
Müzik evrenseldir. Her ne kadar tartışmalı olsa da bu tezi tüm yüreğimle destekliyorum. Dünyanın bir ucunda yaratılmış tınılar, diğer bir ucundaki insanın yüreğine hitap ediyorsa evet müzik evrenseldir. Dini, dili, ırkı yoktur. Herkesin anladığı bir lisanı vardır. Dahası insan daha anne karnında ritim ile tanışır. Annenin kalp atışları tanıdığı ilk ritimlerdir. Hayatımıza bu kadar nüfuz eden bir olguyu tanımlamak gerçekten çok kolay birşey değil. Müzik bize çokkültürlü bir pencere de açar. Aslında bu söyleşimizde bununla ilgili. ‘The Secret Concert’ adıyla Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu bünyesinde ortaya çıkarılmış çokkültürlü bir projeden bahsedeceğiz size. “Dünyanın tüm müziklerini alıp, o şarkıların ardında yatan gerçek kişisel öykülere ve şarkı sözlerinin derin anlamlarına dair hiç bir fikir sahibi olmadan, onları bir ıvır zıvır içinde karıştıran İngiltere’deki “Dünya Müziği” sahnesinin aptallığından” bıkan proje yaratıcısı Ed Emery’e aslında teşekkür etmek gerek.
Onun da dediği gibi şarkılara yaklaşımın özü, eleştirel zeka ve tarihsel anlayıştır. Projenin aynı zamanda anlatıcısı olan Emery, şarkılar söylenmeden önce hikayelerini de anlatıyor. Bu projede biz Kürtlerin de hikayesi var. Aynı zamanda Yeni Özgür Politika Gazetesi’nden tanıdığım Suna Alan, böylesi bir başarılı performans sergiliyor. Sesini dinlediğimde içimde çok farklı duygular gelişti. Tanıştığımızdan bu yana çalışkanlığı ile benden her zaman artı puan alan Suna’nın bize anlatacağı çok hikayesi var. Bu projeye farklı bir renk katan Vasiliki Anastasiou ise söyleşimizde bize kendi hikayesini anlatacak. Aslında sadece bir deniz uzaklığında olan bir kültür hakkında ne kadar az şey bildiğimizi hatırlatıyor Vasiliki bize. Anlattıklarını zevkle okuyacağınızı tahmin ediyorum. Bu sadece bir müzik sohbeti değil, aynı zamanda müziğin hayattaki duruşuyla da ilgili…
The Secret Concert Projesi nasıl ortaya çıktı?
ED EMERY: Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) ‘The SOAS Rebetiko Band’ının çalışmalarını yürütüyorum. Biz esas olarak Yunanca ve Türkçe müziği çalıyoruz. Rebetiko, 20. yüzyılın bir çeşit kentsel blues müziğidir. 2011 yazında, Londra’da Mythopolis mekanında çok iyi bir konser yaptık. Bu, beni yeni bir girişimde bulunmaya tetikledi. Bizler, bu bandda (The SOAS Rebetiko Band) yeralan müzisyenlerin kişisel özgeçmişlerine ve aynı zamanda da geldikleri ulusal kültürlerine dayalı bir program yapabilirdik mesela. Örneğin, bandda Kıbrıslı Rum, Türk ve Kürt şarkıcılar var ve ben kendim de, anne tarafımdan Bostancıoğlu Türkçe aile soyadı ile yarı Yunan’ım. Bu girişimde bulunmamın ikinci nedeni ise dünyanın tüm müziklerini alıp, o şarkıların ardında yatan gerçek kişisel öykülere ve şarkı sözlerinin derin anlamlarına dair hiç bir fikir sahibi olmadan, onları bir ıvır zıvır içinde karıştıran İngiltere’deki “Dünya Müziği” sahnesinin aptallığından bıkmamdır. Bizim şarkılara yaklaşımımızın özü ise, eleştirel zeka ve tarihsel anlayıştır.
Söylediğiniz şarkıların ardında yatan öyküler ve sözlerindeki derin anlamları sunmak önemli. Sizin projede kadınlar kendi topraklarının hikayelerini anlatıyorlar. Bu projede kadınların dilinden bu hikayeleri vermek sizce projeye neler katıyor?
Ed EMERY: Kadınlar dünya tarihinin yükünü yani yoksulluk ve cinsel şiddet yükünü taşırlar. Kadınların şarkıları özel niteliklere sahip ve bu nedenle bizler kadınların seslerini ön plana çıkarmaya karar verdik. Özellikle de milliyetçilik durumlarında, sıklıkla kadınların kendilerini ifade ettiği lehçelerin ‘farklı’ seslerini ve azınlık dillerini ezmeye yönelik bir eğilim vardır. Bu nedenle, örneğin, repertuarımıza Kürt dilini ve Kıbrıs Rum şarkılarını getirmeye karar verdik. Biz, bu alternatif seslerin varlığına değer veriyoruz.
Bir yazınızda sınırsız bir müzik kavramından bahsediyorsunuz (music without frontiers). Bu kavramı biraz açar mısınız, sınırları aşan bir müzik neyi anlatır?
Ed EMERY: Müzik altüst edicidir. Sınırların üzerinde, milliyetçiliklerin yarattığı engellerin etrafında akar ve hükümetler olduğunca hızlı bir şekilde, onun ön kapıdan girişini önlemeye çalışırlar, ancak o arka taraftan dolanır ve pencereden girer. Çok sık, Rumca olarak bildiğimiz bir şarkının -belki farklı kelimelerle- ama aynı melodiyi kullanan Türkçe bir kardeş-şarkısını bulabilirsiniz. Konserlerimizde, biz şarkıların Yunanca ve Türkçe her iki versiyonlarını da ‘ortak repertuar’ kapsamında söylüyoruz. Bu, halklarımız arasında düşmanlık yaratmaya çalışanların karşısında, bizim dayanışma beyanımızdır. Bu dayanışma prensibi içinde, bizim şarkıcılarımız da birbirlerinin dillerinde şarkılar söylüyorlar - Suna Smyrna’nın Rum şarkılarını söylüyor; Vassiliki Kürtçe şarkı söylüyor ve Olcay Ermenice ve Türkçe şarkı söylüyor.
“Repertuarımıza Kürt dilini ve Kıbrıs Rum şarkılarını getirmeye karar verdik. Biz, bu alternatif seslerin varlığına değer veriyoruz” diyorsunuz, çokta iyi yapıyorsunuz. Türkiye’de böylesi renkleri ortaya koymak çok kolay değil. Türkiye’de kısıtlanmasına nasıl bakıyorsunuz?
Ed EMERY: Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’ndaki müzikal konserlerimizde, Kürt müziğini İngiltere kamuoyunun dikkatine getirdiğimizi söylemekten gurur duyuyoruz. Kendim, repertuarımızdaki Kürtçe şarkıları, onların kendilerine has ritimleri, renkleri, melodik şekilleri ve ayrıca arkalarında yatan politik kararlılıktan dolayı seviyorum. Kürtler, çok uzun süredir inkar edilen ulusal kimliklerinin mücadelesini veren bir halk. Birkaç ay önce saz aldım ve zaman elverirse, bizim SOAS Kürtçe Bandı’na katılmayı umuyorum. Ve benim içten umudum, Londra’da sürgünde yaşayan sevgili Kürt şarkıcımız Suna’nın bir gün ait olduğu ülkesine dönmesi mümkün olur ve kültürünü orada kutlar.
Proje çerçevesinde ne gibi etkinliklere imza attınız, daha farklı konser planlarınız var mı?
Ed EMERY: Şimdiye kadar Londra içinde ve çevresinde konserler yaptık. Bazı materyallerimizi internet üzerinde, Youtube klipleri ile bulabilirsiniz. Şimdi de, tüm bu harika konser materyallerinin CD’sini yapmak amacıyla kayıt stüdyosuna gidiyoruz. CD, Ağustos 2012’ye kadar hazır olacak. Bu noktadan sonra, ‘The Secret Concert’i İngiltere’deki çeşitli festivallere ve muhtemelen yurtdışına da turneye taşıyan yeni bir program başlayacaktır. Önerilere her zaman açığız.
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Müziğe ilginiz nasıl başladı?
Vasiliki ANASTASİOU: Kıbrıs’ta doğdum. Müzik, son 40 yıldır tam zamanlı bir buzuki çalgıcısı ve şarkıcı olan babam ile erken yaştan itibaren hayatıma girdi. Kıbrıs’ta müzik eğitimi aldım. Çocukken piyano, teori ve şan dersleri aldım. Daha sonra Tech Müzik Okulları‘nda çağdaş vokal eğitimi için Londra’ya taşınmaya karar verdim ve daha sonra Londra Müzik Koleji’nde master yapmak için burs teklifi aldım ve iki yıl içerisinde tamamladım. Farklı müzik stillerinde performans sergilemekten keyif alırım ve ‘The Amalgamation Project’ (Alaşım Projesi) adını verdiğim, kural içermeyen bir ortamda bu stiller ile kendi bestelerimi harmanlamaktan keyif alırım. Müzikal yaşamım Rum Rebetiko ve geleneksel müzik, Farsça makamlar, Kürtçe melodiler, caz ve funk müziği ve dünyanın her yerinden diğer müzik stillerinin listesini içeriyor.
‘The Secret Concert’ projesi, azınlıkların kendi hikayelerini anlatma olanağı sağlayan bir proje. Siz bu projede Rum (Kıbrıs) bölümünün hikayesini anlatıyorsunuz. Bize biraz bu şarkıların hikayelerini anlatır mısınız?
V.ANASTASİOU: Kıbrıs halk şarkıları aşk, göç, ölüm, neşe, gurbet ve gündelik kaygılar gibi farklı hikayeleri anlatır. Dünyanın her yerinde halk şarkıları, benzer temaya sahiptir. Bu projenin amacı, gerçekte doğmuş olduğumuz ülkelerin hikayesini anlatmak değildi; aksine büyümüş olduğumuz ortamların şarkıları aracılığıyla kendi hikayemizi anlatmaktı… Benim hikayem, 5 yaşında bir çocuk iken İngiliz yönetimine karşı bağımsızlık için 1955-1959 devrimini yaşamış ve bütün inancını kaybeden bir mülteci olarak 1974 Kıbrıslı Rum / Türk savaşından kurtulmuş bir Kıbrıslı Rum babaya dönük bir sevgi hikayesinden yola çıkıyor. Sonsuza dek onun ve zincirleme bir reaksiyon olarak, bizim de yaşamımızın seyrini değiştiren gerçekler... Görünüşe göre; o dönem Kıbrıs adasından Yunanistan’a dahi seyahat çok zor bir işti. Bu şarkıyı ergenlik yıllarımda duydum ve daha önce fark etmediğim bir şeyi fark ettim; Kıbrıs Rum lehçesinin güzel ve şiirsel kullanımı...
Bu proje çokkültürlü bir proje. Çokkültürlü müzik yapmanın anlamı büyük olsa gerek...
V.ANASTASİOU: Çok kültürlü müzik gibi bir terim yoktur. Müziğin kendisi, çokkültürlüdür; sınırlar ve engeller üzerinden, önyargılar ve yanlış fikirler üzerinden yıllar boyunca kendini sürekli olarak yeniden yaratarak yolculuk halindedir. ‘The Secret Concert’in tam olarak böylesi güzel bir konsepti bulunmakta. Dünyanın farklı yerlerinden gelen müzisyenleri biraraya getirerek, müzikal bir yolculuk içerisinde insanların hikayelerini anlatmak...
Siz bu proje ile nasıl tanıştınız?
Olcay BAYIR: Bu proje fikir olarak beraber çalıştığım SOAS Rebetiko Band menejeri olan Ed Emery tarafından fikir olarak sunuldu bizlere. Ancak sahnedeki hali, grubun özellikle solistleri, bu proje için fikir, müzikal paylaşımda bulunurak bugünkü şeklini verdiler.
‘The Secret Concert’ projesinde farklı halklar kendi topraklarının hikayelerini anlatıyorlar, sizin hikayeniz nedir?
O.BAYIR: Benim hikayem aslında birçok insandan yabancı ve ilginç değil. Göçmen bir ailenin kızı olarak 17 yaşında burada olan babamın yanına, yani İngitere’ye geldim. Buraya geldikten sonra birçok zorlukla karşılaştım elbette. İngiltere’ye adapte olma, hayatıma 17 yaşından sonra yeniden başlama… Çok zor oldu ama inanıyorum ki müzikal anlamda iyi bir yol katettim. Çünkü istediğim şeyi yapıyor ve o yolda ilerliyorum.
Peki Avrupa’da çok kültürlü müzik yapmak ile Türkiye’de yapmak arasında önemli bir fark var mı?
O.BAYIR: Avrupa’da çokkültürlü müzik yapmak elbette çok daha kolay. Türkiye’de kendi kültürel zenginliklerini yasaklayan bir anlayış var. Bu anlayış ile çok kültürlü bir müzik yapmak elbette çok zor. Engeller ve yasaklar müzikal olanaklarınızı çok kısıtlıyor. Ancak İngiltere’de toplum farklı kültürlere karşı büyük bir ilgi içinde.
‘The Secret Concert’ size neler kazandırdı ve sizin hayatınızda neler değiştirdi?
O.BAYIR: Müzikal anlamda ufkuma yeni bir bakış açısı daha ekledi. Ben hayatta karşılaştığım her şeyden ve içinde bulunduğum her olaydan kişi olarak ne öğrenebilirim, nasıl pozitif olarak gelişebilirim açısıyla baktığım için, bu proje benim için önemli bir öğrenme süreci oldu. Farklı kültürlerden müzisyenler ve onların tecrübeleri, hayatları ve müziğin hayatlarındaki yeri, aslında dillerimiz ayrı olsada müziğin ne kadar birleştirici ve ortak bir dili konuştuğunu bir kez daha kanıtladı. Müzisyen olarak bu durumdan mümkün olduğunca beslenmeye kendimi geliştirmeye çalışıyorum.
Irkçılığa karşı bir mesaj
‘The Secret Concert’ projesi, Milliyetçiliğe, ırkçılığa ve tek tipliliğe karşı iyi bir mesaj ve birbirini tolere edebilme erdemliliğini taşıyoruz. Yine Alevi, Êzîdî, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman inançlarının kültürel etkilerinin görüldüğü şarkılar da birarada… Ben, bu projede bir Kürt olarak yer alıyorum.
Şarkı söylemek bir yetenektir, insanın kapısını çalar ve öylece girer içeri, öğrenilmez. Güçlü bir sesiniz var. Yeteneğin nereden geliyor?
Suna ALAN: Serhatlı Kürt Alevi bir aileden geliyorum. Çewlik’te doğmuşum. Ben iki yaşında iken ailem İzmir’e yerleşmiş. Hem Serhat dengbêj geleneğinin etkisi; hem de Alevi deyişleri ve bağlama sesi hiçbir zaman hanede eksik olmadı. Kardeşlerimin hemen hemen hepsi bir şekilde bağlama çalar ve söylerler. Henüz örgülü saçları beline kadar düşen, kara önlüklü bir ilkokul öğrencisiyken benden büyük kardeşlerim, teyzelerim, dayılarım ve yakın aile bireyleri evde bir araya gelir; saz çalar, kılamlar söylerlerdi. Şimdi Türkiye zindanında yirmili yıllarını dolduracak olan dayımdan ‘Kîne Em’ dinlemek, şehit düşen teyzelerimden ‘Bingol Şewitî’, ‘Geliyê Zilan’ı dinlemek apayrı bir duyguydu. Sanırım ilgimi çeken sadece söylenen kılamlar değildi, söyleyen kişilerin de benim için manevi değerleri vardı. Dayım sazı eline aldığında evin salonunda toplananlar onu büyük bir hayranlıkla dinlerlerdi. Yine teyzelerimin sesi çok güzeldi. Saz da çalardı. Onlar hem sanatçı, hem de devrimci idiler. Model edindiğim bu insanların, içten ve yürekli seslerini hiç unutmadım.
Yeteneğini nereden aldığın anlaşıldı. Peki müzik yaşamına profesyonel olarak ne zaman başladın?
S. ALAN: Geçtiğimiz yıl şan dersleri almaya başladım. O sırada Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Araştırmaları Okulu’nda (SOAS) gerçekleşecek Kürt Müzik Festivali’nde şarkı söylemek üzere çağrıldım. Festivalde beklemediğim kadar çok ilgi ile karşılaştım. Bu durum haliyle beni müziğe daha çok yakınlaştırdı. SOAS İran Band’ının çeşitli birkaç çalışmasına katıldım. Müzisyen arkadaşlarım Rizgar Nasan ve Hamit Sağ ile Kürtçe müzik yapıyorduk ve bir Kürtçe Bandı’na ihtiyaç vardı. Bu amaçla SOAS’ta ilk defa Kurdish Band isimli bir grup oluşturuldu. Oxford, Cambridge gibi üniversiteler de dahil olmak üzere çeşitli mekanlarda kendimizi diğer halklara tanıtma fırsatı bulduk.
‘The Secret Concert’ projesi multikültürel bir pencereden birçok kültürü bir arada toplamayı hedefleyen bir proje. Ed’in de anlattığı gibi projede kadınlar ve hikayeleri önemli bir yer tutuyor… Bu projede olmak senin için nasıl bir duygu?
S. ALAN: Projenin fikir babası Ed Emery, sosyalist bir kimliğe sahip. Kendisi Londra SOAS Üniversitesi’nde Etno-Müzikoloji üzerine doktora yapıyor. Benim bir Kürt kadını olarak sosyo-politik ve kültürel altyapım onun ilgisini çekiyordu. Yine cins mücadelesi ile ilgili düşüncelerimi de biliyordu. Kürtler’in yaşadıkları ve bu deneyimlerin bir Kürt kadınına yansıma şeklini önemsiyordu. Hatta bu proje şekillenmeden önce Kürtlerin hikayesini merkeze alacak bir proje tasarladığını belirtmişti. Çokkültürlülük, genelikle milliyetçilik ve asimilasyon kavramları ile çelişir ve müziğin de tüm halklar tarafından anlaşılan bir dili var. Bu yönüyle bu projenin benim için anlamı; barış için, müzik yoluyla kültürel, siyasal ve dinsel sınırlar ötesinde insanları birbirine bağlayan bir ürün çıkartmak...
Kürdistan’daki savaş koşulları nedeniyle ailesi Çewlik’ten göç etmiş biri olarak, barışın inşasında bir şekilde katkıda bulunmak, ait olduğum toprakları kültürel renkliliğinden, maruz kaldığı katliamlara ve direniş öykülerini diğer halklara anlatmak ve onları da içtenlikle dinleyerek, empati kurabilmek benim için önemli. Doğduğum Çewlik’in pek çok Kürt ili gibi çokkültürlü bir yönü var. Buradaki yerleşik ve kadim halklar Kürtler ve 1915 katliamı mağduru Ermenilerdir. Burada yine, hem Zazaca, hem de Kurmancî lehçeleri konuşulduğu gibi, hem Sünni hem de Alevi Kürtler yaşamaktadır. Ayrıca göçebe, koçer yaşamı sürdüren Bêrtîler’in de burada bıraktığı kültürel izler var. İki yaşında iken ailece göç ettigimiz İzmir ise hala Cumhuriyet öncesi multi-kültürel dokusundan izler taşıyor. Çocukluk ve gençliğimi geçirdiğim bu şehirde Ege ve Balkan türküleri, Smyrna - Rum ve Roman müziğinden etkilendim. Zozanları ve çoban çayını ne kadar çok seviyorsam; denizi ve zeytin ağaçlarını o derece çok sevdim hep.
Projenin istenilen amaca ulaştığını düşünüyor musun? Tepkiler nasıl?
S. ALAN: Türkiye’de üst kimliğin dili olarak görülen Türkçe ile birlikte Kürtçe, Ermenice ve Rumca da söylüyoruz. Milliyetçiliğe, ırkçılığa ve tek tipliliğe karşı iyi bir mesaj ve birbirini tolere edebilme erdemliliğini taşıyoruz. Yine Alevi, Êzîdî, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman inançlarının kültürel etkilerinin görüldüğü şarkılar da birarada… Ben, bu projede bir Kürt olarak yer alıyorum. Eğer salt kendi biyografim ve yakın ailemin biyografisini esas almış olsaydım; işkence, ölümler, göç, yokluk, hastalık, asimilasyon gibi konuları içerisine alan çok da keyif verici olmayan bir repertuar ortaya çıkacaktı. Kendi repetuarımda sadece 88’de Mardin Bagok direnişinde şehit düşen teyzem Ayten Tekin ve 19 Kürt Özgürlük savaşçısının hikayesini anlatan ‘Li Bagokê’yi repertuarıma ekledim. Diğer eserler de, benim için anlamlı hatıraları olan, Meryem Xan, Şeroyê Biro, Xarapêtê Xaco gibi değerli Kürt müzisyenlerinin eserleri ve Ermenice, Rumca birer şarkı…
Bu proje kapsamında ilk konserimizi pekçok halkın katıldığı Cambridge’de yaptık. ’Li Bagokê’ eserini ben okumadan önce, dinleyiciye Ed Emery tarafından sarkının benim için neden önemli olduğu ve hikayesi anlatıldı. Ben şarkıyı söylerken birkaç Türk dinleyici salonu terketti. Kendi gerçekliğini görmeyen ve ondan kaçan milliyetçi yaklaşımların yanı sıra, her konser sonrasında İngiliz ve diğer pek çok halktan dinleyici, şarkıların hikayesini dinledikten sonra, gelip Kürtler’i merak ettiklerini, projedeki bu tek ‘’vatansız ve diaspora’’ halka ilişkin daha fazla bilgi edinmek için iletişim kurmak istediklerini soylediler. Asıl, projenin istenilen amaca ulaştiğını o zaman hissettim.
İleriye yönelik projeleriniz var mı?
S. ALAN: Yakın döneme ilişkin Kosmos Müzik Topluluğu adı altında çello, viola ve keman çalan üç İngiliz kadın müzisyenle bir Kürtçe müzik projesi üzerinde çalışıyoruz. Yine Tara Jaff ile ortak bir çalışmamız olacak. Genç kadınlardan oluşturduğumuz bir kadın korosu projesi ile de başta Kürtçe olmak üzere pekçok etnik dilde bir repertuar çalışmamız var. Koro ile İngiliz ve diğer halkların festival ve etkinliklerine katılmayı hedefliyoruz. Değerli Kürt şairi Arjen Arî’nin bestelediğim şiirleri var. Onlar üzerinde çalışıyorum. Son olarak Avrupa’da yaşayan vatansız halkların kadınları ile ortak bir projede buluşmayı planlıyorum...
ELİF SONZAMANCI