Ahmet KAHRAMAN
ABD‘nin, İsrail’deki elçiliğini Kudüs’e taşımasına karşı çıkan Filistinlilerin, sınıra yürüyüp tel örgüleri aşmasına müdahale üzerine çatışma başlıyordu. Filistinlilerin “kefkani" (taş fırlatan sapan) İsrail askerlerinin de kurşun ve gaz bombası kullandığı çatışmada, en az beş düzine Filistinli ölüyordu.
Bu olay, öteden beri denk düştükçe, televizyon ekranlarında Filistin için ağlama seansları düzenleyip bununla, kitle tabanının ruhunu afyonlayan Recep için, fırsatın ayağa geldiği andı.
Ama o, bu sırada Londra’daydı. Britanya‘ya, sunduğu yeni kazançlar karşılığında, ayaklarının altına kırmızı halı serilen “saygın bir devlet başkanı" muamelesiyle iltifatlar duyuyor, duyduklarının, Kraliçeden Başbakan May’a kadar uzanan protokoller ziyaretlerin doyumsuz keyfini çıkarmakla meşguldü.
Ama o, makamdan makama seğirtme aralarında, bu fırsatı da değerlendiriyor, 24 Haziran’da yapılacak seçimler için, yandaşlarının beynine afyon serpme niyetine, kendi kendine Filistin halkının tek temsilcisi rolünü bahşetmiş gibi öne çıkıp ağzını açıyor, İsrail’i terör devleti, Başbakan Netanyahu’yu da “katil" ilan ediyor ve “bu nasıl şeydir? Böyle bir şey olamaz" diyerek babalanıyordu.
“Bu nasıl şeydir“ demekle, kendince Kudüs’ün Müslümanlar için, Hıristiyanlar ve Museviler içinde kutsal ama Filistin şehri, ama Filistinlilere ait olduğunu anlatmaya çalışıyor, devam ediyordu:
“Netanyahu, BM kararlarını ihlal ederek, 60 yıldan fazladır savunmasız insanların topraklarını işgal eden apartheid (ırkçı) İsrail devletinin Başbakanıdır. Ellerinde Filistinlilerin kanı var!“
Recep şimdi “insan suretinde" idi. Roboskî katillerini, çocuk katliamcılarını kutlayan o değildi, sanki. Mitralyöz, top ve tankların namlusuna oturttuğu Kürtlerle bile dosttu. Onları kandırıp peşine takmak için, ta Londra’dan Amed’de İsrail karşıtı miting düzenleneceğini haber veriyordu. Neden Yozgat, Trabzon, Rize değil de Amed, siz anlayın…
Çünkü, Kürtler nezdinde o denenmiş, yaptıkları görülmüş bir zalimdi. O nedenle Kürdistan’ın kadim ruhu olan Amed‘e her gidişinde, gül, çiçek beklerken, “sana yakışan budur" denir gibi yollara çöp, “zıbıl" dökülerek karşılanıyor, gören insanlar da arkalarını dönüyorlardı.
O şimdi, Kudüs fatihi Selahaddinê Eyyubi’nin torunları, Kudüs matemiyle kandırıp dolandırmaya çıkıyordu.
Ama yanılıyor. Yanıldığını görecektir. Çünkü, hakikatin yüzü öyle değildir. Ensarioğlu ailesi diye her devrin Baronu, öteki anlatımla korucubaşı dururken, karşısında hiç kimseyi bulmayacak demiyorum. Kiralanmış vicdanlar, yerlerde sürünen kişilikler, Ensarioğlu’nun ardı sıra rez olup efendisine tapınan köle vaziyeti alacaklardır.
Erdoğan, şehri işgal eden namlular arasında, Sur yıkıntılarına karşı, “İsrail ırkçı ve terör devletidir" haykırışını koyverecektir. Olabilir, ama İsrail’in Filistinlilere ait diye koyun, keçi ve kuzuları da cezalandırdığını kimse duymadı, görmedi. Erdoğan’ın ırkçı rejimi, Kürt koyunlarını bile açlığa mahkumiyetle cezalandırıyor.
Irkçılığa bakın, Kürtlere ait diye renkler tutuklu. Ama o yine de, “kardeşlerim" diyerek Kürtlere şirinlik dağıtacaktır. Bu, normaldir. Onun yerine, unutulmaz dolandırıcı Sülün Osman olsaydı, istediğini almak için aynı şeyi yapacaktı, o da…
Ancak ne yaparsa yapsın, ırkçı gerçekler ortada sırıtıyor. Kürtlerin hafızasında ise son katilin profili tazedir. Cizîra Botan, Şırnak, Nusaybin‘den Yüksekova’ya, Silvan‘a ve Sur‘a kadar uzanan savaş uçaklarının gürültüsü, gürleyen tank ve topların sesi kulaklardadır. Ölümün baş komutanı ise Recep Erdoğan’dı. Her uçağın geçişi, tankın, topun gürleyişinden sonra, kuşatılmış Kürt şehirlerinin bir semti yere yıkılıyor, yıkıntının tozu bulutlara erişmek için yükselirken, geride vurulmuş, kimi enkaz altında kalmış insanların son feryadı yankılanıyordu. Bu arada, nerede mevzilendiği kimsenin bilmediği nişancılar, bebekleri, ihtiyarları, kimseyi bulamayınca atları, danaları vuruyorlardı.
Yakaladıkları gençleri katledip araçların ardı sıra sürüklüyor, Sur’da Gürkan’ı tankla ezip toprağa yapıştırıyorlardı.
Anne kucağında vurulan Miray bebek üç aylıktı. Recep’in en küçük torunundan da küçüktü. Annesinin kokmasın diye cesedini bozdolabında tuttuğu Cemile çocuk, ev içinde vurulmuştu. O da Erdoğan’ın en büyük torunundan küçüktü…
Aç köpeklere yem edilmek istenen Taybet ana da, Erdoğan’ın Eminesi gibi bir nineydi.
Ve hakikat zamanı ise eğer, İsrail bunlar gibi dil yasaklayan ırkçı olmadı. Arapça konuştu diye hiç bir Filistinli linç edilmedi.
Irkçılık yalnız kuzeyde de kalmıyor, işgal ve gaspettiği Efrîn ile Güneydeki Bradost’a da taşıyordu. Buralarda da ilk ne kadar Kürtçe tabela varsa hepsini yere atıp, ırkçı şahlanmanın nişanesi olarak, yerlerine Türkçelerini astırdı.
Bu arada, “dünyanın neresinde Kürt varsa oraya kadar“ sloganlı, iflah olmaz bir ırkçı olarak, daha çok Kürt kanı görmek için İran’la anlaşıyor, Irak’ın koluna giriyor, istediği desteği vermeyen Amerika’ya da sövüyordu.
Diyeceğim, “ben çağın temiziyim, ama İsrail kirlidir" deme pazarında Netanyahu’ya katil demek, kanlı eli temize çıkarmıyordu. 6-8 Ekim 2015 tarihlerinde Kürtler, sınır tellerini, duvarları zorlamadılar. Barışçı bir gösteri için sokağa çıktılar. Ama Başkomutan Recebin asker ve polisi sadece bir günde 53 Kürdü katlettiler.
Hey adamım, beni din! Sen, en iyisi başkasına terörist ve katil demekten vazgeç. Baksana, Kürdistan kanıyor. 10 bin kişi tutuklu. Binlerce kişi prangalı olarak ev hapsinde. Koyunlar bile ambargo altında açlıktan helak be, ırkçı!...