
GÜLİZAR TURAL
Tarihin Kürtler için başlangıç coğrafyalarından biri Güney Kürdistan. Bu topraklar son derece kadim topraklar. Tarihi bugününde bu kadar canlı yaşatan toprakların ender olduğunu düşünüyorum. Hele bazı yerleri var ki, bir Germiyan, bir Şarbajar… Geçmiş, yaşayan bizden bile canlıdır. Ben o coğrafyaya ilk gittiğimde kendimi bu canlılık karşısında ölü gibi hissettim. O anda Rêber Apo’nun bir sözü geldi aklıma: “Ölüler yaşayanlara dokunamaz, onlara yardım edemezler; önce kendilerinin dirilmesi gerekir.’’ Hissettiğim duygu ve hislere bir de bu sözü hatırlamanın yarattığı etki eklenince o coğrafyada şunu anladım: Toplumsal köklerimiz o kadar derin ki ve biz o kökler üzerinden yükselen dallar o kadar köklerine uzaklaşmışız ki, hangimizin kuruduğunu-aslında kurutulduğunu anlamamız bazen yılları, bazen bir ömrü alabiliyor. Bunu anlayan, zaten yaşam kapısına varmış demektir. Dirilmenin ilk adımlarını atmış demektir. Kurumuş dallarını terk edip yaşayan-yeşermekte ısrar eden dallarını beslemeye başlar. Ve kökle gövde, gövde ile dal arasındaki öz akışı yeniden ve daha güçlü canlanır. Kökleri sağlam ağacın gövdesi ve dalları, sonrasında yaprakları ve çiçekleri, meyveleri coşar.
Güney ağacın kurdu yapılmaya çalışıldı
Güney Kürdistan kadim köklerinden kesintisiz 200 yıldan fazladır süren savaşla koparılmak istendi. Birçok dalı bu savaşlarda kurutuldu. Güney Kürdistan, Kürt toplumsallığının parçalanıp köleleştirilmesinde İngilizler tarafından pilot bölge seçildiğinden bugüne kadar; yani 200 yıldan fazladır sistematik olarak ağacın kurdu yapılmaya çalışıldı. Önce Güney Kürdistan coğrafyasındaki Kürtlerin öncü güçlerini, sonra diğer parçalardaki Kürtlerin öncü güçlerini kemiren bir ağaç kurdu haline getirilmek istendi. Bunun için tüm çevresindeki imparatorluk kalıntıları ulus-devletle, Ortadoğu halkları milliyetçilikle zehirlendi. Kürtler, iç ve dış kesintisiz savaşı bir kader olarak kabul etmeye zorlandı. Kesintisiz savaş sürekli ve derinleşerek erkek egemenlikli zihniyetin örgütlenmesi ve kurumlaşması demektir. Şiddetin normal yaşam formunu unutturması demektir.
Kadınlar 200 yılın yükünü taşıyor
Kesintisiz savaş demek kesintisiz toplumsal kriz demektir. Çünkü tarihin hiçbir aşamasında savaş, toplumların doğal hali değildir. Savaş, toplumsallıktan çıkarılma operasyonlarıdır. Savaş, şiddet demek, açlık ve kıtlık demek, ölüm ve acı demek, evsiz-barksız bırakılan aileler, çocuklar demek. Bunlar varsa toplum doğal formunda devam edemez zaten. Doğal toplumsal formundan uzaklaşan toplumlarda en büyük trajediyi kadınlar ve çocuklar yaşar. Çocukların trajedisi de katlanarak annelerin; yani kadınların trajedisi olduğundan acının en yakıcı ve dayanılmaz olanını kadınlar göğüsler. Güney Kürdistan’da kesintisiz 200 yıldır devam eden toplumsal krizin en ağır yükünü de kadınlar omuzladı, hâlâ omuzluyor. Bu coğrafyada birçok kadının baştan aşağı karalar giymesi bu yükün ağırlığına dair küçük bir anlatım. Ama kulaklar o kadar sağır edilmiş ki her ayında onlarca kadının kendini yaktığı şimdiki zamanında bile kadınların yaşadığı acıyı duymuyorlar, 200 yılın yüklediği yükü görmeye tümden körler. Eğer bu körlük ve sağırlık olmazsa Güney Kürdistan’da son 9 ayda 7 bin 645 kadın şiddete maruz kalır mıydı?
Güney Kürdistan toplumu 200 yıl içinde sayısız operasyonlarla kadınların yaşadığı amansız acılara bunca kör ve sağır kılındı. Bu operasyonlarla bu topraklarda milliyetçilik, devletçilik, dincilik sürekli körüklendi, kışkırtıldı. Bu da egemen erkek akılla yapıldı ve erkeğin egemenliğini derinleştirdi. Güney toplumunun ağırlıklı bir kesimi aşamalı ve sistematik bir şekilde üretimden ve eğitimden koparıldı.

Kadın ve çocuklarını yiyen toplum
Hapse Xanê Naqip, 100 yıl önce bu topraklarda kız çocukları için okul açtı. Hapse Xanê Naqip, Fatma Xanım’la birlikte savaş yıllarında kadın aklını ortak ve üretken bir tarzda çalıştırarak, Süleymaniye toplumunu kıtlık ve açlıktan birbirini yemekten kurtardı. Ancak bugün kadınlarını ve çocuklarını yiyen bir toplumsal hakikatle yüz yüzeyiz.
Bedenen ve ruhen sakatlanma
Savaşın kesintisiz acımasızlığı, kadınlara karşı birçok olumsuz geleneği de besleyen kaynaktır Güney Kürdistan’da. Bu geleneklerden biri toplumsal bir yara olan kadın sünnetidir. İslam dininde yeri olmayan, Kürtlerin kadim geleneklerine göre en büyük günahlardan biri sayılabilecek bu tarifsiz acı, bu coğrafyada kadınlara bir kader gibi nasıl dayatılıyor? Bu dayatmanın milliyetçilik, dincilik, devletçilik zehirlemesiyle bağı kesindir. Kadınların bedenen sakatlanması, ruhsal sakatlanması demektir. Ruhsal olarak sakatlanan kadın, ruhsal olarak sakatlanmış bir toplum demektir. Zaten 200 yıldır bir İngiliz stratejisi olarak bu topraklarda yürürlükte olan temel Kürt politikası da bunu amaçlamıştır. Genel toplumda sürekli savaş hali ile korku, tedirginlik, göç, açlık, kıtlık vb. felaketlerle yarılan ve iyileşmeyen psikolojik yaralar açmak, bu yaraları kadın aklı ile sarabilecek güce sahip olan kadınları da sürekli saldırı ve baskı altında tutup fiziksel ve ruhsal sakatlamak.
Kadınlara yönelik kadın sünneti başta olmak üzere, kadın bedenini ruhsal ve bedensel sakatlayan birçok saldırının kaynağında 200 yıldır bu topraklara dayatılan uluslararası politikalar vardır. Kendi toplumumuzun geriliklerine bağlayamayız sadece. Kaldı ki toplumumuzun gerilikleri gibi görünenlerin de bu 200 yıllık zaman dilimindeki uluslararası siyasi-sosyal-ekonomik politiklarla derinleştirildiğini, oluşturulduğunu ve bilinerek kurumlaştırıldığını unutmamalıyız. En son yaşadığımız Kerkük travması da bunun açık bir örneği. Milliyetçiliğin Arap, Fars, Türk ve Kürtlerde eş zamanlı hortlatılması için çizilen bir senaryo devreye girdi. Diğer boyutlarının yanı sıra onlarca kadın tecavüze maruz kaldı, çocukları şiddete maruz kaldı. Yüzbinlerce insan kışın başlangıcında evlerinden göç etmek zorunda bırakıldı.
Anlamsızlık en büyük ölüm
En son açıklanan kadına yönelik şiddet bilançosundaki 7 bin 645 sayısına Kerkük işgalinin yaşandığı Ekim ayı ve sonrası dahil değildir. Savaşın, milliyetçilikle körüklendiği, göçlerin arttığı bu son iki ayda kadına şiddetin de paralelinde arttığını düşünüyorum. Çünkü bu coğrafyada son 3 yıldır hat safhada olan ekonomik ve sosyal kriz son iki ayda had safhaya ulaştı. İnsanlar bu toprakların neredeyse anlık değişen istikrarsızlığı karşısında varlıklarına bir anlam biçemiyorlar. Anlamsızlık en büyük ölüm olarak toplumsallaşınca, yaşamsal anlamların yaratıcısı olan kadınlar hedef oluyor. İşsizlik, yoksulluk, savaş, göç, ihanet ve daha pek çok sebep bir toplumsal cinneti besliyor. Bu toplumsal cinnet en fazla kadınları öldürerek besleniyor. Yaşam duyarlılığı, sevgisi ve arayışı güçlü olan Güney Kürdistanlı kadınlar, bu topraklarda yaşamın anlık olarak katledilmesine, bunun faturasını en fazla ödeyenler olmaya dayanamıyor artık. Kadın özgürlük hareketleri de zamanında çözüm ve çıkış sunamayınca Güneyli ve Rojhilatlı yüzlerce kadın kendini yakıyor.
Şiddetin utancı öz savunmayla silinir
Son açıklanan istatistiklerde kadına karşı şiddetin en fazla arttığı şehirler Hewlêr olarak açıklandı. KDP şahsında devletçiliğin ve milliyetçiliğin merkezi olan bu şehirlerde erkek egemenliğinin kadına şiddet olarak hortlaması doğası gereğidir. Özgürlük arayışında olan tüm Kürt kadınlarının en başta bu milliyetçi ve devletçi zihniyet karşısında kadınların öz savunmasını geliştirmesi şarttır. Egemen erkeklik savaşta, işsizlikte, göç koşullarında devletler karşısında güçsüzleştikçe acısını kendisini karşısında devlet gibi hissettiği kadınlara yöneltiyor. Güney Kürdistan bunu en çarpıcı yaşayan coğrafyalardan biri. Bu topraklarda savaş kısa sürede duracağa benzemiyor. O zaman bizlerin savaş koşullarında kadınların toplumsal öz savunmalarına daha akıllıca, stratejik ve taktik çözümler üretmemiz şart. Kadınlara karşı şiddeti, kadın sünnetini ve kendini yakmaları Güney Kürdistan’da durdurmamızın en gerçekçi çözümü budur diye düşünüyorum. Erkekliğin şahlandırıldığı milliyetçilik ve devletçilik karşısında güçlü öz savunmalar geliştirmeden kadınlara yönelik şiddetin durması zordur.
Birçok zaman Güney Kürdistan topraklarında şu hisse kapılırım. Sanki bir tarihi kalenin arkasında yüzlerce yıl önce yaşayan insanlar var ve kalenin biz tarafına yani bugün tarafına bakıyorlar. Ve bizim yaşadığımız mutasyonlar karşısında en büyük şokları gözlerinde taşıyorlar. ‘‘Bunlar bizim çocuklarımız mı?’’ diyen ve daha pek çok şey anlatan şoklar var gözlerinde. Ve bunu her hissettiğimde toprak ayağımın altından kayar gibi hissederim. En çok da yüreğimi sıkıştıran bir utanç hissederim. Bunca küçüldüğümüz için, bunca küçüldüğüm için. Sonra aslında onların gerçek çocukları olan Hapse Xanê Naqiplerin, Viyanların, Destinaların bu topraklarda yarattığı direniş damarı atmaya başlar yüreğimde. ‘‘Güney devrimi, kadın devrimidir’’ diyen ses yükselir içimde. Atan bu direniş damarının ve yükselen bu sesin bu toprakların kadim hakikati olduğunu ve güncellenmesi gerektiğini sürekli hatırlayan kadınlar olabildikçe, kadına karşı şiddetin utancını sileceğiz bu topraklardan.