Uluslararası bir konferans için yıllar önce Kudüs’ü görme olanağına kavuşmuştum. İsrail ve Filistin arasında uzun yıllar süren Oslo Barış süreci nihayet anlaşmayla sonuçlanmış; gerçekleştirilen görüşmeler sonrası kalıcı bir barışın sağlanacağı umudu Ortadoğu halkları için kutlanmaya değer bir olaya dönüşmüştü. Barış umudu biz Kürtlerde de heyecan yaratmıştı. Öyleye, belki sıra bize gelir, Kürt sorunu da barışçıl ve demokratik yöntemlerle müzakere edilir ve çözüm sağlanırdı.
Kudüs’e ilk gidişimde edindiğim izlenimler ve Kudüs’ün bende bıraktığı derin izler hala belleğimde tazeliğini koruyor. Bu inanılmaz kentin neredeyse her sokağını gezdim, sadece üç semavi dinin değil aynı zamanda diğer inançlara ait mabetleri ve tapınaklarında gezdim. Kudüs’ü gezdikçe daha çok sevdim, sevdikçe bu kente ve insanlarına daha da yakın hissettim. Zeytin dağından kentin kadim siluetini seyrederken geçmişte yaşanan acıları, göçleri, yıkımları ve katliamları nasıl da aşarak hala ayakta kaldığına şaşırmamak elde değildi. Zaman değişse bile bu ketin kaderi değişmemişti. Görkemli surları ile tarihe tanıklık eden bu kent, maalesef, kendi tarihini de gözyaşı ve kanla yazmaya devam ediyor.
El Aksa Camiini ziyaretimde beni en çok etkileyen gözlemim, kutsal mekanın ana giriş kapısının sol duvarına Eyyubi İmparatorluğunu kuran ve Kudüs’ü kurtaran ve yeniden imar eden Selahaddin-i Eyyubi’nin temsili bir portresinin asılı olmasıydı. Kapıdaki görevlilere Kürt olduğumu söyleyince beni doğrudan Kutsal mekanın en yetkili imamına götürdüler. Kürtleri „Selahaddin’in torunları“ olarak tanımlayan imam sevgiyle karşıladı. El Aksa Camiini bizzat gezdirdi. Kentin tarihi ile ilgili harika bilgiler verdi. Her fırsatta Kürtlere ve Selahaddine olan sevgisini dile getirdi. Caminin Selahaddin tarafından inşa edilen bölümünü gezdirdi. Selahaddin’in Şam’dan getirtip El Aksa’ya koydurduğu bir sanat şaheseri olan ahşap minberinin bir İsrail saldırısında yakıldığına anlatırken İmamın gözleri doldu, yaşlar ak sakalından akıp durdu.“ Selahaddin’in mirasını koruyamadık“ dedi sessizce.
El Aksa’nın imamı daha sonra beni çok özel bir yere götürdü. El Aksa Camiinin bir alt katına. Görkemli taş binanın alt katı ibadete kapalıydı. „Buraya her kesi getirmeyiz. Sen Kürt olduğun için…burayı göstermek istedim“ dedi saygı değer mihmandarım.’’ Barışın gelmesini en çok biz istiyoruz. Üç din için kutsal olan bu şehir, El Kuds, hepimize yeter. Yeterki yan yana, barış içinde yaşayalım…’’ diye ekledi ve sonra bir kuyunun başına getirdi. Aşağı baktım. Kuyunun dibinde loş bir ışık vardı. Bir tünel gibi… bu tünelin ne olduğunu sordum. Yanıt şaşırtıcıydı. İsrail, Yahudilerin kutsal ibadet mekanı olan, Ağlama Duvarı yönünden El Aksa’nın altına kadar bir eski taş geçitten caminin altına kadar gelmişti. Arkeolojik kazı ve araştırmalar yapma gerekçesi ile kadim „Süleyman Tapınağı“nın altından keşfettiği tünelden El Aksa’ya girmişti İsrail.
Ertesi gün ağlama duvarındaydım. Yahudiler ağlama duvarının önünde ibadet ederken hemen yukarıda Müslümanlar El Aksa’da namaza durmuştu. Kiliselerin çanları Hıristiyanları ibadete çağırıyordu. Her inanca mensup insanlar kutsal bulduğu bir mekanda, camii de, kilisede, ağlama duvarında, aynı amaç için ibadete durmuştu. Dünyada, Kudüs’te yaşandığı gibi yaşanan ikinci bir kent yoktur. Ağlama Duvarının hemen bitişiğindeki demir bir kapıdan içeri girdim. Biraz daha yürüyünce Süleyman Tapınağının içinde olduğumu anladım. Altı Yahudilerin kutsal saydığı tapınak, üstü Müslümanların ilk kabesi; kutsal mekanlar… Bir görevli uyararak bu bölümün turistlere kapalı olduğunu söyleyince oradan ayrıldım. Paylaşılmayan kutsal mekanlar bu kadar iç içe iken çözümünde barışında ne kadar zor olacağını düşündüm.
Ertesi gün konferansta, Oslo’da varılan anlaşmanın haritaları görsel olarak paylaşılınca, bir kez daha bunun bir barış „durumu“ olmadığı gerçeğini gördüm. Batı Şeria’nın neredeyse tümünde İsrail yerleşimleri öngörülüyordu ve bu gün İsrail’in ulaştığı tüm hedefler, o gün konferansta sunulan harita ve belgelerde yer alıyordu. Bir kez daha barış ve halkların özgür geleceği ıskalanmıştı. Barışın imkansızlığı apaçık ortadaydı.
Kurulduğu günden bu güne barış yüzü görmeyen, paylaşılamayan Kudüs, Trump’ın aldığı son kararı ile yeniden ve daha derin acıların içine itilmiş oldu.
Oysa Selahaddin, yüzyıllar önce oğullarından birine nasihat ederken şöyle demişti: „Sahip olduğum şeyleri ancak insanların gönlünü alarak elde ettim. Kimseye kin gütme çünkü ölüm kimseyi ayırmaz. Ahaliyle olan ilişkine dikkat et.’’ Selahaddin oğlu Zahihre ise şöyle seslenir: „Kan dökme konusunda seni ikaz ediyorum, ondan alabildiğince kaçın ve bunu adet haline getir zira kan hiç uyumaz.“
Kudüs’ün taşlı yollarını gezerken hep düşündüm: Kudüs hiç kimsenindir fakat BÜTÜN İNSANLIÐINDIR.
„Kan uyumadıkça’’ ne barış gelir nede Kudüs huzur içinde uyur.