Jiddu Krishnamurti, öğretisine yandaş takipçi, öğrenci, mürit vs. istemeyişi, merkezinde kendisinin olacağı bir dini veya ideolojik cemaat aramayışı yönüyle 20. Yüzyılın (ki yüzyıl bu kişiliklerden geçilmez) değişik düşünürlerinden biridir. İnsanı mesele edinmiş, korku, umut, sevgi, nefret, kaygı, kıskançlık, öfke, istek gibi temel insan duygularını işlemiş, zihin, anlam, amaç, iyilik, güzellik, gerçek, hakikat gibi büyük ve yaygın soyutlamalar arasında bir somutluğun peşine düşmüştür. Bu somutluk arayışı özelinde pratikçi bir düşünürdür Krishnamurti. Düşünme-düşünce ‘düşüncesine’ karşı aldığı eleştirel pozisyon üzerinden de söylenebilir bu. Teoriyle, soyut kavramsal düşünüşle arası olmadığı gibi, yaşamın doğru, doğrudan, pürüzsüz, gerçekçi ve dolu bir kavranışı, kısaca bu dünyanın dolaysız yaşanışı önünde söz konusu düşünüşün, düşünmenin hemen her türünün bir engel teşkil ettiğini söyler. Peki bunları söylemek, böyle bir yargıya varabilmek de bir düşünce, bir düşüncenin sonucu değil midir? Krishnamurti bu çelişkiyle uğraşmaz.

Aslında çoğu düşünür, ısrarlı ve tutkulu bir fikirle ortaya çıkan, bu fikri öz yahut biçim bakımından belli bir ölçüde özgünlük içeren her düşünür, fikrinin tam da merkezi bir yerinde, belki en belirleyici, tayin edici, ‘karar makamı’ denilen türden bir yerinde aşılması hemen imkansız bir çelişkiyi besler ve büyütür. Fikrin gücünü, tadını, rengini, etkisini veren de çoğun tam da bu çelişki olur. Krishnamurti düşüncenin, ve düşünümün kendisini dayadığı kavramsal tanım ve kalıpların insanı çevresiyle gerçek bir ilişkilenmeden alıkoyan perdeler olduğunu söyler.

‘Şu an bir günbatımını izliyorum’

Krishnamurti bu durumu yaşamın bütününe geneller. Hoş bir günbatımını izleyemiyor, bu tecrübeyi hakkıyla yaşayamıyoruzdur, çünkü günbatımıyla aramızda bir ‘günbatımı’ fikri, kavramı vardır. Çünkü “bu bir günbatımıdır” diyoruzdur. “Şu an bir günbatımını izliyorum” diyoruzdur. Dolayısıyla günbatımına ilişkin kavramsal bir düşünüşün, önceki izlenimlerden mürekkep bir imgelemin mahkumuyuzdur esasında. Ve burada bir paradoks belirir. Söz konusu tespit bile bir diğer düşünüm, dolayısıyla bir diğer yanılsamadır. Günbatımıyla aramdaki günbatımı kavramını kaldırmam, ancak bu sayede gerçek günbatımına bakabileceğime inanmam da kendi başına bir kavramsal düşünüştür.

İnançtan bahsettim; zira aradan sözcük, kavram ve düşüncelerin çekilip alındığı böylesi bir doğrudan deneyim, tüm bunların anlatıldığı ve dinlenildiği bir düzeyde (orijinal konuşmanın kendisinde ve bu yazıda örneğin) farazidir. Yine kendi çıkış ilkesiyle çelişecek bir şekilde teoriktir. Ve böylesi bir şeyin dile getirilmesinin bir imkanı olmadığını hemen söyleyemesek de, bu ‘gerçek’ tecrübeyi nasıl ifade edebileceğimiz sorunu tamamen karanlıkta, bilinmezdedir. Örneğin gün gelir ve artık değişmem gerektiğini görürüm. Bu noktadan itibaren değişmeye yönelik her adımım beni gerçek bir değişimden daha da uzaklaştıracaktır. Çünkü değişmem gerektiğine ilişkin bir yargı, mevcut halime dair bir kavrayış gerektirir. Yani kim olduğum bilmeliyimdir. Ama bu kavrayış soyut olacaktır, çünkü kendimi bildiğim, tanıdığım yönlü güvenilmez bir öncülden yola çıkar ve kendime dair o ana kadarki izlenimlerimin, duyumlarımın, tanımlamalarımın bir örgüsüdür bu kavrayış. Ve bu yönüyle de kendimle aramda kendime ilişkin düşüncemden örülen bir perdedir bu.

Nefret, hırs, savaş, sömürü…

İnsanın çevresiyle dinamik bir ilişki içindeki daimi değişimini gözardı edip bu kişiyi (kendini) zamanda-mekanda dondurulmuş haliyle bir heykel, bir fotoğraf karesi olarak ele alışımdaki gerçek-dışılık da bu soyutçuluğa eklenir. Üstelik, değişmek gereği düşünülüyorsa, kendisine doğru değişilecek bir ideal imgelem de vardır demek ki kafamda. Kime, hangi yöne, hangi tür bir kişiliğe doğru değişilmesi gerektiğini belirlemeden de herhangi bir değişimin gereğini konuşabileceğimizi de sanmıyorum. Ve değişimin kendisine doğru gerçekleşmesi istenen bu yer, bu yön, bu kişilik türü de bir soyutluk, bir kavramsallaştırma, bir düşünce ürünü olacaktır neticede. Dolayısıyla aslında olmayan bir mevcudiyetten, tasavvur edilemez bir nihayete, olmayan bir fiilden olmayan bir kuvveye doğru bir değişim öngörüyoruzdur. Krishnamurti için bu mümkün değildir, ne var ki insanı kendisi ve çevresiyle dolaysız, yoğun, gerçek bir temasa doğru ve sağlıklı bir yaşam deneyimine sokmaktan alıkoyan da tam olarak budur. Ve hemen her zaman yaşanan, insanlık durumunun geneline sirayet etmiş gerçeklik de ne yazık ki budur. Krishnamurti kıskançlık, nefret, tahammülsüzlük, hırs, tahakküm, savaş, sömürü vs. insanlık sorunlarının kaynağını bu gerçeklikte görür. İnsan, kendine ve çevresine dair hazır, kalıpçı, önyargılı kavrayışlarda mahkum kalmış, yol açtığı çelişki ve çatışmalar da bu kavrayışlarda kök salmıştır.

Beyazid-i Bistami “şu tasavvufi hayat asla taleple ele geçmez, ama onu ancak talep edenler ele geçirirler” demiş. Krishnamurti, meditasyon hakkındaki fikrinde bu sözün ilk kısmına katılırdı herhalde. Buna göre aydınlanma (veya uyanış, Zen budizminde ‘satori’ vs.) meditasyonla gerçekleştirilemez. Meditasyondaki amaçlılığın, sistemliliğin bizatihi kendisi bunun önünde engeldir. Uyanışın, aydınlanmanın kendisi bir soyutlama, bir kuram, bir kurgudur. Dolayısıyla böyle bir faraziyata doğru döşenen yollar da şüphelidir. Krishnamurti, meditasyondaki hikmetin, akılda canlandırılan belli bir imgenin, ağıza alınan belli bir zikrin devamlı surette tekrarlanması, dikkatin bu imge veya mantra (söz, zikir) üzerinde sabitlenmesi suretiyle zihnin uyuşturulmasından ibaret olduğunu düşünür ve böylesi yollarla varılan ilham, keşif ve vizyonların sağlığı ve gerçekliklerinden şüphe eder.

Zen (zazen) meditasyonu

Meditasyonda kişi önüne belirli bir menzil, bir mesafe bir hedef yerleştirmiştir. Dolayısıyla yürüyecek yol, varılacak yer, doldurulacak bir vakit uzanmaktadır önünde. Krishnamurti, kendisinden 1000 yıl önce yaşamış Beyazid-i Bistami’nin şu sözüneyse sanırım bütünüyle katılırdı: “Tevekkül, hayatı bir güne döndürerek (zihindeki) yarın fikrini silip süpürmektir.”

Oysa Zen meditasyonunda, yani Zazen’de buna yakın bir anlayış bulabiliyoruz. Zazen, kişiyi zihninde herhangi bir imge, yahut bağdaşını kurduğu mekanda herhangi bir nesne, bir açı bulup ona yoğunlaşmaya, bir söz, bir mantra, bir tekerleme seçip onu tekrarlamaya zorlamaz. Tersine, kişiye meditasyon halinde aklına gelen, bazen zihnine musallat olan, bazen bir gidip bir gelen imge ve düşüncelere açık olmayı, ama onları tutmayıp akışına bırakmayı, herhangi biri üzerinde ısrar ve tutunumdan sakınmayı önerir. Tutunulmayan, sarılınmayan, kuşatılıp kapatılmayan her düşünce veya imge, varlık ısrarından vazgeçecek, dolayısıyla zihni bu karşılıklı bağımlılığından özgürleştirecektir.

Zazende yalnızca nefes ve kanın en bir tam dolaşımı için öğrenilmesi gereken belli oturuşlar vardır. Oysa bunlar da, kişinin kendi vücudu için en doğru biçimi bulup keşfetmesi sürecinde esner, çeşitlenirler. Aynı şekilde, zihnin düşünce akışının kaosunda savrulup kaybolmasından, kim bilir hangi fikrin peşine takılıp sonra kendini nerelere kadar sürüklenmiş bulmaktan korumak için örneğin 100’e kadar sayması, bitirince de fizik yorgunluğa göre yeni baştan başlaması istenir. Belli bir süre sonra, belki zihin meditasyon anındaki düşünce akışına maruz kalma halinden kurtulup bu akışa eşlik etmeyi, ama takılmadan, yapışmadan, savrulmadan bir beraber oluşu, bir uyum yakalamayı sağladığı bir süreçte sayılar da bırakılabilir. Zazen, bu yönüyle Bistami’nin tevekkülüne de, Krishnamurti’nin anın kavramsız, düşünümsüz kavranışına da yakın durmaktadır. Bir yönüyle de Tao’nun “hiçbir şey yapma, hiçbir şey yapmazken her şeyi yapmaktasın” şeklinde yorumlanabilecek bir yaklaşımına da ses verir. Zen’i Melamet’e bağlayacak bir çalışma şu aşamada çok hoş olabilir.