HDP Emek, Ekonomi ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Günay Kubilay, iktisadi krizin savaş ekonomisinden bağımsız ele alınamayacağını belirterek, şunları altını çizdi:

 

ZABEL MİRKAN / ANKARA

HDP Emek, Ekonomi ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Günay Kubilay, ekonomik kriz ile siyasi krizin birbirini besleyip tamamlayarak geliştiğini belirterek, ”Hangi parça olursa olsun Kürt karşıtlığı üzerine inşa edilmiş savaş politikaları, askeri yığınaklar ve askeri operasyonlara inanılmaz paralar harcadılar” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Emek, Ekonomi ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Günay Kubilay ile yaşanılan ekonomik krizi ve çıkış yollarını konuştuk.

HDP olarak derinleşen krizle ilgili öngörüleriniz nelerdir? Önümüzdeki süreçte bizi neler bekliyor?

Bu, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir kriz de. Birbirini besleyip tamamlayarak gelişiyor. Ekonomik alanda yaşanan sorunların derinleşme eğilimi, siyasal alanda da giderek derinleşebilir. Ekonomik krizin giderek derinleşmesi demek, hayatın her alanında etkisini göstermesi demek. Üretimin durgunlaşması, azalması, hatta durması; toplu işten çıkarmalar, fabrikaların kapanması, işsizliğin artması, hayat pahalılığının artması demek. Emekçilerin, işçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin hayat koşullarının giderek daha da kötüleşmesi anlamına geliyor. Kriz sadece ülkenin parasını değil, emeği de emeğin sahibi işçiyi de daha fazla değersizleştirir.

HDP olarak kriz karşısında işçilerin, emekçilerin, yoksulların, ücretli çalışanların haklarının korunması için bütünlüklü bir eylem programının bir parçası olarak bazı acil önlemlerin alınması için Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdık.

İşten atılmaların yasaklanması, atılmış olanların işe iadesi, ücretlerin enflasyon oranında yeniden düzenlenmesi, asgari ücretin vergi dışı bırakılması, dolaylı vergilerin kaldırılması ve servet vergisi düzenlemesi yapılması, kiraların dondurulması, gıda fiyatlarının dondurulması ve gıda güvenliğinin sağlanması, sağlık ve sosyal güvenlikte kısıtlamaya gidilmemesi gibi temel ihtiyaçları önceleyen talepler...

Biz yoksul halkların ve emekçilerin, kadınların, gençlerin haklarının korunması için parlamentoda acil bir yasal düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunu Erdoğan’dan ve onun rejiminden beklemiyoruz.

Ekonominin siyasetten bağımsız olduğu bütünüyle gerçek dışıdır. İktisadi düzeyde alınan kararların hepsi birer siyasi tercihtir. Örneğin dövize bağlı yüksek maliyetli dış borçlanma ve borçlanmaya dayalı büyüme stratejisi ortaya koydular. Buradan gelen paraları beton ekonomisi dediğimiz inşaat sektörüne yatırdılar. İkincisi müthiş bir israfın içine girdiler. Kaynakları ahbap-çavuş kapitalizmi denilen ilişkiler içerisinde, tüm ihaleleri kabile üyelerine ve yandaş gruplarına aktardılar. Geri dönüşü olmayan ölü yatırımlarla kaynakları har vurup harman savurdular ve nihayetinde ödemeler dengesinde kendini gösteren bir mali krizin içine sürüklendiler.

Öte yandan içeride ve dışarıda izlenen savaş ve şiddet politikası nedeniyle askeri harcamalar ve oluşan savaş ekonomisi… İktisadi krizi savaş ekonomisinden bağımsız ele  almak mümkün değil. Savaşa, askeri harcamalara aktarılan kaynakların miktarının çoğunu bilemiyoruz.

Türkiye ekonomisi neredeydi, nereye savruldu? Hangi tercihleri yüzünden bu noktada?

Türkiye, ABD’ye ve AB’ye ekonomik açıdan bağımlı bir ülke. AKP döneminde daha da bir bağımlı ve hatta kırılgan hale geldi. Artık Türkiye bundan 30-40 yıl önceki gibi ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu olma işlevi yüklenen bir ülke değil. Türkiye kapitalizmi başta Ortadoğu olmak üzere bölgede bir güç merkezi olma yoluyla kapitalist hiyerarşide bir üst basamağa çıkma stratejisi izliyor. Bu strateji Türkiye kapitalizminin ABD ve AB gibi ülkelerle ortak kapitalist çıkarlarının yanı sıra bağımsız çıkarlarının da olduğu anlamına geliyor. Bağımsız çıkarlardan söz etmek, bu çıkarlardan türeyen çelişkilerin çok farklı biçimlerde kendisini ortaya koyması demek... Trump ile Erdoğan arasındaki gerilimi bu bağlamda değerlendirmek yerinde olur...

Kapitalist hiyerarşide bir üst basamağa geçiş neyi gerektiriyor?

İktisadi olarak, ekonomi içi kurallarla... Serbest piyasanın gerektirdiği bölgesel rekabet içinde kendinize pazar elde edeceksiniz. Rusya gibi, Amerika gibi büyük ülkelerin büyük tekelci sermayeleriyle rekabet edip kendinize pazar açacaksınız. Türkiye’nin iktisadi yapısı, gücü ekonomi içi yöntemlerle bu bölgelerde güç merkezi olmasını sağlayamıyor.

Geriye ne kalıyor?

Militarist yöntemler... Silahla, savaşla, şiddetle alan açmak... Aslında ABD, Erdoğan ve AKP iktidarının ‘ılımlı İslam’ çerçevesinde önünü açmıştı. Fakat Erdoğan bu imkanı bölgenin sosyo politik, sosyo kültürel, sosyo ekonomik özelliklerine uygun barışçı politikalarla değerlendirmek yerine, neo Osmanlıcı ve mezhepçi politikalarla ‘heba’ etti. Mısır’dan Libya’ya ve Suriye’ye, kendini bölge ülkelerinden izole etti.

Suriye’deki gelişmelerle birlikte ellerine bir fırsat geçtiğini düşündüler. Rojava’daki Kürtlerin, demokrasi ve özgürlük eksenli üçüncü yol politikalarının önünü kesmek ve yeni statü elde etmelerini engellemek için muazzam bir savaş ekonomisi oluşturdular. Hangi parça olursa olsun Kürt karşıtlığı üzerine inşa edilmiş savaş politikaları, askeri yığınaklar ve askeri operasyonlara inanılmaz paralar harcadılar. Bir taraftan dövize endeksli yüksek maliyetle aldıkları dış borçları israf ettiler, ölü yatırımlara aktardılar, betona gömdüler... Öte yandan Kürtlerin özgürleşme sürecinin önünü kesmek için sürdürdükleri savaşa inanılmaz aktarımlar yaparak kaynakları çarçur ettiler.

Borçları ödeyemiyorlar, milliyetçi hezeyanlarla, hamasetlerle ekonomik gerçeklerin üstünü örtmeye çalışıyorlar. Bu meseleler bu tür hamasetlerle ilerleyemez.

Erdoğan, bu hamasetle ne yapmaya çalışıyor?

Erdoğan şunu yapıyor: Büyük emperyalist ülkelere karşı verilen bir ‘Kurtuluş Savaşı’ havası oluşturarak krizin sınıfsal değil, ‘milli mesele’ olduğunu empoze etmeye ve böylece krizin yükünü işçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin üzerine yıkmaya çalışıyor.

Sınıfsal bir gerçeğin üstünü milliyetçi bir hamasetle örtemezsiniz. Pazara gittiğiniz zaman 5 liranın, 6 liranın altında domates bulamıyorsunuz. Asgari ücret bin 600 liraydı, şu an ne oldu? Dolar geçen yıl bu zamanlar 3,5 liraydı. Şimdi 7 lira. Bu ne demektir, yoksul halkın elindeki para yarı yarıya değer kaybetmiştir. Bu çok somut bir durumdur ve gündelik hayatın her alanına sirayet etmektedir. Dolayısıyla attığı her adım yoksul halka daha yüksek bir fatura çıkarıyor. Bütün bu iktisadi ve siyasi kararları tek merkezde alan, uygulayan, yönlendiren ve yöneten Erdoğan ve AKP hükümetleridir. Krizin siyasi bir bedeli olmalıdır ve Erdoğan istifa etmelidir.

AKP’nin yeni Hazine ve Maliye Bakanı’nın sunduğu “yeni model” halklara ne getiriyor? Yeni modelden kastedilen ne?

Bu, yeni bir model değildi. Emekçilere, yoksullara bilinen klasik ‘sıkı para ve maliye politikası’ndan söz eden, uluslararası piyasalara güven vermeye çalışan bir yaklaşımı ve tutumu ifade ediyordu. Ancak güven veremediği o kadar açıktı ki toplantıya başlarken dolar 6 liraydı, toplantının sonunda 6,5 lira oldu. Bir anlamda Türkiye’nin 2001 ve sonrası krizlerden öğrendiklerinin tekrarıydı. Krize neden olan iktisadi ve siyasi rejimi sürdürmek istiyorlar. Burada en çok vurgulanan ise o sermaye gruplarının çıkarlarının piyasa koşulları içinde korunacağı konusu oldu. Öte yandan aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi Erdoğan daha sonraki konuşmalarında... Eğer bu programa destek vermezlerse B ve C planlarının devreye sokulacağı tehditleri savurarak aktif destek verilmesini istedi.

Bizim parlamentonun acil olarak toplanmasını ve öncelikle ele alınmasını istediğimiz konu başlıkları bütünüyle emekçilerin, işçilerin, ücretli çalışanların haklarının korunmasını eksen alan bazı yasal düzenlemelerin hızla yapılmasını sağlamaktı. Krizin devasa boyutları henüz görülmese de yıkıcı sonuçları ortaya çıkmaya başladı.

Ortaya çıkan yıkıcı sonuçlar nedir?

Antep’te, İstanbul’da tekstil fabrikalarında ve belli işyerlerinde toplu işten atmalar başladı. Pazar yangın yerine dönmüş durumda. Emekçiler açısından kriz daha da derinleşecek. Sanayi üretiminde de daralma başladı, bunu kimse inkâr edemez. Fabrikalar üretimde daralmaya gitmeye hazırlandıklarını açıklıyorlar... Bu 100 işçi çalışıyorsa 50’si işsiz kalacak demek. Her zaman olduğu gibi fatura da yine emekçiye, yoksul halklara kesilecek.

Emekçilerden ne istiyorlar?

Emekçilerden istenilen şudur: Har vurup harman savurduk; ama gelin hesabı birlikte ödeyelim. Hayır, biz bu faturayı ödemeyi kabul etmiyoruz. Kim yediyse hesabı o ödesin demek gerekiyor. Ortada bir ‘milli mesele’ yok. İktisadi veya siyasi hiçbir kararda söz sahibi olmayanların, Erdoğan’ın etrafında toplanmış dar bir kesimin bütünüyle kendi çıkarları için aldıkları kararların faturasını emekçiler neden ödesin?

Bu noktada HDP ne yapabilir?

HDP’ye düşen görevlerden biri bu gerçeği gün ışığına çıkarmaya çalışmak. Diğer yandan HDP’yi de kapsayacak şekilde, krizden etkilenen herkesi ortak bir mücadele havuzunda birleştirmek ve harekete geçirmek istiyoruz. Krizden etkilenen herkesin ortak mücadele sürecini birlikte örmesi gerekiyor. ‘Dur bakalım, ne olacak?’ sorusunu sormanın zamanı değil. Olacak olan oluyor zaten. Daha öncesine gitmeye gerek yok, yeni yüzyılın başında olan 2001’de, 2008’de olan ne varsa daha da ağır bir biçimde gerçekleşecek. Erdoğan’ın ırkçı milliyetçi hezeyanlarını kulak arkası ederek HDP’yle kenetlenmek, omuz omuza vermek; işyerlerinde, mahallede, fabrikada, nerede sorun yaşanıyorsa bir arada mücadele etmenin yolunu yöntemini bulmaktır tek çare. Dün yoksulların çocukların cepheye sürerek canını alanlar, bugün iktisadi kriz koşullarında malını da almak istiyor. Olacak olan bu kadar açık ve yalındır.

Erdoğan’ın 100 Günlük Hükümet Programı’nda “ekonomik savaş” gibi bir mefhum var. Nedir bu ekonomik savaş?

Ortada bir savaş yok. Erdoğan’ın zaten izlediği ekonomik strateji bizatihi o faiz lobileriyle iş yapıyor. Artık emeğin yalnızca sömürüldüğü değil yağmalandığı; tamamen kuralsız çalışmanın üretim sürecine bütünüyle hakim olduğu bir dönemden söz ediyoruz. Bunu işçiye, yoksula nasıl anlatacak, nasıl kabul ettirecekler? İşinden atılan bir kadına ne diyecek?  Nitelikli iş gücüne olduğu halde işsiz kalan üniversiteliye, atanmayan öğretmenlere nasıl anlatacak bu durumu? İşte bu anlatamadığını, bir ‘milli mesele’ haline getirerek, gerçeğin üstünü örtmek istiyor. Bu da gerçek olguların yerine ideolojik imgelere yaslanarak, milliyetçi, maneviyatçı hamasete başvurarak olur.

Bunun sonuçları ne olur?

Eğer bu memleketin işçileri, emekçileri, yoksulları Erdoğan’ın bu bir ekonomik savaştır, bu bir milli meseledir çıkışlarına inanırlarsa bu son derece tehlikeli sonuçlara neden olur. Yakıcı sınıfsal gerçekliğin üzeri, tam da Erdoğan’ın istediği gibi örtülmüş olur. Kurumsallaşmakta olan faşizmin tabanı haline gelir yoksullar, ezilen halklar. Keza kendi tabanına yaptığı da bu. AKP kendi tabanını önce lümpenleştirdi, ardından da bu lümpen grupları milis gruplar haline getirdi. Bu çok önemli bir sonuç. Yoksulluk eşittir devrimcilik değil, eşittir demokrasi de değil. Halklar, kurumsallaşan faşizmin tabanı haline gelebilirler. Vaktiyle İtalya’da, Almanya’da, Portekiz’de böyle oldu.