Kürt kültürü ve sanatı günümüzde ise varolma mücadelesi veriyor. Zira hem yüz yıllık inkar hem de uygarlığın son aşamasının toplumsallığa karşı yürüttüğü soykırım siyaseti ciddi tahribatlar yarattı. Çeyrek asır öncesi başlayan başkaldırı inkarı durdurdu, ancak şimdi de başkalaşma, özüne yabancılaşma tehlikesi yaşıyor. Bu yeni durum da özü itibariyle inkarın “açılımcı, modern, çağdaş” argümanlarla güncellenmiş hali oluyor.
Bilmenin en yalın halini kullanarak bu yeni durumu özetlemek, anlaşılmayı kolaylaştıracaktır.
Birinci konu Kürt kültürü ve sanatının hiç de özgür yaşama/gelişme ortamında olmadığını bilmektir. Gerek günümüz uygarlığının yarattığı tüketim toplumunun maymun iştahlılığı, gerekse AKP rejiminin yozlaştırma siyaseti ciddi bir tehdit konumundadır.
Diğer konu ise Kürt kültürü ve sanatına gönül verenlerin duruşudur. Takdir edilecek duruşlar yaşlı çınarların gölgesi gibi ruhlarımıza serinlik verirken, sisteme eklemlenmiş, onun bayat bir türevi olan duruşlar da ruhlarımızı hırpalamaktadır. Üstelik doğallığın, toplumsallığın, özgürlük mücadelesinin değerlerinin hoyratça kullanılmasıyla yapılmaktadır. Ne yazık ki işin bu bölümü de yeterince tartışılamamaktadır. Zira bu bölüm halen akademik temellerden yoksundur. Bu nedenle herkesin doğru diye savunduğu, aslında bulunduğu yerin doğrusu oluyor. Haliyle kültür-sanat üzerinden eleştirmek, sorgulamak da pek bir kolay olmuyor.
Kültür-sanat karşılıklı eleştiri ve soruşturma ile gelişir. Eleştiriye kapalı olma hali, ya egemen kültürün zorunlu (resmi görüş, zor, iktidar yoluyla) bir tezahürüdür ya da bugün yaşandığı gibi popüler olana dayanmaktır. Egemen kültürün inkarı yıkıldığına göre bizi ilgilendiren yön popülizmdir. Sadece yüzeyle ilgilenen popülizm, kültür-sanatın endüstrileşmesine yol açmış, böylelikle eleştiri ve sorgulamayı da maddi kaygılarla sınırlamıştır. Geriye de kültür-sanat alanına dair hegemonik tartışmalar kalmıştır.
Kürt kültür ve sanatının günümüzdeki yaygınlığı, liberal akıllar tarafından adeta “toplumun dönüşümü, açılımın sonuçlarından” sayılmıştır. Kürt kültürü-sanatının bugün Türkiye’deki televizyon kanallarında hafiften sırıtıyor olması bir dönüşümün ifadesi olarak ele alınamaz. Zira dil, kültür vb. konulara dair egemenlik alanında hiçbir dönüşüm olmamıştır. Tam tersi, devletin resmi görüşü kendi egemenlik alanını Kürt kültür-sanatına dayatmıştır. TRT 6 veya Fethullah tandanslı kanalların sözde kültür-sanat programları yavan, binlerce yıllık kadim kültürün özünden uzak, kutsallıklarından boşanmış, izleyenlere-dinleyenlere dil nostaljisi yaratmaktan öte hiçbir içeriği olmayan türden.
Kültür-sanatımızı yozlaştıran, içini boşaltan, sistem içileştiren bu yaklaşım bilinçli bir tercihtir. Kürt kültürünü-sanatını doğayla uyumlu, doğal toplumun komünal değerlerinden koparma amacıyla yapılmaktadır. Artık bu egemenlik alanında Yılmaz Güney, Ayşe Şan, M. Arif Cizrawî gibi isimler de vardır. Yıllar önce adının anılması bile problem yaratan bu değerlerin, bugün rahatlıkla anılıyor olması, egemenlik alanının kapsamının genişlemek zorunda kalışındandır. Yoksa siyasal dönüşüm, demokratikleşmeyle falan alakalı değil.
Sömürü artık zorla gerçekleşmiyor. Meşruiyet şimdi en geçerli ve gerçekçi yol. Egemenliğin bulduğu bu yeni yol (meşruiyet), çoğulculuğa (kitlelerin kabulüne) dayanıyor. Çoğunluğun kabulünün gerçekleştiği yerde direniş veya muhalefet de artık marjinalleşmiştir. AKP’nin Kürt sorununda (siyasette, kültür-sanatta) yapmaya çalıştığı budur. Algılarla oynamak. Bir tür toplum mühendisliği. Bu yaklaşımın siyasetteki izdüşümü ılımlı, işbirlikçi Kürt oluşumları yaratmak iken hedeflenen ise özgürlükçü, sisteme dahil olmayan güçlerin marjinalleştirilmesidir. Hakim argüman “silahlı mücadele miadını doldurdu, PKK silah bıraksın” dır.
Kültür-sanatta dayatılan da aynıdır. Algılara hitap etmek, zihinleri etkilemek için hakim kültür (popülizm) bolca kullanılır. Şarkılar sözün kutsallığından boşanır, kelimeler yığınına dönüşür. Müzik, sözle uyumunu yitirir, enstrümanların canhıraş feryatlarıyla dolar. Toplumsallığı günümüze taşıyan geleneklere, kapitalizmin bireyci alışkanlıkları veya islamın ümmetçi/tarikatçı sohbetleri dayatılır. Gelenekler küçümsenir, geri(ci)lik olarak sunulur, giyim-kuşam ya AKP islamının rengine bürünür ya da doğuya özgü vitrin olur. Çağdaşlaşmak, modernleşmek adı altında yapılanlar, Kürt dili ve kültürünü coğrafi bir nostaljiye hapseder. Şarkiyatçı/oryantalist bakış açısıyla evrensellikten soyutlar, bilimden, ahlaktan, politikadan, edebiyattan koparır.
Geriye kalan; düğün salonlarına hapsedilmiş eğlencelik govendler ve stranlardır.
Geriye kalan; müzelerde korunası dengbêjler, yaşlı dedeler-ninelerin dillerindeki çiroklardır.
Geriye kalan; Doğulu bir nostaljidir. Dizilerde boy gösteren kaba-saba insanlar, kırık Türkçesiyle kimliğini ele veren eşkiyalar, mafya babalarıdır. Töresi için kadın/insan kıyıcılarıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin modernliğine düşen doğulu bir gölge, AKP islamının yayılmasını önleyen Zerdüşti bir soy-sop’tur.
Modernitenin bu şekilde adeta tecavüze yeltendiği doğal toplum halinin Kürdi/Şarkî türevi, insanlığın/ toplumsallığın başlangıç anıdır. Ana rahmidir. Kürt kültürü-sanatı adına bir şeyler yapılacaksa eğer, ilk önce bu tecavüzcü zihniyeti anlamak ve tanımak gerekir.
Kültür de sömürülür
Kürt kültürü ve sanatı, vakti zamanında tüm kültürlere analık yapan Mezopotamya’nın en doğal haline tekabül eder. Doğayla, insanla iç içedir. Stran ve govendleri, gelenekleri, yeme-içme, giyim-kuşamları, toplumsallık-bireysellik (bireycilik değil) dengesinin en yaşanılabilir halidir.