Günlük dilde kullandığımız kavramların, yüzyıllar içinde farklı anlamlar taşıyarak değişimlerden geçen; yani toplumlarla birlikte, toplumsal-tarihsel-politik-kültürel ilişkilerle birlikte yaşayan ‘varlıklar’ olduğunu genellikle hatırlamayız. Oysa kavramlar, yaşanan anın ilişkilerinden bağımsız, yani nesnel yaşamdan (ekonomik-politik-sosyal-kültürel) kopuk şeyler değildir. Tersine, kavramlar, yaşanan anın ilişkilerine bağlı; ona göre biçimlenen; bu ilişkilerdeki değişimlere hemen adapte olarak o güne kadar taşıdığı anlamı değiştirebilen; değişim süreçlerinde kendi değişimini gerçekleştiremediği takdirde anlamsızlaşan ve güncel dilin dışına düşmek zorunda kalan canlı şeylerdir. Yani, kavramlar her olgu gibi değişim yasasına bire bir bağlı olan ve o anın üretim ilişkileri içerisinden anlam kazanan varlıklardır. İnsanın üretim eyleminin ürünü olan bu türden bütün varlıklardan farklı olarak dil, bin yıllar içinde varlığını hep koruyan bir olgu gibi görünse de, zamana ve mekana (yaşam alanlarına) bağlı olarak değişimi sıcacık yaşar.
***
Gerçek anlamı, "yüzü ak, günahsız, alnı açık kadın; arlı kadın" olan Farsça ‘orospu" sözcüğünün, Osmanlıcı-Sünni egemen sistemin dilinde "seks işçiliği yapan kadın ya da, herkesi satabilen düşük ahlaklı kişi" anlamını kazanması böylesi bir değişimin sonucudur. Farklı kültürlerle birlikte yaşayan yüksek kültürlü İran’a hiç benzemeyen Osmanlı’nın son yüzyılı, devletin dağılmasını engellemek için "birliği koruyacak tek bir din ya da ulus ya da ırk arama" çabasıyla geçti. Bu çaba, İslam-Türk teziyle buluşunca, bütün toplumsal ilişkiler de egemenlerin öteki halklara yönelik düşmanlığıyla biçimlenmeye başladı. Osmanlı’da İslam’ın yasakladığı sahne sanatlarını icra eden ‘arlı, günahsız, alnı açık’ kadın sanatçının "orospu" olarak tanımlanarak nefret söylemi sözlüğüne eklenmesi, böyle bir tarihsel-politik sürecin sonucunda gerçekleşmiştir.  
Vicdan özgürlüğü mücadelesinin bir kazanımı olarak artık "başını bağlayarak da meclise girebilen" AKP’li kadın milletvekilinin yaptığı konuşmada başı açık yaşamı dünün anlamı içinden "utanç" olarak tanımlaması da, anlamların kişi karakterlerini belirlemekteki büyük gücünü göstermektedir.
***
Devlet her zaman "pezevenk" bir kimliktir. Şaşırmayın. Orijinalinde "kapı tokmağı" anlamına gelen Farsça pezevenk (pejavend) sözcüğü, "bir kişinin hemen arkasında duran; koruyucu" mecaz anlamlarına da sahipti. Kendinden olmayan her topluluğa düşman olan, Müslüman (sünni)-Türk iddialı bu yeni ulusalcı ahlakın içinde sözcüğün "kadın satıcısı" anlamına gelmesi, bu tekçi darbeci otoriteryan politik tarihinin kavrama yaşattığı bir değişimdir. Sanatçı Hıristiyan kadınların yanında, onları her türden saldırıya karşı her zaman "koruyan kişi" (batı dillerinde Bodyguard) anlamındaki sözcük, Osmanlı’da "kadın satıcısı; bütün değerlerini para için satan kişi" anlamına ulaştırıldı.
***
Suriye sınırını boydan boya kaplayacak olan "Utanç Duvarı"nın inşası hala sürerken, Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’ın bu duvarın yapımına karşı protestosunu dillendirdiği ölüm orucu eyleminin artık yaşamını tehdit eden bir boyuta gelmesine rağmen sessiz kalan; Roboski’yi çoktan unutmuş; Rojava’ya El-Kaida çeteleri ile saldıran; MLKP’li 26 devrimciye toplam 3000 yılı aşkın (yazı ile: üç bin yıl) ceza yağdıran AKP-devletinin çocuk sayısı, kürtaj hakkı, sezeryan, birlikte yaşam gibi halkımızın belden aşağı meseleleriyle böylesine yakından ilgilenen bir devlet anlayışı Osmanlı tarihinde bile görülmemiştir.  
Taksim-Gezi Direnişi’nde olduğu gibi Öğrenci Evleri saldırısında da AKP-Devletinin, halkı ‘devletin çizdiği adresleri ihbar etmeye çağıran’ anlayışı, ülkenin maddi kaynaklarını çoktan satıp tüketen bu devletin, ahlaki değerler ya da evrensel insan hakları gibi kavramları da makarna fiyatına satışa çıkardığını göstermektedir. AKP-Devleti, üstelik Anadolu-Mezopotamya halklarının buna izin vermeyeceklerini bilmesine rağmen, iktidar sistemlerinin diliyle ve Osmanlıca anlamında "ahlaken orospulaştırılan" bir toplum yaratmaya çalışmaktadır.
Bu anlamda devletin kendi bünyesinde, giderek daha fazla AKP’lileşerek hem koruyucu hem de ahlaki değerlerin satıcısı anlamında bütün içerikleriyle pezevenk rolünü üstlendiğini söyleyebiliriz. Devlet, her evi kendi evi gibi sanarak, öğrenci evlerini de fuhuş ya da terör yuvası olarak tanımlamıştır. Eh, Sırrı Süreyya Önder devletin ve devletlinin evlerini tanımlarken hiç de boşa konuşmamış demek ki: "Kırkbeş resmi kadın sığınma evine karşın, altmış resmi genelevi olan devlet, resmi pezevenkten başka bir şey değildir."