Ortadoğu coğrafyasında 2011 yılı itibariyle başlayan, ‘Arap baharı’ adı verilen halk devrimleri Arap ulus devletlerindeki statükocu, diktacı yönetimleri iktidardan uzaklaştırdı. Mısır’da Hüsnü Mübarek devrilirken, yerine Ilımlı İslam (ılımlı ve radikal söylemleri tamamen demagojidir, özünde iktidar İslamdır) diye tabir edilen Müslüman Kardeşler yönetime geldi. Fakat bir yıl geçmeden askeri darbe sonucu bu güç iktidardan uzaklaştırıldı. Tunus’ta, Yemen’de halkın demokrasi ve özgürlük için ayağa kalkışları yaşandı. Libya’da ise tam tersi bir durumla NATO müdahalesiyle Muammer Kaddafi yönetimden düşürüldü, vahşice katledildi ve Libya uluslararası güçlerin talanına açıldı. Irak’ta Saddam’ın idam edilmesinden sonra Irak’ta yaşanan süreç bir kaos olma durumunu yaşamakta. Mezhep çatışmaları sonucunda neredeyse her gün farklı mezheplerden olan insanlar ölmekte, camiler bombalanmakta ve ülke yaşanmaz bir hale gelmiş bulunmakta. Suriye’de ise üç yıldır süren kargaşa devam etmekte, ne Esad yönetimini devirip yerine yeni bir yönetim oluşturmak isteyen güçler başarı kazanmakta, ne de Esad güçleri, kendilerine muhalif denilen bu güçlere tasfiye edebilmektedir.

Suriye Ortadoğu siyasetinin şekillendiği yerdir. Suriye’de ne tür bir sistem oluşturulursa genel Ortadoğu buna göre şekil almaktadır. Bu nedenle Suriye üzerindeki mücadele aslında Ortadoğu üzerindeki bir hegemonya mücadelesidir. Bu nedenledir ki Suriye’de sadece Suriyeli güçler kendi aralarında çatışmıyorlar, aynı zamanda onlar şahsında kapitalist modernitenin iktidar güçleri çatışıyorlar. Sonuçta bunların mücadelesi pay kapma, kar elde etme, pazar kavgası olmaktadır. Bir yandan statükocu bölge güçleri, diğer yandan ise uluslararası güçler Suriye üzerinden birbirleriyle olan pazar ve çıkar çatışmalarını sürdürmektedirler. Elbette halkların da özgürlük ve demokrasi mücadelesini duraksatmadan sürdürme gerçekliği de hem Rojava Devrimi gerçekliğinde kendisini göstermekte, hem de ‘Arap baharı’nın esasta Arap halkının özgürlük ve demokrasi istemi ve bunun için verilen mücadele sonucunda gelişen bir devrim olduğunu göstermesiyle kendisini ortaya koymuştur. Rojava Devrimi halkların özgürlük ve demokrasi eğiliminin en somut ifadesi olmaktadır.
Şimdi böylesi bir durumda üzerinde tartışma yürütmemiz gereken konu; ılımlı ya da radikal İslam adı verilen, özünde ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Karşı İslam, İktidar İslamı adını verdiği oluşumların, güçlerin ne kadar İslam oldukları, İslamiyete ne kadar bağlı oldukları, İslam coğrafyasında acaba İslam için mi mücadele ettikleri, yoksa emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya uzanan eli ve bölgenin kalbindeki truva atı mı olduğu hususu olmaktadır. Bunu tartışmalı, bu oluşumların gerçekliğini açığa çıkartmalı, yine Kürt Halk Önderi’nin Toplumcu İslam, Kültürel İslam diye tanımladığı gerçek İslamı günümüz koşullarında güncellemenin nasıl yapılmasına yönelik netlik oluşturmamız gerekiyor.

İktidar İslamının etkileri

ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik BOP planı var. Bunun içinde El Kaide örgütünü de aktif olarak kullanmaktadır. Ama bu El Kaide örgütünün şöyle bir tehlikesi var: İslam coğrafyasında İslam adına hareket ediyor, Cihad’ı esas aldığını söylüyor, ama özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren, ezilen halkların mücadelesine karşı da korkunç bir saldırısı ve yönelimi var. Suriye’de halka yönelik, farklı etnik ve dini topluluklara yönelik, özelde Rojava’daki Kürt, Arap, Süryani halkına yönelik saldırıları ve katliamlarını görmekteyiz. Yine Yemen’de, Somali’de, Irak’ta ve diğer başka ülkelerde, yani El Kaide’nin olduğu yerlerde ve yaptığı eylemler nedeniyle ABD’nin o bölgeye, ülkeye müdahale etmek için büyük bir gerekçe ve zemin sunmaktadır. Adeta ABD ve emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya müdahale edebilmeleri için kendisini en iyi biçimde pazarlamakta ve görevini çok iyi yerine getirmektedir. Bu nedenle El Kaide denilen bu örgütün ne olduğunu, ne yapmak istediğini iyi ortaya koymak gerekmektedir. Birinci husus bu.
İkinci husus, İslam adına hareket ediyor, ama özgürlük ve demokrasi güçlerine saldırısı var. Sanki İslamiyette toplumculuk yokmuş gibi, özgürlük arayışı yokmuş gibi, ezilenlerden yana değilmiş gibi, halklara öyle bir yönelimi var ki, hem İslamın özüne terstir, hem de insanlık El Kaide şahsında Ortadoğu coğrafyasına, İslam dinine bir tepki duyar hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Şimdi biz bu İslamı; El Kaide ve benzeri karşı İslam, iktidar İslamı nasıl tanımlayacağız? Karşı İslam nedir, tarihsel temelleri nedir, günümüzde aldığı durum nedir? Bunları tartışmamız gerekiyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan toplumcu veya kültürel islamdan bahsetti. Biz bunu günümüzde nasıl güncelleyebiliriz? Bu temelde halklarımıza yeni bir bilinç nasıl verilebilir, onları mücadeleye nasıl çekebiliriz? Demokratik islam konferansı bunu amaçlamaktadır. İktidar İslamı teşhir etmek, yüzünü açığa çıkarmak, buna karşı nasıl mücadele edileceği, İslami değerlerin özünün nasıl günümüze taşınıp güncellenmesi gerektiği, eksiklikleri nelerdir, nelerin aşılması gerektiği konularında tartışma yürütülecektir.

Medine’de yaşananlar ve çözüm

İslamiyetin çıkış koşullarına dönüp baktığımızda; her şeyden önce Hz. Muhammedin çıkışı ve gelişiminde esas amacın yeni bir toplum yaratma olduğu ve bunun mücadelesinin verilme gerçekliği vardır. Yeni toplum mücadelesinde yaşanan süreçler var. Bunun öncüsü ve de önderi Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed yaşadığı çağın özelliklerinin çok iyi bilincindedir. Hem yaşadığı coğrafyaya yönelik dıştan gelen imparatorlukçu güçlerin saldırılarını ve bu güçlerin özelliklerini iyi görmekte, tahlil etmekte, hem de kendi coğrafyasında Arap Kabileleri arasında yaşanan sorunların nedenlerinin derin bilincine varmış bulunmaktadır. Dolayısıyla hem dıştan gelen Sasani, Bizans ve Habeşistan imparatorluk saldırılarını bertaraf etme ve kendi yurdunu koruması gerekmekte, Arap kabilelerinin kendi aralarındaki kavgalarına son verme ve çözüm bulma hareketidir. Elbette bunu yapabilmesi güçlü bir tarih bilinci, ideolojik derinlik gerektiği gibi aynı zamanda büyük bir politik deha ve pratik ustalık göstermesi gerekmektedir.
Hz. Muhammed hem bir ideolog, hem politikacı ve hem de güçlü bir eylem-pratik sahibi olarak önder olma vasfını hak etmiş olarak Arabistan yarımadasında kendi devrimci yürüyüşüne bu koşullarda başlamış ve kendi yaşamının sonuna kadar da yaratmak istediği yeni toplumun hem inşasında hem de bir sistem olarak yürütülmesinde son ana kadar birinci derecede sorumlu ve sorumluluk bilinciyle katılmıştır. Allah tarafından kendisine indirilen Kuran-ı Kerim özünde yaratmak istediği yeni toplumun ahlaki, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuksal ilke ve kurallarının toplamı olan bir program olmaktadır. Yani bir nevi parti programı ya da manifestosu niteliğindedir.
Hz. Muhammed’in ilk başlarda Medine şehri merkezli yaratmak istediği toplumsal sistem tamamen ahlaki-politik özellikleri bağrında taşımaktadır. Medine şehrinde yaşayan Yahudi, Hıristiyan inancına sahip topluluklarla bir arada yaşamanın kurallarını belirleyen ve her topluluğun ve de her bireyin şehir yaşamındaki rolü ve görevlerini belirleyen Medine Sözleşmesi (Vesikası) günümüzde esas alınacak ve güncellenmesi halinde Ortadoğu coğrafyasında İslamın özüyle buluşmasını getirecektir. Bu sözleşme Hz. Muhammed tarafından hazırlanmış ve tüm yurttaşların onayı temelinde hayata geçirilmiştir. İslamın özü aslında bu sözleşmede kendisini korumaktadır. Esas İslam bu sözleşmede gizlidir. Çünkü toplumsal olana dairdir ve demokratik bir içerikle beraber demokratik katılım temelinde hayata geçirilmiştir. Bu nedenle günümüzde demokratik islam tartışması yapılırken esas alınması gereken hususlardan biri olarak bu toplumsal sözleşme görülmelidir.
Bu sözleşmede kadının statüsüne yönelik iyileştirici maddeler yer alırken, köleliğin tümden kaldırılması değil de köle sahiplerinin kölelerini azad etmesi ya da daha insancıl yaklaşması gerektiği vurgusu yapılmış, yetimlerin, yoksulların mutlaka toplum tarafından korunması gerektiği vurgulanmıştır. Savaş kuralları belirlendiği gibi, ekonomik tekellerin oluşmasını engelleyecek maddeler yer almaktadır. İçeriğine bakıldığında tam bir demokrat partinin program maddelerini içermektedir.

İslamiyet adeta tersyüz edildi
Medine ve daha sonrasında Mekke döneminde Hz. Muhammed’e baktığımızda; yaratmak istediği toplum sistemine sonuna kadar inanıyor, ilkelerine bağlıdır, nasıl düşünüyorsa öyle yaşıyor ve öyle de uygulamasını yapıyor. Yeni toplumun nasıl olması gerektiğini ortaya koyuyor, bu sistemi kişiliğinde yaşatıyor, temsil ediyor ve insanlara bu sistemi de zorla değil, ikna ederek, buna katarak, onları eylemsel kılarak yeni toplumunu yavaş yavaş örüyor ve geliştiriyor. Fakat günümüze geldiğimizde Hz. Muhammed’in düşündüğü, pratikleştirdiği ve yaşattığı İslam’ın adeta tersyüz edildiği, içinin boşaltıldığı ve yozlaştırıldığını acı pratikleriyle her gün görmekteyiz.
Hz. Muhammed ölüm döşeğindeyken onun takipçisi olduğunu söyleyenlerin kendi aralarında kimin halife olacağı ya da iktidar olacağı tartışması yaptıklarını tarihsel belgelerde okumaktayız. Aslında İslamiyet ya da Hz. Muhammed’in yaratmak istediği İslam ümmeti ütopyası, toplum sistemi daha o ölüm döşeğindeyken iktidar hesaplarına kurban edilme durumunu yaşıyor. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halife döneminde yaşanan sorunlar ve en nihayetinde Muaviye’nin halifeliği ele geçirmesi ve bir bütün kendisini Şam merkezli olarak örgütleyip devletli kılması, İslamiyetin de toplumcu yanının bastırılması ve iktidara bulaştırılması, iktidara alet edilmesi anlamına gelmektedir.
Nasıl ki Hıristiyanlık 300 yıl Roma imparatorluğuna karşı direndi ve hep ezilenlerden yana olarak görülüp sahiplenildi ve ne zamanki Roma imparatorluğu Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul edip, onu devletleştirdiği, iktidara bulaştırdığı ve özünden boşalttıysa, İslamiyet 30 yıl içinde aynı kaderle karşı karşıya kaldı. Muaviye’nin Şam merkezli yönetimini ilan etmesi İslamiyetin de artık iktidarın çıkarları için bir kılıf olması ve fetih, talan ve sömürüye alet edilerek halklar üzerine bir ölüm fermanı olarak işlenmesi oldu. Bundan sonrası gerçek İslamın değil iktidarcı, devletçi İslamin tarihi olmaktadır.
Günümüzde bu iktidar İslamın temsilini El Kaide başta olmak üzere başka birçok örgüt ve oluşum temsil etmektedir. Sünni selefi olan El Kaide hareketi gibi, Fethullah Gülen cemaati de iktidar İslamın bir temsili olmaktadır. Diğer yandan İran merkezli Şialık da iktidar İslamın başka bir versiyonu olmaktadır. Her ne kadar Sünni mezhebe karşı şekillenmiş ve özünde Hz. Ali taraftarlığını benimsemiş ve buna göre hareket ettiğini söylese de, o da iktidar İslamın bir başka versiyonu olmaktadır. Dolayısıyla günümüzde Suriye merkezli olarak bu iki versiyonun, iktidar İslamcı güçlerin karşılıklı olarak mücadelesini görmekteyiz. Irak ve Suriye’deki mezhep çatışmaları bunu göstermektedir. El Kaide’ye karşı Suriye’de mücadele veren Hizbullah örgütü de özünde kendi iktidar İslamını hakim kılmanın mücadelesini vermektedir. Yoksa gerçek İslamın, toplumcu-kültürel İslamın bir temsilcisi, bu uğurda mücadele eden bir örgüt değildir. Eğer öyle olsaydı yanıbaşında direnen Rojava Kürtlerinin mücadelesini destekler, güç verirdi. Rojava’daki halkçı oluşumun en büyük ittifakçısı, güçbirliği yapanı olur ve demokratik Suriye’nin oluşması için tüm gücünü seferber ederdi. Ama bunu yapmadığı için onun da iktidar İslam içinde yer aldığı değerlendirmesini hak etmektedir.

Kimin için mücadele ediyorlar?

Bu yazımızda esas ele alacağımız yön; Sünni selefi El Kaide ve onun gibi hareketlerin islamiyete, müslüman halklara ne gibi olumsuz yönelimlerde bulundukları, başta Suriye olmak üzere bölgede demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren ve çoğu müslüman olan bu toplumsal kesimlere karşı bu iktidar islamcı güçlerin saldırmasının temel nedenlerinin ortaya konulması olmaktadır. Kısacası El Kaide ve benzerlerinin temel amacı nedir, ne yapmak istiyorlar, kimin için mücadele ediyorlar, önleri alınmazsa ne gibi olumsuz sonuçlara yol açacaklar? Bunları tartışma konusu yapmak en doğrusu olacaktır.
Bununla birlikte selefiliğin kısaca ne olduğuna, ne zaman ortaya çıktığına ve günümüzde geldiği duruma çok kısa olarak değinmek iyi olacaktır.  
Selefilik, öncesi demek. Selef önceki halef ondan sonraki, ondan sonra gelen demektir. Bu nedenle selefilik denildiğinde İslamiyetin doğuş dönemini kendisine esas alan, Kuran’ı olduğu gibi, hiçbir yoruma tabi tutmadan bir yaşam kılavuzu olarak ele alan, Kuran’da yazılı olanların tek doğru ve gerçek olduğunu, bunun yaşamda olduğu gibi uygulanması gerektiğini savunan, akla değil nakle, yani Kuran’da ve hadislerde var olanları olduğu gibi esas alıp onları uygulamayı kendisine esas alan bir düşünce akımıdır. Bu akım çağın koşullarına, değişen toplumsal gerçekliğe, yaşanan değişimlere kendilerini adeta kapalı tutup, Kuran’da belirtilenler çerçevesinde bir toplumsal yaşamın yaşanmasını en doğru yaşam olduğunu savunmaktadırlar. Her ne kadar selefiliğin böyle olmadığını, akla, tartışmaya açık olduğu, bu yönlü bu akımın önde gelenlerinin dogmatik ve tutucu olmadıkları söylense de, genel kanı tutucu ve dogmatik bir akım olduğu yönündedir. Çünkü kimi pratikleri bu gerçekliği açıkça ortaya koymaktadır.
Suudi Arabistan’daki Vahabilik, günümüzde El Kaidecilik kendilerini selefi olarak tarif ediyor ve bu akımın temsilini yaptıklarını açıkça ifade ediyorlar. Dolayısıyla onların pratiklerine baktığımızda selefiliğin açık bir yozlaşma, Hz. Muhammed’in yaratmak istediği toplum sisteminin adeta canını okurcasına karşı bir yönelimle İslam coğrafyasına saldıran ve bu yetmezmiş gibi emperyalist güçlerin hizmetçiliği ve onların koruması altında hareket eden bir akım olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır.

Vahabilik ve El Kaide

Suudi Arabistan’da Vahabilik olarak ortaya çıkan ve kendisini selefiliğe dayandıran akım İngilizler eliyle geliştirilen ve Osmanlı imparatorluğunun Ortadoğu’da panislamizm politikasını boşa çıkartmak için kullanılan bir güç olmaktadır. Vahabilik çok katı bir inanç sistemini kapsamaktadır. Kuran’da var olanlar dışında başka bir doğruyu kabul etmiyorlar. Allah’ın ve onun peygamberi Hz. Muhammed’in dışında başka bir kaynağı kabul görmeyerek, aslında İslamiyette akılcılığın temsilini yapan ve Kuran’daki ayetleri çağın koşullarına göre yorumlayarak toplumsal sorunlara çözüm bulmaya çalışan akımın da karşısında bir tutum almaktadırlar.
Vahabiler İngilizler eliyle güçlendirilip Arabistan Yarımadasında hakim olmaya başladıklarında, ele geçirdikleri şehirlerde var olan tüm kütüphaneleri imha ediyorlar, kutsal yerleri yağmalıyorlar ve o şehrin insanlarını kendi inançlarına geçmeleri için zorluyorlar. İnancından dönmeyenleri ise kılıçtan geçiriyorlar, geri kalanlarını ise sürgün ediyorlar. Vahabiler türbeleri, evliyaları, kutsal mekanları din dışı görüyorlar. İnsanların evliyaların mezarlarını ziyaret etmelerini ya da toplumca kutsal görülen mekanların ziyaretini Allah’la şirk koşma olarak değerlendiriyor ve ele geçirdikleri tüm yerlerde orada bulunan tüm kutsal mekanları yağmalıyor, yıkıyorlar. Çünkü onlara göre esas olan Allah ve onun peygamberidir. Tek doğru olan Allah’ın kelamı olan Kuran’dır. Onun dışında başka bir doğru yoktur! Fakat kuran’ın hangi koşullarda oluştuğunu, orada yer alan her bir ayetin neye karşı, hangi toplumsal ihtiyaca ya da soruna karşı bir cevap olarak indirildiğini hiç düşünmezler. İşte selefiliğin kısa özeti.
Günümüzde de El Kaide’nin (Suriye’de IŞİD ve El Nusra vb.) Ortadoğu coğrafyasında yaptıklarına baktığımızda aynı şeylerin devam ettiğini görmekteyiz. Suriye’de, özelde de Rojava’da müslüman Kürt halkına yönelik yaptığı katliamlarla ne kadar gaddar ve vahşi bir zihniyet ve eyleme sahip olduklarını netçe ortaya koydular. Rojava Kürtlerinin malının, canının, namusunun helal olduğu yönünde fetvalar verilerek, buradaki halkımıza saldırmaları hem bu akımın ne kadar İslam dışı olduğunu, hem de aslında emperyalist ve bölge güçlerinin çıkarları için kullanılan bir provokasyon örgütü olduğunu açıkça göstermiştir. Farklılıklara tahammül etmeyen, farklı inanç ve mezheplere düşmanlık besleyen El Kaideci güçler bir yandan islam adı altında kendi tekçi zihniyet ve yaşam sistemini Ortadoğu coğrafyasına dayatırken, diğer yandan cihat adı altında var olan maddi imkanların talanını ve gasbını gerçekleştiriyorlar.
Dolayısıyla iktidarcı-devletçi İslamın günümüzde en vahşi yüzünü temsil etmesi açısından El Kaideciliğin çok iyi analiz edilmesi, gerçekliğinin ortaya konulması, müslüman halkların bu örgüt ve zihniyet karşısında doğru bir bilinç temelinde örgütlü kılınması ve buna karşı mücadeleye sevk edilmesi günümüzde en acil görevlerden biri olmaktadır. Dolayısıyla Demokratik İslam Konferansında hem toplumcu-kültürel İslamı günümüzde nasıl canlandırabilirizin, hem de El Kaide şahsında Ortadoğu’ya yönelen kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi nasıl geliştirebilirizin cevabını ortaya koymalı ve bunun örgütlenmesini yaratma temelinde pratikleşebilmeliyiz.



EZGİ DEMİRSU