Ahmet Kahraman

Günümüz dünyasında, dalkavuk ve soytarılarını beslemek için, kaynağı “haraç“ olan “dolar havuzu“ inşa etmiş, tek çete devleti, bunlarınkidir.

Müteahhitlerden toplanan dolar tomarlarıyla dolan havuzdan beslenen dalkavuk ve soytarıların başat görevi, değişmeyen ödevi, besleyen efendileri“nin Mafyatik karizmasını, pembe gazlarla şişirmek, dansözlerin başından aşağıya dökülen gül yaprakları niyetine övgüler, unvanlar boca etmektir.

 Ve “Reiz“in en sevdiği unvanı, yüzüne püskürtülen “Asrın Lideri“ gazıydı. Bu gazı yedikçe egosu şişiyor, geçmişin derin çöplüklerinde yatan “kötücül bir prototip“ Hitler’le özdeşleştirip idol model alıyordu.

Ancak benzeri değil, hortlak modeliydi. Az gelişmiş Tarzan’ın fillerle güreşmesi misali, o da önüne çıkan güce, Kasımpaşa’nın kulağı kesiği olarak, “posta“ koyuyordu.

Öte yandan, kendisi için ruh ikizi yaratmakla görevli damları, ona Hitler’in hayatı ile kanlı eserlerini okuyup ruh aşısı yapıyor, o da kötücülük saçmak üzere, gizli bir “Heil Hitler“ bağırtısıyla Avrupa içlerine dalıyor, ancak hamlesi güç duvarına çarpınca, “şahsım“ın egosu şaşkın, şaşkaloz yere düşüyordu. Fakat “şahsım“, yerden doğrulurken, tokadı yemiş yenik Kasımpaşa Mafyozu edalı yaltaklanmaya geçiyor “elini ver, öpim de affet abicim“ diyordu.

Dışarıya her babalanmadan sonra el ve etek öpen Kötülüklerin Sultanı için, her şeye rağmen taklitçilik “baki“ idi. Ayrıca Hitler için, yer yüzü boyunca düşman kavim, soy olarak Yahudiler varsa, onun eli altında devletsiz, dağınık Kürt halkı vardı.

O halde, yer yüzünün bütün Kürtleri, hatta kuzu ve danaları da düşmandı. Düşmanlarını alt etmek için, El Kaide ve IŞİD (DAİŞ) ile ortaklaşıp “Allahu ekber“ naralarıyla, “kanlarına ekmek doğrama“ zamanıydı.

Ve öyle yaptı kötücülükler sultanı...

Bu düşmanlık temelinde beyni tutulduğu için, bu çağda esirlerini diri diri yakan ilk oldu. Yamyamlık duygusuyla ölülerin kafasını kesme dansları düzenledi. Katledilmiş silahsız, savunmasız sivillerin ölülerini, dozerlerle yerden kazıyarak molozla karışık, Dicle Nehri kıyısına döktürdü.

Hiç bir din, inanç ve insanlığın hiç bir kıvrımında böyle dehşet yoktu. Ama IŞİD dini hariç...

Analar, babalar kamyonlardan sızan kan izlerinden giderek oğulları, kızlarının cesetlerini bulma umuduyla, moloz yığınlarına hücum ettiler.

İnsana reva görülen bu muamele, yamyamlıktı. Çağımızda benzeri yoktu. Çağın en kanlı savaşlarından birinin geçtiği Vietnam‘da da benzeri yaşanmadı. İran-Irak savaşı, Irak’ın işgalinde de...

Ama Kürtler kanın izinden giderek, Dicle Nehri kıyısındaki molozları karıştırdılar, buldukları insan parçacıklarını “kızım“ veya “oğlum“ ağıdıyla, gömdüler. Ötede insana işkencenin iğrençliklerine tanık oldular.

Aynı insanlık dışı yamyamlığa Rojava ve Güney Kürdistan işgalinde tanıklık ettiler. Kürtlerin kişiliğinde insanlık aşağılanarak kırılıyor, onursallığına sövdüğüm dünya kör, dilsiz seyrediyordu.

Oysa Avrupalılar, geçmişte Çin’i, Japonya’yı, Endonezya, Filipinler, Hindistan, Hindiçin baştan başa Afrika’yı işgal ettiler. O topraklara her türlü kötülüğü serptiler. Ama hiç biri, bir halkın dilini yasaklayıp çalınma kelimeler bütünü dilini dayatmadı. Halkın gözüne sokarcasına dağı, taşı, elektrik direklerini kendi bayraklarıyla süslemediler.

Oysa, Rojava’nın işgal topraklarında, etnik (Kürt soyu) temizlik kesintisiz devam ediyor. Türk ordusu insanları hayat ile ölümün dar geçidinden sıkıştırarak kaçırıyor, boşalan araziye, kiralık askerlerin ailelerini yerleştiriyor.

Son zamanlarda, işgaldeki köylülerin elinde talan edilip çalınacak soğan, patates, buğday, zeytin kalmayınca, Osmanlı’nın hırsızlık ve talan birlikleri olan “Akıncılar“ı (Ki Recep Tayyip, eski partisinin Akıncılar teşkilatından yetişmedir) taklit ederek Azez, Girê Spî, Serêkaniyê, Kobanê’nin işgal dışı topraklarda hırsızlığa, talana çıkıyorlar.

Köylüler, Türk askerlerine karşı hayvanlarını korumak için silahlanıp nöbet bekliyor, Rojava’nın silahlı güçleri devriye geziyor ve zaman zaman hırsızlık birlikleriyle, zorlu çatışmalara giriyorlar.

Ama önlemlere rağmen, bazan hırsızları engelleyemiyorlar. Rojava’nın, kendine has özellikli, sütü bol, ağaçlara zarar vermeyen, uzun geniş kulaklı keçileri, ta Ankara’da satışa çıkarılıyor. Bu keçiler, damızlık olarak birer inek fiyatına alıcı buluyor.

Efrîn koyunları ise Türkler tarafından kapışılıyor.

Kısacası Korona salgını günleri, yer kürede insanlığın felaketi, ama “Kötücülük Sultanı“ ve orduları için, ayağa gelmiş fırsat ve ganimete hücum günleridir. İnsanlar can derdindeyken, onlar hırsızlık, talan ve yeni işgal hamleleriyle meşgul.

Hırsızlık seferlerinde suç üstünde veya hırsızlık pususunda öldürülen askerler, birer rakam olarak da açıklanmıyor, Türk halkına.

Öte yandan anne ve babalar evlatlarını, bir kişi eşi, kardeşini Rojava’nın işgal topraklarında, savaşçılık oynadığını sanıyor. Hiç kimse, onların aslında, insan evladının en sefil, en aşağı ve en süfli hali olan hırsızlıkta kulanıldığını bilmiyor.

Ne kadar acı, ne büyük bir aşağılanma...

Ha başkasının malını talan edip çalarken vurulanan, şehitlik payesi olur mu? Olmaz elbette. Ama Rojava’dan, torba içinde gelen cesetlerin üstünde şehit ibaresi.

Kimse de çıkıp ben sana asker olsun diye oğlumu teslim ettim, neden hırsızlığa gönderdin, niçin beni ve onun onurunu aşağılarcasına bir hırsız ölüsünü bana teslim ettin diye soramıyor.

Çünkü soranın, geride kalanlara bağlanan “şehit ikramiyesi ve aylığı“ kesiliyor.

Evet, Korona yer yüzü insanları için felaket, ama "Kötücülük Sultanı" için şenliktir. Fırsat bu fırsattır diye Kürt kanı döküyor, Rojava’da yeni işgaller için top atışları yapıyor, hırsızlık, talan sızmaları düzenliyor.

Bir internet gazetesi dün, "Türk ordusunun Til Rıfat bölgesinde 12 köyü hedef alan taarruz tazelediğini“ haber veriyordu.

Kötülük bu ve böyledir. İnsanlık can derdinde, onlar kan dökme...