki politikanın önündeyse olumlu netice alınmaz. Sağlık taramaları yapılsın; sağlık ocaklarına aşılar gönderilsin. Çocuğa birinci aşı yapılır. İkinci aşı istenirken, sağlık müdürlüğü aşı yok cevabını verir. İki üç ay sonra aşı gelse ve yapılsa bile, istenilen hastalıklara karşı bağışıklık sağlayamaz. Bunları nerden biliyorsunuz derseniz? Görevim icabı bunları bire bir yaşadım Anadolu’da.
Hastalıklar, kişilerin yaşam biçimlerine, beslenme şekillerine ve çevre koşullarına bağlı olarak artmaktadır.
Köylü, başta siyasi ve ekonomik koşullar nedeniyle, baba-ana ocaklarından büyük şehirlere ve dünyanın dört bir yanına darı misali sürgün ya da dağıtılmış. İstanbul, Adana, İzmir, Antep,... ve Diyarbakır gibi büyük şehirlerde dokuz kişi bir evde kiracı olmuş. Baraka ve çadırlarda barınanlar bile oldu.
Devletin resmi kurumları bile işsizliğin hangi boyutlarda olduğunu, görsel ve yazılı basından görüyor ve okuyoruz.
Halkın beslenmesi ortada... Saygı ile andığımız ozan Mahzuni Şerif: “Yiğit muhtaç oldu kuru soğan” demişti. Şimdi ise toplum muhtaç olmuş kuru soğana. Ve rahmetli Kemal Sunal, bir filminde: Açtır. Bir lokantanın önüne gelir. Elindeki somunu parçalar, camda görünen kızartılmış tavuğun hizasında bastırır ve kuru ekmeği yer. Et isteğini böyle bastırmış olur. Şu anda toplumun yüzde 80’nı eti Kemal Sunal gibi yemek zorunda. Bu toplum, hasta olmaz da ne olur? Sizle söyleyiniz.
Ülkemizde, koruyucu hekimlik lafını, yöneticilerden konuşanı gördünüz mü, duydunuz mu? Hava hariç, artık her şey metalaşmış durumda. Eğitim, sağlık gibi alanların dahi metalaştırılmasının vahim sonuçların yaratılması kaçınılmazdır/ an meselesidir.
İnsan hastalığından kar etmenin bir mantığı olabilir mi? Büyük şehir hastaneleri buna örnektir.
Sağlık Bakanı, bir genelge yayınlamış: “Sağlık kurumlarında, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, kaliteli ve verimli hizmet sunumunun teşvik edilmesinin sağlanması, daha fazla hizmet edenin daha çok para kazanacağı demektir” demiş. Aslında şöyle der gibi: Sağlık kurumlarında azami kar esas olacaktır. Hekimler ve diğer personel de parça başına ücret alacak. Çok iş yapan çok para kazanacaktır.
Koruyucu hekimlik neyin nesi, be kardeşim?(!) Anayasamızda belirtilen “Sosyal Hukuk devletine” ne oldu? Bilen var mı?
Ülkemizde her şey yapma çiçek gibidir. Usul ve kurallar yasalarımızdan mevcuttur. Uygulamada: saygı ile andığımız Aziz Nesin’in “Yaşar, ne yaşar ne yaşamaz” gibidir.
Koruyucu hekimliğe kaynak bulunmuyor derler. Paça başı köprü ve Büyük Şehir hastanelerinde kontenjan dolmayınca, fakir fukaranın verdiği vergiden alınarak patronlara ödenen paralar koruyucu hekimliğe aktarılırsa Sosyal Hukuk devleti görevini yapmış olmaz mı sevgili okurlar?
“Mutlu günler yaşamadığımız günlerdir” der bir bilge. O günlerde birlikte olmak dileğiyle....