
Bilebildiğimiz kadarıyla insan, evrende en müthiş birikendir. Başka bir deyişle, biriken evrenin ta kendisidir. Evrenin hafızası, gelişim süreci, değişimi ve dönüşümü, farklılık arayışının en belirgin dışavurumudur. Kendini fark eden, farkına varan evrendir insan.
Sanatçı, önder, peygamber, filozof, tanrıça, tanrı... Kısaca derin arayış ve yaratım gücüne sahip olanlar, evrendeki bu hakikat birikmişliğinin zirvesidir. Sanatçı, mikro toplum, evrenin en öz biçimi, var olma hali ve farkındalığın da farkında olandır. Erişilemeyene erişen kutsallık mertebesidir, en kendi olabilme halidir. Dolayısıyla toplum olabilme, toplumsallaşma ve nihayetinde evrenleşme halidir.
İnsan, bilinen ilk zamanla birlikte bu soluksuz, uzun ve meşakkatli yolculukta kendinde evreni biriktirip günümüze kadarki yolculuğuna devam etti. İnsanın en belirgin özelliklerinden biri olan farklılık arayışı, (bütün canlılarda var, insanda daha yoğundur) kendine farklılığı dahil edip sürekli kılma eylemi, insanı günümüz farkındalığının zirvesine taşımıştır. Ne yazık ki bu farkındalık, beraberinde yok edici bir güce de (vicdansız, toplumsuz ego) dönüşmüştür. Ana nehir gibi akan insan arayışı, arayış ile birikmişliğin kişinin kendisinde birikerek toplumla yeterince paylaşılmaması ve böylece toplumun yapısına ters düşülmesiyle bilgi tekelleri tarafından toplumun önü kesilmiştir. Toplum bu şekilde durgun dereler gibi kokan, çürüyen, çürüten su halini almaktan kaçamamış ve felce uğramış; algısı, anlam dünyası, hayata bakışı felçli insan yığınları haline gelmiştir. Sorgulamayan, aramayan, var olanla yetinen, kaderci, yaşamı öte dünyalara havale eden bir anlayış ile karşı karşıya kalmıştır. Şüphesiz her peygamber, her filozof, her toplumcu insan, bir şeyler yapmak isteyip bu kaderi değiştirmek istemiş ve savaş vermiştir. Bunun sonucunda kısmi tarihi değişiklikler olmuş olsa da, son tahlilde kadın dört duvar arasına kapatılmış, sesi bile haram edilmiş; Kürdistan ve Ortadoğu gerçeği ise hortlaklar, yaşayan ölüler coğrafyası haline getirilmiştir.
Avrupa’da işler daha da içler acısıdır. Yıllarca süren karanlık, kanlı çağlardan sonra pozitivist bilim dinlerden korkunç bir intikam almış, din nezdinde özellikle kadına, kadın eliyle gelişen ahlaka, bilime, yani toplumun özüne, toplumla doğanın özüne darbe vurulmuştur. İnsan ise her şeyin öznesi haline getirilerek insan dışındaki her şey laboratuvarda incelenir hale getirilmiştir. Bu şekilde doğanın dengesi bozularak felaketin eşiğine gelinmiştir. Bu felçli ve kanserli toplum içinde PKK, felçli toplumlarda da olsak sağlıklı bireylerin çıkabileceği ve toplumun hücrelerine nüfuz ederek onarabileceğini; insanın ve insanlığın hak ettiği yere getirilerek doğa ile uyumlu yaşanılabileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Kadın var olabilmiş ve onun şahsında düşürülen toplum, kendini yeniden yaratma özgüvenini yakalamıştır. 15 Ağustos gerçeği, 4 duvar arasında düşüncenin direnmesi, karanlığa karşı patlayan ve karanlığı yırtan hakikat güneşinin müjdeleyicisi anlamına gelir. Veriliden çıkabilme, bilinebilir, yaşanabilir hayatların şans bulması; düşünen, sorgulayan yaratan öz toplum gerçeğini ortaya çıkarması anlamına gelecekti. Ağacın, kuşun, denizin ve her canlının farklılıklarıyla yaşam bulma şansı demekti. İnsanlık ve dünya için biricik umut ışığı; gericiliğe, değişmezliğe, sömürüye ve tekele verilen en büyük savaş, en büyük yaşam inşası anlamına gelecekti. Parçalanan, neredeyse yok edilen kültürü, hatta artık kültürsüzlük halini almış kaos yaşamsızlığını yaşanabilir hale getirecek; tarihi birikimin engellenemez dışavurumu, topluma ve dünyaya, hatta evrene ulaşımı olacaktı. Bu yüzden, büyük komutan Agit'in ilk kurşunu, Önderliğin ilk aydınlık bombardımanı anlamına gelecekti.
15 Ağustos eylemi ve sonrası, nasıl bir kültürel değişim dediğimizde, köklerinden kopmuş, soysuzlaşmış, tam bir kırımdan geçmiş ve umutsuz, çaresiz, arabesk bir kültürsüzlükten direnişçi öz kültürüne kavuşmak anlamına gelecekti.
Dedemin komşusu, "PKK bugüne kadar ne yapmış" sorusuna şöyle yanıt verirdi: "Bizim gençliğimizde iki asker gelirdi, kırk mahkumu alıp köy meydanında hakaret eder götürürdü. Kimse de bir şey diyemezdi. Bugünse kırk asker iki mahkumu köyden çıkaramıyor. Halk uyandı ve kendisini savunacak bir gücü var."
Bu cevap, yaşanan kültürel değişimin özeti gibi.
15 Ağustos öncesi özelde Kürdistan ve genelde bütün dünyada nasıl bir kültüre sahip olunduğuna baktığımızda, aslında bırakalım kültürü, tam bir kültürsüzlük içinde olunduğu çok çarpıcı bir şekilde fark edilecektir. Teknoloji insanı uzaya kadar götürüp tarım için devasa makineler üretse de; açlık her geçen gün artmakta, her yıl bilmem kaç bin çocuk açlıktan ölmektedir. Yine her şehrin bir köşe başında bir kadın tecavüze uğramakta ya da öldürülmekte, kadın şahsında toplum fahişeleştirilmektedir. Tüm bu yaşananlar karşısında en acı olan ise yanıbaşında kıyamet kopsa dahi umurunda olmayan bireyci, duyarsız insanların sayısının her geçen gün daha da çoğalmasıdır.
15 Ağustos öncesi sanatçının durumu da öyle iç açıcı değildir maalesef. Halkın umutları, coşkuları ve tarihinden çok devletin resmiyetini biriktiren sanatçılar türemiş, halk ozanlarının sesleri bastırılmış; Kürtlerin tarihi kültürü olan dengbêjlik ve bunları icra edenler şahsında halkın kültürü, sanatı, tarihi, ahlakı, hafızası, kısaca biriktirdiği ne varsa saraylarda ya da devlet radyolarında adeta "masada meze" haline getirilmiştir. Buna karşın 15 Ağustos'tan sonra devrimci sanat büyük sıçramalar yakalamış, birçok yasağı parçalamış, gerek Kürdistan gerekse de Türkiye’de aydınların, sanatçıların "acaba" diyenlerin, farklıyı arayan, biriktiren ve paylaşan kalpler ve beyinlerin önü açılmıştır.
Bunca mücadeleye rağmen kültür, hala istenen düzeyde değildir, hala mücadeleye denk bir kültür yaratılamamıştır; yaratılsa da kuşatıcı olunamamıştır. Sanatsal karşılığını da bulamamıştır. Bunun için kuşatıcı olmak, farklılığı kendine dahil ederek büyümek, genişlemek, sürdürülür kılınmak lazım. Büyümekten korkanlar, derin bencillik, bireycilik barındıranlardır. Kuşkusuz sadece ben kalmak doğanın hakikatine aykırıdır. Dişi/erkek ilişkisi, iki farklının bir araya gelerek genişlemesi, süreklilik kazanma eylemidir. Yemek yeme eylemi bile başka bir enerjiyi kendine dahil ederek enerjiyi çoğaltma ve var olabilme eylemidir. Kültür bu eylemin toplumsal mekanizması, organizasyonu ve enerjinin örgütlenmiş, en akışkan hali anlamına gelir ki burada insan, mikro evren olur. Sanat ise bu eylemin en yaratıcı ve en büyük dinamizmidir; yani mikro toplumdur, farkındalığın da farkında olandır.
15 Ağustos Hamlesi; devletçi-tekçi, pozitivist Avrupa budalası zihniyetin ucube kültüründen ortaya çıkan ve "Ey şanlı bayrağım, seni selamlamadan uçan kuşun bile yuvasını bozacağım" diyecek kadar vahşileşen, onun ideolojisini tanımayan hiçbir canlıya yaşam şansı tanımayan, devletin resmi ve çirkin sanatına karşı en büyük hamle ve eylemdir. Bu anlamda 15 Ağustos, ilk kurşun, askeri varoluş, direniş ile birlikte kültürel ve sanatsal bir çıkış, en büyük direniş kültürü, en estetik sanatsal yaratımdır.