ABDURRAHMAN AYDIN

Kendi adıma klasik düşüncenin önemini bir hayli vurgulayan bir konumda oldum çoğunlukla; hiçbir şey için değilse bile içinde yaşadığımız çağın temel ayartısı durumunda olan bir tür ‘köksüzlük’ deneyimini gerçekten ayarı kaçmış bir özgürlük olarak deneyimleme yanılsamasına mesafelenebilmek için. Klasik düşünceye başvuranlar, temel referanslarını buradan kuranlar, genellikle çokça yanlış anlaşılmış bir post-truth adına eleştiriye de tabi tutuluyorlar; eleştiri sahipleri post-truth çağı sanıyorum pek bilmedikleri ve anlamadıkları Quantum fiziğinin paradigmasından türeyip gelen bir çağ olarak selamladıkları için. Yani hayal güçleriyle bir araya getirdikleri birtakım kavramlar söz konusu; hatta gide gide bu kavramların teorideki karşılıklarından bir hayli koparılmış birer hayal ürünü olarak kendileri tarafından doldurulduğunu bile söylemek mümkün. Ama zaten post-truth çağ, tam da bu öznenin, yani kendi hayal gücünün ürettiği imgelere kavram değeri atfeden öznenin çağı! Tarihte bir örneği daha yoktur sanıyorum, belirli bir öznellik tipinin tam da kendisini eleştiren söylemlerle silahlanması biçimindeki bu durumun.

Bu durum, yalnızca kendini öne sürme çabası içindeki bir özne tipini koyuyor önümüze. Toprakla, yeryüzüyle, üzerinde yaşadığımız somut dünyayla bağları gerçekte kopmuş olan bu özne, buradaki temel eksikliğini, bir kimliği geçerli kılmanın, onu yanılsamalı bir istikrara sahipmiş gibi sunmanın (hem kendisine, hem de başkalarına) arayışıyla, birtakım kültürel sembolleri, birer telafi aracı olarak devreye sokuyor. Böylelikle bizzat kendisi çeşitli göstergelerin karıştığı, iç içe geçtiği, dışarıya yöneldiği karmaşık bir metin olarak beliriyor. Dünyasını kaybetmiş bir metin… Dünya üzerine söz geliştirme kabiliyetini, özneler arası diyebileceğimiz ve siyasal bağın tam da soyut uzamı olan alanda konuşma kabiliyetini (vardıysa eğer elbette) kaybetmiş bir özne… Tek dayanağı kendisi, kendi benliği olarak kaldığı için ‘tarihe’ başvuruları da gerçekte tarihin kendisine değil, büyük bir tarihsellik olarak algıladığı kendi kişisel hikâyesine yaptığı başvurular durumunda bu öznenin. Tarih addettiği şeyle bağını koparmadığına inanıyor, oysa aslında bütün bu tarih sembolik düzeyde bir ikame olarak kendi kişisel hikâyesini tesis ettiği için tarihle değil, gerçekte kendisiyle bağını asla koparmıyor.

Bu duruma ‘kültürelcilik ideolojisi’ adı verilebilir. Kültürelci ideoloji içinde her şey bireysel ve tekil bir bedenin içerisinde olup bitmektedir. Kültürel semboller, onun dünyadan arzuladıklarının, yekten alacaklı oluşunun onaylayıcı kategorileri olarak iş görürler. Bu ideoloji içerisinde dünya, “ben ve ötekiler” biçiminde ikiye bölünmüştür. Bu ‘ben’ sürekli olarak bu ötekilerden kendi varlığının onaylanmasını talep eder. Devreye soktuğu kültürel öğeler, bu bilinçsiz talebine meşruiyet sağlamak içindir. Burada bir paradoks var elbette; Varlığının onaylanması talebinin bizzat kendisi zaten bir varlık eksikliğine işaret etmektedir. Kültürelci öğelerin devreye girmesinin nedeni de tam olarak bu eksikliğin üzerini yamamak içindir. Kültürelci kötücül bir hazzın peşindedir; bireysel karşılaşmalar içerisinde seferber ettiği kültür sembollerinin kendisine sağladığı ahlaki üstünlük konumunun tadını çıkarmak ister. Ama bunun için tanınmaya muhtaç oluşu da kendi paradoksu durumundadır.

Kültürelci benlik, tanınma çağrısını kültür alanını da bir tür sembolik kavga alanı olarak kodlamak suretiyle meşrulaştırır. Fakat gözden kaçırdığı şey, gerçekte verilememiş bir kavganın sembolik bir ikamesini inşa etmekte oluşudur. Çünkü en nihayetinde kültürelciliğin temelinde öyle ya da böyle başka kültürlerle, başka kimliklerle yapılmış bir kıyaslama bulunur. Bu kıyaslamaya verilmiş bir yanıt, örneğin “Ben de varım” yanıtı, yine tuhaf bir paradoksla, kıyas nesnesine değil, aynı kültürel envanteri paylaştığı varsayılan insanlara yönelir. Varlığını kendisine karşı ortaya koymaya çalıştığı kültürel temsil örüntüleri tarafından o kadar görmezden gelinmeye tahammül edemeyiş diyelim… Fakat tam bu noktada öfkenin ve hıncın nasıl adres değiştirdiğine işaret etmeli. Kültürelci bakış, düşmanını da kaybetmiş bir bakıştır. Düşmansız olmanın telafisini ‘benzer’ addettikleriyle gidermeye yönelir.

Kültürel hegemonya mücadelesini değersizleştirmek için söylüyor değilim bunları. Kültürelci ideolojinin tuzaklarına düşmeden de bu mücadelenin mümkün olabileceğine işaret etmek için söylüyorum. En nihayetinde Kürtler Amerika’da yaşayan siyahlar değiller. Kuşkusuz Kürtlerin de kültürel gelişim çizgileri zor yoluyla baltalandı yıllarca; fakat en nihayetinde örneğin beyazların dünyasına kendi kültürel sembolleriyle girebilmek değil Kürtlerin asıl meselesi. Klasik düşünce, tam bu noktada, bizleri yeniden toprağa çağırarak şunu söyler: Kültürel haklarından evvel, Kürtler kendi topraklarındaki egemenlik hakları gasp edilmiş bir halktır. Pek çoklarının zannettiği gibi, mevcut dünyadan bir kaçış klasik düşünceye gidiyor değil insanlar. Aşırı yoğun bir kültürel semboller bombardımanı altında silinip giden temel siyasal ayrımları gözden kaybetmemek için yapıyorlar bunu.