
Bu sözler, çevresinde ‘Xalo’ lakabı ile tanınan Yılmaz Yakut’a ait. Yakut, devletin Kürdistan’a katliamlarla yöneldiği 90 yıllarda henüz bir çocukken dağıtımcılığa başlamış. 1978 Amed-Bağlar doğumlu Yılmaz Yakut, bugün de Amed’de Özgür Gündem ve Azadiya Welat’ın dağıtımcılığını yapıyor. 90’lı yıllarda gazeteyi okura ulaştırmanın bedeli bir dağıtımcının yaşamına mal olabiliyordu. Xalo’ya dağıtımcılığa nasıl başladığını, karşılaştığı zorlukları ve beklentilerini sorduk…
Faili meçhuller, işkence ve baskıların yoğun olarak 90’lı yıllarda gazete dağıtımcılığına başladınız. O yılları biraz anlatır mısınız?
Bağlar semti sadece fakir halkımızın yaşadığı bir semttir. Herkes fakir ama birlik içinde yaşıyordu. Benim küçük bir kardeşim vardı. Kendisi daha sonra gerilla saflarındayken şehit düştü. Onun aracılığı ile o yıllarda karpuz, kabak çekirdeği, daha sonra tatlı, simit gibi şeyler satıyordum. Henüz çocuktuk. Kardeşim bir gün bana ‘gazete dağıtabilir misin’ diye sordu. Ben de tamam dedim. Gazeteyi satmaya başladım. Ben o zaman bugünkü Özgür Gündem Gazetesi’nin merkezine gittim. Gazeteyi dağıtmaya başladım. Zamanla gazeteleri beklerken bir yandan da ‘bugün kim sağ gelecek ya da kim ölecek’, ‘kimin karakolda olduğu haberi gelecek’, ‘kim yaralı olarak hastaneye kaldırılacak’ diye düşünürdük. Yani bizim için Amed’in kalbi gazetenin ofisiydi.
OHAL ile birlikte özgür basının bölgeye girişi de engelleniyordu…
Doğrudur. Gazeteler yasak, konuşmak yasak, düşünmek yasak, hatta yaşamak yasaklıydı o zaman. Ama biz bu yasaklara uymuyorduk. Boyun eğmiyorduk. Gazeteler el altında gizlice içeri, Amed’e getiriliyordu. Kimi yollarda pusular kurulmuştu, bunlar ortaya çıktıklarında elbette bedeller ödeniyordu. İnsanlar kurşunlanıyor, kaçırılıyor ve ölü bedenleri yol ve çöp kenarlarında bulunuyordu. Bizler bunu yaşadık ve buna rağmen düşmana inat bu gazetelere sahip çıkıyorduk. O zaman abilerimiz gazeteleri öğrenilmiş yoldan değil, ikinci yani başka yollardan getiriyorlardı. Her zaman tehlikeliydi ama abilerimiz usanmadan bunu yapıyorlardı. Bir seferinde hatırlıyorum, gazete merkezimiz bombalandığında arkadaşlarımız hem ağlıyor, hem ‘bugün gazete çıkacak mı‘ diye birbirlerine soruyorlardı. Yetkili arkadaşlar ‘bugün gazete gelecek’ dediler ve gazete geldi, ama çok geç geldi. Biz ‘Küçük Generaller’ bekledik, o geç saatte gazeteleri aldık ve dağıtıma çıktık. Kendimize ‘Ne olursa olsun, biz bu gazeteyi dağıtacağız’ dedik. Çünkü günde 100 gazete dağıtan bir arkadaş günde 100 eylem yapmış oluyordu. 200 gazete dağıtan arkadaş günde 200 eylem yapmış oluyordu. Dağıtımını yaparken belki sen bir kişi olarak ölebilirsin ama 100 kişiyi, 200 kişiyi hayatta tutuyorsun. Böyle bakıyorduk olaya. Ölebilirdik, bunu bile bile dağıtımı her gün yapıyorduk.
Peki dünkü sahiplenme bugün de devam ediyor mu?
Geçenlerde Hançepek’e bir okuyucuya gittim. Merak ettim ne yapıyor diye. Dükkanda oturanlar amcanın vefat ettiğini, ama son ana kadar gazeteyi aldığını söylediler. Son dönemlerde yaşlılıktan dolayı gözleri kötüymüş ama ona rağmen her gün gazeteyi alıp, yanındakilere okutturduktan sonra çeyiz gibi bir dolaba saklarmış. Birileri ona gazeteyi okuyor, o da her defasında hafif bir gülümseme ile dinliyormuş. İşte böyleydi bizim okurlarımız. Diğerlerini de ziyaret ettim, kimileri hayatta kimileri değil.
Geçmişte çok güzel bir sahiplenme vardı. Şimdi eskisi gibi değil. Herkes sahiplenmiyor. Bunu anlayamıyorum. Sen bu kadar bedel vermiş, uğruna kanını, hayatını ödemiş bir gazeteye nasıl sahip çıkamazsın. Tabii sözüm bu gazeteye sahip çıkmayanlara. Bizim basın, Kürt basını çok bedel ödedi. Bunları hep birlikte yaşadık. Gazetemize sahip çıkalım.
Bakın, bugün kendimce esnafı dolaşıyor, sohbet ediyorum. Kimisi ‘boş ver, zaten internetten okuyorum’ diyor. Bunu anlayamıyorum. Bir gazetenin fiyatı 750 bin TL. Bir kahveye gidiyorsun, 5 milyon, 10 milyon TL harcıyorsun. Bir paket sigara 5 Milyon TL’dir. Amed’in nüfusu 1 buçuk milyondur. Eğer insanlarımız gerektiği gibi sahip çıksa Özgür Gündem ve Azadiya Welat sadece bu kentte 100 bin satardı. Dün bizler, satırlar, kurşunlarla kovalanırken, insanlar bir değil, 3-4 gazete alıyorlardı. Bugün bizim insanlara ne oldu bilmiyorum. Bence internet dedikleri bahanedir. Vicdanlara sormalı.
Gazete dağıtırken ne gibi baskılarla karşılaştınız?
Beni sık sık yakalıyorlardı. Ya hastanelik edene kadar dövüyor ya da farklı farklı işkenceler yapıyorlardı. Bir keresinde 3 gün boyunca işkence yaptılar. Bakın (Ağzındaki takma dişleri bize göstererek) bu dişler benim kendi dişlerim değil. Bu dişleri tek tek çıkardılar. Yine kafamı duvara vuruyorlardı.
Şimdi bazen unutuyor, bazen bayılıyorum. Öldürülen dağıtımcı arkadaşlarım vardı. Çok sayıda işkence gören ve daha sonra gerillaya katılan arkadaşlarım vardı; kardeşim Nihat Yakut, amcaoğullarım Hikmet ve Yahya Yakut, Mehmet Can. Biri vardı ona ‘haberci Botan Kırıkcengiz’ derdik. Mazlum Erenci vardı. Çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Mazlum, uzun süre Azadiya Welat Gazetesi’nde çalıştı. Daha sonra Dêrsim dağlarında bir çatışmada şehit düştü. Mazlum’un bir özelliği vardı, hiç Türkçe konuşmazdı. Her zaman Kürtçe konuşurdu. Bazen eski dağıtımcı arkadaşlarım aklıma geliyor. Çok değerli arkadaşlarım vardı.
Bir de silahlı bir saldırıyı atlatmışsınız?
Bir defasında satır burnumun ucundan geçti. Yani buradan (burunun üst kısmını gösteriyor). O karmaşada sadece burun üzerinden geçti. Ben kanlar içinde koştum koştum, bir karanlık sokakta saklandım. Hançepek civarındaydı, evleri taştandır. Kurşunlar yanımdan geçip, taş duvara vuruyordu. Ya koşacak ya da ölecektim. Aniden bir ana kolumdan tutup beni içeri çekti. Sabaha kadar orada kaldım, sonra güneşin ışınları pencereye vurdu, baktım, hiç kimse yok. Teyze beni bırakmak istemedi. ‘Burada kal, nereye gidiyorsun’ dedi. ‘Teyze ben gitmezsem arkadaşlarım beni merak eder’ dedim. Arka pencereden atlayarak büroya gittim.
Kürt gazeteleri çeşitli cezaların yanısıra sansürle de karşı karşıyaydı sanırım…
Evet, sansür ve kapatma çok oluyordu. Bazen gazetenin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü sayfaları boş, sadece sayfalarda boydan boya ‘sansür’ yazılıydı. Biz onları alıyorduk, dağıtıyorduk ve insanlar bizden alıyorlardı. Bir tane değil, bazen 3-4 tane gazete birden alıyorlardı. Sayfaları boştu ama bunu bilerek alıyorlardı. ‘Düşmanın inadına biz bu gazeteyi alacağız’ diyorlardı. Bu da bizleri mutlu ediyordu, demek ki insanlar anlıyor, biliyor ve bizleri destekliyorlardı. Bu da doğru bir iş yaptığımızı gösteriyordu. Her defasında gazete sattığımızda gururlanıyorduk.
Bir de kitap projeniz varmış…
Evet. Benim bir kitap projem var. Canik Yıldırım, Musa Anter’in arkadaşıdır. Kendisiyle bir ara konuştuğumuzda ‘Xalo, bak sen ölmeden önce hayatını kitaplaştır’ dedi. Kitap bitmek üzere yakında çıkacak. Sara hastası olduğum ve zaman zaman bayıldığım için bildiklerimi kaleme alayım dedim. Bu konuda acele ettim. Arkadaşlar, ‘Kitap yakında çıkacak’ diyor.
NİHAL BAYRAM/RIZA AYDOÐDU