ORTADOÐU’DA NELER OLUYOR? 

2. BÖLÜM



Yaklaşık yüz yıl sonra bugün de bölgede efendiler arasında yürütülen paylaşım savaşı, yeni dengeler üzerinden ve yeni projeler altında sürdürülmeye devam ediyor. Tüm veriler, bir “Üçüncü Dünya Savaşı”na işaret ediyor. Esas olarak bu savaşta İngilizlerin kurduğu denge ve bu dengelerin üzerinde yürütülen politikalar, oluşturulan statüler tuzla buz olmuş gibi görünmektedir.


Paylaşım Savaşı’nın sonuçları

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İtilaf Devletleri arasında yer alan ABD, aynı zamanda dünyada yeni efendilik savaşına da talip olduğunu gösteriyordu. Wilson Prensipleri, bu iddianın da bir göstergesiydi. 

Diğer yandan Rus Çarlığı’na son veren Sovyet Devrimi, içerideki tüm saldırıları püskürterek dünya ve bölge halklarına ilham kaynağı oluyor ve bölgedeki temel aktörler içinde yerini alıyordu. 

Almanya yenilmişti. Ama 1930’lu yıllarla birlikte dünyaya yeni bir paylaşım savaşını dayatıyordu. İspanya İç Savaşı, Japonya’nın Çin’i işgali ve Uzakdoğu’daki askeri hareketliliği, Türkiye’de gelişen Alman hayranlığı (İttihat-Terakki’den kalmış olsa gerek; İsmet İnönü ve çalışma arkadaşlarının birçoğu aynı zamanda eski İttihatçılardı) ve faşist İtalya ile geliştirilen ilişkiler, bölgede yeni denge arayışlarının da habercisi oluyordu. 

Esas olarak eski İtilaf ve İttifak güçleri, yarım kalmış bir oyunu tamamlamak için 2. Paylaşım Savaşı’na girişti. Sonuçta eski mağluplar, yeniden yenildi. Türkiye ise bu savaşta sözde tarafsız kaldı. Fakat Alman savaş sanayisinin demir rezervleri, savaş boyunca Türkiye üzerinden sağlanıyordu. Almanya’dan kaçırılan önemli miktarda Yahudi serveti de Türkiye’de depolandı. O dönemde Türk devletinin Alman faşizmiyle kurduğu ilişki, bugünkü TC-DAİŞ ilişkisine benziyor. “Milli Şef” İsmet İnönü de o günkü ilişkiyi hep reddetti; savaş bittikten sonraysa Almanya karşısında savaşa girme kararını açıkladı. Şimdi de “yeni Osmanlı sultanı“ olma hevesindeki Erdoğan, DAİŞ karşısına benzeri bir durumu yaşıyor.

2. Paylaşım Savaşı’na geri dönersek... Sonuçta bu cephe öncülüğünde geliştirilen savaş ve sosyalistlerin kahramanca direnişiyle insanlık kazandı. Demokrasi güçlerinin eseri olan bu kazanım, bölgede yeni bir durum yarattı. Faşizmin toplama kamplarında çekilen acıların ve savaş boyunca yaşanan katliamların bir bedeli anlamında Filistin topraklarında İsrail adı altında 1948 yılında bir Yahudi devleti kuruldu. Bu, Musevilerin tarihte ikinci kez “kenan ellerini” işgal etmesiydi. Birinci işgalin arkasından defalarca kovulan Yahudilere şans gülüyordu. Çünkü şimdi mevcut dünya dengeleri ve Yahudi sermayesinin gücü, bu işgalin ne pahasına olursa olsun kalıcı olacağını gösteriyordu. Kaldı ki dünyanın yeni efendisi olan ABD’nin bölgedeki çıkarları da İsrail devletinin kalıcı olmasını gerektiriyordu. Yani İsrail, Akdeniz’in doğu kapısına bağlanmış bir köpek gibi duruyordu.  

Yeni kurulan dengeler içinde, Sovyetler’in bölgede yayılmasının önüne geçmenin bir yolu da NATO’ya alınan TC’nin İsrail’le aynı rolü üstlenmesiydi. O nedenle Türk devleti de Sovyetler’in Karadeniz ve Kafkasya kapılarına bağlanmış köpek olma rolüne tayin edildi; İsrail’le bu açıdan kader birliği etti.


Yeşil Kuşak Projesi

İran Şahlığını da kapısına bağlayan ABD, Pakistan-Afganistan da içinde olmak üzere bölgede Bağdat Paktı, CEATO gibi ekonomik-siyasal oluşumlara yöneldi. Aslında ABD’nin bu örgütlenmesi, bölgenin de siyasal haritasının genişlemesine neden oldu. Yani coğrafi olarak olmasa bile siyasal olarak Pakistan ve Afganistan da birer Ortadoğu ülkesi oluyordu. Böylece Sovyet tehdidini aşmak için kuşatma önemli oranda tamamlanmış oluyordu. Soğuk Savaş politikalarının Yeşil Kuşak Projesi ile tamamlanması sonucunda İslam’ın daha kapsamlı bir şekilde siyasallaştırılması, “komünist tehlikeye” karşı radikalleştirilmesi, öncelikli atılan adımlar anlamına geliyordu. Artık zengin petrol yatakları üzerine oturmuş olan bölgenin, çok etkin mezhep savaşları üzerinden tüketilmesine hazırlanılıyordu ve Sovyet etkisinin kırılması için de radikal İslami örgütler yaratılıyordu. Bu bir NATO projesiydi. Esas olarak ABD’nin “siyaset ve istihbarat mühendisleri” tarafından tasarlanmıştır. El Kaide ve Taliban da bunun en açık örnekleridir. ABD tasarımlı ve Suudi sermayeli bu icatlar, en sonunda kendi yaratıcısını da vuracak bumeranglara dönüşmüştür.


Yeşil Kuşak’ta gedik

Yeşil Kuşak boşluğundan İran İslam Devrimi doğdu. Bu kuşağı, güney sınırından Afganistan’daki işgalle Sovyetler Birliği yıkmaya çalıştı. Yeşil Kuşak’ta gedik açılmıştı. Kürdistan’da gelişen özgürlük mücadelesi ve Türkiye devrimci-demokratik muhalefeti de TC’nin geleceğini tehdit eder boyutlara geldiği için Pentagon-NATO tasarımlı ve Yeşil Kuşak patentli 12 Eylül Darbesi gelişti. Irak, İran’a saldırtıldı. Afganistan’da Taliban harekatı başlatılarak Sovyet varlığına son verildi. 1952’lerden beri Sovyetler’e yakın duran Mısır, yeni dönem politikalarına uygun hale getirilerek tümden ABD çizgisine çekildi. Suudi sermayesi, bölgedeki tüm emperyalist uygulamaların finansörlüğünü yapıyordu.


‘Yeni Dünya Düzeni’ projesi

Sovyetler, aynı dönemde ciddi bir değişim sürecini de yaşıyordu. Glastnost-Perestroika (açıklık ve yeniden yapılanma) politikalarıyla çöküşe doğru giden Sovyet sistemi, ilk darbelerini Varşova Paktı ülkelerinden yedi. 90’larla birlikte sosyalizmden geriye, NATO ve Avrupa Birliği’ne üyelik kuyruğuna giren eski Varşova ve COMECON üyeleri kalmıştı. Böylece Ortadoğu’dan etkili bir aktör silinmiş oluyordu. ABD buna, “Yeni Dünya Düzeni” projesi ile karşılık verdi. 

Bu dönemde ABD, Irak’ın Kuveyt’i işgalini bahane ederek Birinci Körfez Savaşı’nı başlattı. İran’a karşı destekleyerek saldırttığı Saddam’ı hedef tahtasına koyarak yeni bölgesel düzende nelere karşı olunacağını da ortaya koydu. Bu savaş sonucunda Güney Kürdistan’ı koruması altına alarak hükümetinin oluşumunu destekledi. Bu yeni bir durumdu. Bu yeni durum ile Güney Kürdistan Hükümeti’nin ilk eylemi, TC ile birlikte PKK’ye saldırmak oldu. Bu da içinde işbirlikçi Kürtlerin de yer alacağı yeni bölgesel denklemlere işaret ediyordu. ABD tasarımlı, Suudi finans destekli, içinde KDP üzerinden işbirlikçi Kürt’ün de yer aldığı, TC ortaklı bir blok oluşuyordu. Ve blok içinde İsrail’in de etkin olarak yer aldığı, her geçen zaman dilimi içinde daha çok açığa çıkıyordu.


Uluslararası Komplo

1998 Washington ve Londra Görüşmeleri ile 9 Ekim Komplosu devreye sokularak Suriye üzerinden yeni bir dünya savaşının fitili ateşlenmek istendi. Bölgenin yeni dizaynında rol oynayacak güçler, buna göre hazırlıklarını yaparak Suriye’yi baskı altına aldı. Kürt Halk Önderi’nin öngörüsü sayesinde yapılan planlar bozuldu. Ama Uluslararası Komplo, Kürt Halk Önderi’nin esaretiyle sonuçlandı. 

Tehlike, bölgesel bir savaş olasılığından geriye doğru çekilirken Kürdistan’da KDP ve Barzani ailesi öncülüklü yeni bir Önderlik kültü yaratılmak istendi. Bunun için PKK’ye ömür biçildi. Artık Kürtler, işbirlikçilik elbisesiyle bölge çapında yeni bir İsrail rolü üslenecekti ve İsrail bölgedeki yalnızlığından kurtulacak ve güvenliğini her zamankinden fazla sağlama alacaktı. O nedenle Uluslararası Komplo’da en önemli rollerden biri de İsrail’e düşüyordu. 

Türkiye, bu komploda sadece Önderliğin esaret altında tutulduğu ülke olurken aynı zamanda yeni Kürdistan fikrine alıştırılma sürecine konulacaktı ya da uzun bir zamana yayılan Kürt-Türk savaşına sahne olacaktı. Her iki durum da ABD ve İsrail’in işine geliyordu. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Suriye üzerinden bölgesel bir savaş çıkmadı, Kürt Halk Önderi’nin öngörülü adımlarıyla Türk-Kürt savaşı da çıkmadı. Savaşın merkezi Afganistan ve Irak’a kaydı. Büyük Ortadoğu Projesi’yle ABD, Türkiye’yi de eşbaşkanlık sıfatıyla yeni dünya savaşı içine çekti. Bunun için AKP-Cemaat hükümetini oluşturdu. İkiz Kuleler saldırısı sonrası radikal İslam’a yönelen ABD, Yeşil Kuşak’ta ılımlı İslam dönemini başlattı. Türkiye, bir model ülke olarak ele alındı ve Cemaat, okul, hastane, ticarethane gibi kurumlar yoluyla tüm İslam dünyasında kendisini kurumlaştırma imtiyazını kazandı.


Yeni Osmanlıcılık projesi

Ilımlı İslam modeli ile İslam dünyasına giren ve Ergenekon operasyonlarıyla devleti ele geçiren yeni hükümet, Yeni Osmanlıcılık projesiyle ise kendi egemenlik sahasını yaratmaya yöneldi. Irak, Suriye, Mısır, Libya gibi ülkeler üzerinden bölgesel politikalar geliştirmeye başladı. Kürt karşıtlığı üzerinde İran’a yaklaştı. İsrail ile ilişkilerini bozdu. Irak içinde sonradan DAİŞ’e dönüşecek olan radikal muhalefetin oluşmasında ve geliştirilmesinde rol oynadı. 

Yeni Osmanlıcı Türkiye bu yolda ilerlerken gelişen “Arap Baharı” olayları ile yeni fırsatlar yaratmanın arayışı içine de girdi. Libya’da NATO operasyonları için üs vererek Batı yapımı radikal grupları destekledi. Kaddafi’nin devrilmesinde rol oynadı. TOKİ üzerinden yıkılan Libya’yı yeniden inşa edeceğini ve Libya petrollerinden pay alacağını sandı ama olmadı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’i destekledi. Onunla bölgesel düzlemde yeni bir egemenlik alanı yaratabileceğini sandı ama Suudi ve ABD destekli bir darbe ile Sisi işbaşına geldi, yeni Osmanlı projesi o cephede de yara aldı. İran ile nükleer görüşmelerin olumlu sonuçlanması da yeni Osmanlıların önemli bir oyununu boşa çıkardı. Bu süreç içinde ABD ve Batı politikalarıyla ters düşen Erdoğan ve AKP’si ile Cemaat’in ortaklığı bozuldu. Bu durum bölge politikalarında Batı ile Erdoğan kliğinin arasında sorun olduğunun bir göstergesi olmaktadır. 

Suriye’de Libya benzeri oluşturulan suni bir muhalefet üzerinden çıkarılan iç savaş, bölgesel gelişmelerde önemli bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar bölge siyasetinde çok pasif olan Rusya, aktif olarak devreye girdi. Irak’ta ve Lübnan’da daha aktif olan İran, Suriye’de de askeri varlığını artırdı. 

Esad’ın devrilmesi ve İslamî bir devlet kurulması üzerine kurulan strateji, Rojava’da ilk darbesini aldı. Güney Kürdistan ve onun çizgisi dışında yeni bir oluşum ile Kürtler devreye giriyordu. Bu da yeni bir durumdu. Mısır-AKP ilişkileri ve Libya ABD Konsolosluğu’na saldırı, siyasal İslam’a yaklaşım konusunda yeni bir durum yarattı. Mısır’da darbe oldu, Suriye’de ÖSO devre dışı kaldı. Suriye Muhalefeti adı altında sadece Türkiye’nin desteklediği faşist çeteler kaldı. Ve bunlar da esas olarak Rojava’da oluşan Kürdistan’a karşı savaş yürüterek ileride TC’nin müdahalesine zemin sunacak bir oluşum yaratma arayışı içine girdi. Bu Yeni Osmanlıcıların Halep-Musul hattında gerçekleştirmek istediği bir rüyaydı. Böylece yeni sultanlık, zengin petrol yataklarıyla Osmanlılar gibi olmasa bile onlar kadar etkili olacak bir güç olma arayışını zorladı. Bunun için de Skyes-Picot sınırlarının aşılması gerekirdi. DAİŞ bunun için harekete geçirildi. Misak-ı Milli, Kürt bölgesi ile ilgili olduğu için DAİŞ esas olarak Rojava ve Musul-Kerkük hattında saldırıya geçti. Bu durum, Büyük Ortadoğu Projesi’nin yara alması ve sadece asker olarak ele alınan bir gücün kendisini yeni duruma ortak etmesi anlamına geliyordu ki, Batılı güçler bunu kabul etmedi. O nedenle DAİŞ’e karşı mücadelede Rojava devrimci güçlerini desteklediler. 

Koalisyon güçlerinin hava saldırıları da bundan sonra başladı. TC’nin projesi, Musul-Halep hattında hiçbir Kürt oluşumuna müsaade etmemekti. DAİŞ’in Hewler ve Duhok’a doğrudan saldırıya geçmesi de bu planın bir parçasıydı. 

Rusya’nın Suriye politikasında aktifleşmesiyle Rusya’nın içi karıştırılarak bölgeden uzak tutulmak istendi. Ukrayna sorunu böyle ortaya çıktı. Ama evdeki hesap burada da tutmadı. Rus etkinliği daha da artmaya başladı. 


Şii-Sünni çatışması

Diğer yandan Şii-Sünni eksenli çelişkiler daha da derinleştirilerek İran eksenli yeni bir ağrılık merkezinin önüne de geçilmek istendi. Başını Suudi Arabistan ve TC’nin çektiği bu merkez ile Yemen’e müdahale edildi. Yemen’de İran etkisi kırılmak istendi. Böylece planlanan Musul operasyonu da İran tehlikesi nedeniyle bir başka zamana ertelendi. DAİŞ‘in Musul merkezli varlığı yeni bir Sünni oluşum için fırsata dönüştürülmek istendiği için İran, bu alandan da uzak tutulmak istendi. Ukrayna’da Rusları dize getiremeyen Batı, Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle Saray üzerinden savaşımını yürütmeyi esas aldı. TC’nin istediği de biraz buydu. Diğer yandan terörü Avrupa içine taşıyan ve mülteci krizi üzerinden Batı’yı tehdit eden Türkiye, bölgedeki yalnızlığını ve Kürtler karşısındaki çaresizliğini aşmaya çalıştı. Bu politika üzerinden de hem Başika’ya asker çıkardı hem de Suudi Arabistan ve 32 ülkeyle antiterör Sünni koalisyonunu oluşturdu. Böylece Hewler’e de elçilik açan Suudilerin PKK’ye karşı daha aktif tutum alması sağlanmış olacaktı. 

Suudi Arabistan ise İran/Şii yayılması tehdidine karşı kendini korumaya alma arayışı içinde bulunuyordu. En son Şii liderin Suudiler tarafından idam edilmesiyle Suudi-İran çelişkisi daha da derinleşmeye başladı. Bölge, mezhepler üzerinden yeni bir savaş dalgasıyla karşı karşıyayken Türkiye ve İsrail, bu durumu daha da derinleştirecek politikalar izleyerek çıkarlarını esas almayı ummaktadır. O nedenle de son günlerde iki güç birbirine yakınlaşmaktadır.

Kıbrıs-İsrail arasındaki sularda bulunan zengin petrol yatakları ve bu petrolün Batı’ya akıtılması projesinde Türkiye’nin oynayabileceği rol ve Türkiye’nin petrol ihtiyacının karşılanması gibi konular, bu ilişkinin gelişmesinde de önemli bir etkendir. Öyle anlaşılıyor ki Rusya’nın Lazkiye yakınlarındaki giderek artan askeri varlığı da bu durumla yakından ilgili gibi görünmektedir. 


Yeni denklem

Şimdi Suriye’de küresel aktörler, DAİŞ’e karşı mücadelede Rojava’nın yanında gibi görünüyor. Bu güçler TC’nin politikalarını benimsemiyor. Bu durum yeni Suriye’nin yapılanmasında Kürtler açısından yeni bir durum anlamına geliyor. Cerablus sorunu yeni Demokratik Suriye Güçleri’nin planı çerçevesinde çözülürse, Saray’ın “Halep Rüyası” sona ereceğe benziyor. “Halep Rüyası“ sona ererken Kuzey’de ortaya çıkan öz yönetim direnişinin bu kazanımla birleşmesi, Kuzey Kürdistan’ın da yeni denklemde etkin bir pozisyona gelmesi anlamına geliyor. Böylece Güney üzerinden kurulan emperyalist denklem ve Türkiye’nin hesapları suya düşecektir. Doğal olarak da TC’nin bunu öyle kolay hazmetmesi beklenmemeli ve saldırıların şiddeti ile Rojava’daki durum arasındaki bağlantı akıldan çıkarılmamalı. Bu durum, Güney Kürdistan’da hayal kuran KDP için de geçerlidir. Şengal işin sadece gerekçe boyutu olarak ortaya çıkıyor. Öyle anlaşılıyor ki Birinci Dünya Savaşı‘nda ancak Kürtlerin desteğiyle bu sınırlarını koruyan TC, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağa” benziyor. Yani, Suriye-Irak dizayn edilecek diye beklerken ilk dizaynın Türkiye’de gerçekleşmesi ihtimali de yüksek gibi görünüyor. Yani Musul rüyasıyla petrol zengini olmak isteyen Türkiye, Raman’daki zenginlikleri de kaybetme riskini taşıyor ve onun için azgınlaşarak saldırıyor. 


Yeni bir neolitik devrim

İşte bu özellikleriyle genel olarak bölge, aryenik toplulukların kadim halkı olan Kürtler öncülüğünde yeni bir neolitik devrim sürecini yaşıyor. Adına “demokratik ulus” ya da “demokratik konfederalizm” denilen proje, Rojava’da olduğu gibi kantonlarla ya da Kuzey’de olduğu gibi öz yönetim direnişleriyle açığa çıkıyor; tarihin başlangıcında gerçekleşen ekolojik-demokratik, kadın özgürlükçü paradigmayı güncelliyor.

Bu özellikleriyle Kürtler, 20. yüzyılın başında gerçekleşen Sovyet Devrimi’nin benzeri bir atılımla Demokratik Ortadoğu Projesi’nin yaşamsallaştırılmasının mücadelesini yürütüyor. Bu durum sadece Kürtler ya da bölge halkları için değil insanlık açısından da yeni bir çığır anlamına gelecektir. 


Çağdaş Med hareketi

Uygarlığın başlangıcından bu yana her türden çelişki, dış tehdit ortamında kanla yoğrulan bu topraklarda, ilk cennet rüyası görülmüştü. Zerdeşt’ten Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’e kadar bu cennet rüyası uykusundan uyanan bölge halkları, şimdi büyük katliamların, acı ve dehşet ortamının ortasında yeni bir rüyayla, Demokratik Ulus rüyasıyla uyanmaktadır. 

Tarihsel toplumun köklerinden beslenmiş ahlaki-politik toplum kodları, yeniden gün ışığına çıkıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, insanlığın ahlaki değer yargılarının her türden ahlaksızlığa-toplumdışılığa karşı savunulması için demokratik ulus mücadelesini önerirken işte bu tarihsel mücadele pratiğine gönderme yapıyor. Bu mücadele pratiğinde hiçbir konu, hayal ürünü olarak üretilmiyor. 

PKK Önderi Abdullah Öcalan’ın, “Bugün, tarihin başlangıcında gizlidir” deyişi, bu anlamda ön açıcı oluyor. Tarihin başlangıcında Medler, her türden zulme ve ahlaksızlığa karşı nasıl tüm bölge halklarıyla birlikte Asur’a karşı mücadele ederek yeni güne ermişse, şimdi de benzeri bir mücadele güncellenerek yürütülüyor. Yani bugün Rojava’da, Sur’da Şengal’de, Nusaybin ve Cizre’de yaşananlar, Newroz geleneğinin güncellenmesi anlamına geliyor.

Öz yönetim direnişi, aynı zamanda çağdaş Med hareketi oluyor. O nedenle de Dehakların ve işbirlikçilerinin gücü, bu mücadeleyi boğmaya, durdurmaya yetmez. İnsanlık, belki gecikmeli olacak ama Demokratik Ulus mücadelesi ve önderi Öcalan’a mutlaka gerekli değeri verecek ve destekleyecektir. Bugün “Barış Bildirgesi” olarak yayımlanan manifestonun giderek etki alanının daraltılmasına, Erdoğan ve işbirlikçi Kürtler başta olmak üzere kimsenin gücü yetmeyecektir. O nedenle tarihin demokrasi yürüyüşü, 21. yüzyılın başında demokratik ulusların yükselmesi olarak girecektir. 


Ortadoğu’da çözüm...

Devletçi uygarlık güçlerine karşı konfederal yapılarla direnen bölge halkları, bugün de Demokratik Ortadoğu Konfedaralizmi ile her türden gericiliğe, faşizme ve halkları birbirine kırdırma politikalarına karşı eşitlik, özgürlük ve demokrasinin teminatı olacak. O zaman Ortadoğulular Akdeniz’de, Ege’de boğulmaktan kurtulacaktır. O zaman Ortadoğu, terör üreten bir coğrafya görünümünden kurtulacaktır. İşte o zaman demokratik modernite güçleri insanlığın toplumsallıktan geçtiğinin ne anlama geldiğini tüm dünyaya gösterecektir. 

İşte bu temelde, Uluslararası Komplo günlerinden kadın özgürlük mücadelesi ve Newroz günlerine doğru giderken Demokratik Ulus mücadelesinin ne anlama geldiğini ve Erdoğan çetesinin DAİŞ‘le birlikte Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldırılarını doğru anlamak gerekmektedir. Bölgenin neden barut fıçısına dönüştürülerek her tarafından patlatıldığını da bu bağlamda doğru okumak gerekiyor. Bu yanıyla da Demokratik Ulus çerçevesinde tüm toplulukların ortak yaşama şansını yükseltmek için mücadele etmek gerekiyor. Yoksa tarihte de görüldüğü gibi Osmanlı rüyası, sadece bir kabus olmaktan öteye gidemez. Padişahların yaşamından yola çıkarak toplum mühendisliği yapmakla da bir yere varılamaz. Çünkü Osmanlı, aynı zamanda bir zaman dilimine tekabül etmiştir. Ve o zaman çoktan geçmiştir! Şimdi imparatorlukların, emperyal devletlerin değil demokratik ulusların zamanıdır. Bunun yolu da öz yönetimlerden geçmektedir. Ortadoğu tarihi, halklarımızın deneyimleri, acıları ve direnişleri, bizi bu zorunlu sonuca götürmektedir.  BİTTİ



SİNAN ŞAHİN / Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi