
Köylerini, evlerini, arazilerini, kutsal mekanlarını bırakarak 1970’lı yıllardan itibaren Avrupa’ya göç eden Êzîdîler, geri dönüş için birçok meclis oluşturdu. Avrupa’daki meclisleşen bir diğer Êzîdî köyü olan Mêrdin Midyad’a bağlı Taqa Meclisi’nin sözcüsü ve aynı zamanda Kürtçe öğretmeni olan Rezan Demir’le konuştuk.
Taqa Meclisi olarak Kürdistan’a gittiklerinde Kürdistan’ın asıl sahipleriyle görüşme kararları olduğunu, başka güçlerle ilişkilenmeyi reddettiklerini belirten Rezan Demir, sözlerine şöyle devam ediyor: “Tabi ki kurallarımız var. Uymayanlara kurallarımız çerçevesinde yaptırım uygulanıyor. Örneğin Kürdistan’a gidenler, kültürümüze, halkımıza karşı olanlarla ilişkiye geçemezler. Yaşanmış bir örnek vereyim: Bu yaz Süryanilerle mezarlık sorunumuz nedeniyle bir heyet gönderdik. Bu heyet orada BDP’li yetkililerle, milletvekili Erol Dora’yla görüşüp sorunu halletti. Öte yandan bazı Zerdeştî Kürtler ise gidip farklı kesimlerle ilişkiye geçiyorlar. Biz bunu doğru bulmuyoruz. O toprakların gerçek sahipleriyle ilişkiye geçilmesinden yanayız.”
Şimdiye kadar yaptıkları çalışmalara ilişkin sorumuza ise şöyle yanıt veriyor: “Köyümüzde bazı altyapı çalışmaları yaptık. Elektrik ve su problemini çözdük. Yol yapılması için Midyat Kaymakamlığı’na yaptığımız başvuru ise ‘Köyde kimse yok. Boş köye yol yapamayız’ denilerek reddedildi. Bu çalışmaların yanı sıra ağaçlandırma çalışması için devletin verdiği teşvik kredilerini değerlendirmek istiyoruz. Yine Avrupa Birliği’nin desteklediği projelerden faydalanmak istiyoruz. Anlayacağınız 25-30 yıl boş kalmış köyü yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Kürdistan’da resmi düzeyde, kanuni anlamda muhatabımız devlettir. Mecburen buna uymak zorundayız. Fakat diğer yardımlaşma ve beklentiler konusunda tek muhatabımız BDP ve diğer kurumlarımızdır. Bu yazın köye gönderdiğimiz heyetle de Mazıdağı Festivali’ne ve Bagok Dağı‘ndaki şehitliklere ilişkin protestoya da katıldık. Şu anda köyde yaşayanlarımızı da BDP’ye emanet etmişiz. Yani bizim Zerdeştî Kürtler olarak BDP’den ve yurtsever güçlerden beklentilerimiz var.”
‘Avrupa’daki bütün Êzîdîleri birleştireceğiz’
Avrupa’daki tüm Êzîdî Kürtlere de meclisleşme çağrısı yapan Demir, sözlerini şöyle noktalıyor: “Avrupa’daki bütün Zerdeştî Kürtlerle bir araya gelme amacımız var. İlk önce meclisi olmayan köylerin meclis oluşturmasını, ardından ise bu meclislerin federasyon tarzı bir örgütlenmeyle bir araya getirilmesini hedefliyoruz. Kuzey Kürdistan’da bulunan Garzan, Viranşehir, Nusaybin çevresindeki Zerdeştîleri de bu örgütlenme içine katmaya çalışıyoruz. Bir araya gelip köyleri canlandırma, yüzyıllardır süren sorunları barış yoluyla çözme, Avrupa’daki Êzîdîlerle Kürdistan’dakiler arasında bağ kurma gibi hedeflerimiz var. Ayrıca bütün yazışma ve toplantılarımızı Kürtçe yaptığımızı da belirtmek isterim.”
Asuri-Süryaniler de geri dönüş yolunda...
Köylerini, topraklarını bırakıp Avrupa’ya göç etmek zorunda kalanlar sadece Êzîdî Kürtler de değil. Aynı coğrafyayı paylaşan Asuri-Süryaniler, aynı kaderi de paylaşıyorlar. Buna ilişkin de Almanya’nın Gütersloh kentinde bulunan Asur Mezopotamya Derneği Dış İlişkiler Sözcüsü Moris Dal ile görüştük.
Köylerin boşalmasında tek sorumlunun Türk devleti olduğunu belirten Dal, şunları anlatıyor: “30 yıldır köylerimizden, topraklarımızdan uzak yaşıyoruz. Köylerimiz devlet tarafından boşaltıldı; harabeye çevrildi. Yeniden hayat bulmaları için devletin zararlarımızı karşılaması gerekiyor. Zira köylerimiz doğası ve güzellikleriyle adeta cenneti andırıyordu. Ama viraneye çevirdiler. O dönemin OHAL uygulaması, her türlü zulme kapı araladı. Bugün, eğer devletin ‘köye dönüş’ propagandası reklam değilse, boşaltılan dört bin köyün zarar ziyanlarının karşılanması gerekiyor. Köylerin yeniden yaşanacak hale getirilmesi gerekiyor.”
Dal, Asuri-Süryanilerin devlet tarafından reklam malzemesi olarak kullanıldığından da dert yanıyor: “Asuri-Süryaniler dönüyor’ şeklinde propaganda yapıyorlar. Köylerde şu an altyapı yok. Harabeye çevrilen köylere nasıl dönelim? Mağaralarda mı yaşayacağız? Bu şartlarda dönüş olmaz. Türk devleti gerçekten samimiyse, insanlarına kucak açmak istiyorsa, öncelikle tarihindeki 1914 Soykırımı gibi kirli dosyalarla yüzleşmelidir.”
Geri dönüş için yaptıkları çalışmalardan da bahseden Moris Dal, şunları anlatıyor: “Bizleri geri dönüş için Tur Abdin Kalkındırma Federasyonu teşvik ediyor. Ama hem olumlu, hem de olumsuz tepkiler var. Birçok insan kendi imkanlarıyla köylerindeki evleri onarmıştır. Devlet beş kuruş dahi yardım etmiyor. Asuri-Süryanilerin yaşadığı bölgelerin çoğunda BDP’li belediyeler var. Sadece onlardan yardım alabiliyoruz. Fakat BDP’li belediyelerin gücü de bir yere kadar yetiyor. Asıl güç devletin elinde. Öte yandan, bölge insanı çok bilinçlenmiş. Hem bize, hem Êzîdîlere ve diğer farklı inançlara karşı, olumlu yönde bir değişim var. Ayrım yok artık.”
30 yıldır boş kalan arazilerinin devlet tarafından ‘hazine arazisi’ne çevrildiğinden yakınan Dal, bu konudaki mücadelelerini de sürdürdüklerini söylüyor.
İhtiyarların dilinden göç ve geri dönüş
Köye dönüşlerle ilgili bir de, uzun yıllardır Avrupa’da yaşayan yaşlılarımızla görüştük. Apê Hisên ve İsa Akman, anlatırken dert yandılar, hüzünlendiler.
Titrek elleriyle bize ‘merhaba’ diyen Apê Hisên, şehit babası bir Êzîdî Kürdü. Kendisini tanıtırken babasının ismini eklemeden edemiyor. “Adım Hisênê Xecî” diyor, titrek sesiyle. Köye dönüşlerle ilgili konuşmak istediğimi söyleyince de, hemen, “Başımdan geçen bir olayı anlatmadan konuşmaya başlamam seninle!” diyor ve anlatmaya başlıyor:
“Ben Kewnasî köyünden Hisênê Xecî; Xecîye Somînê Evdilla. Êzidxane’nin büyüğü... Yaklaşık 25 yıl önce bir gece, saat onda evimin camına vurdular. Hemen çiftemi alıp kapıya yanaştım, sordum: ‘Kimsiniz?’ Dışarıdakiler kendilerini saklayarak, ‘Biz hevalleriz, kapıyı aç, açız’ dediler. Ben de kendilerine, ‘Hayır, ben size inanmıyorum. Kapıyı açmam. Size pencereden yiyecek bir şeyler vereyim, alın gidin’ dedim. Onlar ise ısrar ettiler. Tartıştık. Onlara, ‘Siz heval değilsiniz’ dedim. ‘Siz buraya, Êzîdî köylerine gelip, hevallerin adına baskı yapıyorsunuz. Size bir kuruş dahi vermem!’ Bana yardım etmeye mecbur olduğumu söylediler. Ben vermeyince ise, büyüklerine söyleyeceklerini söyleyerek ayrıldılar.
O gece tekrar geldiler. Onlarla sabaha kadar, 3 saat boyunca, silahımla direnerek savaştım. Kapımdaki dört köpeğimi öldürdüler. Sabahleyinse çekip gittiler. O zaman oğlum Ali gerilladaydı. Evime baskın yapanlarsa, o dönemin korucularıydı. O günden sonra, bu tür baskılardan dolayı mecburen kaçıp Almanya’ya geldim. Köydeyken yaşamım çok iyiydi. Büyük ve küçükbaş hayvanlarım vardı. Ekili arazim vardı. Evim vardı. Hepsini bırakıp geldim.”
Konuşurken zaman zaman sesini yükseltiyor Apê Hisên. Zaman zaman öfke patlaması gelip geçiyor üzerinden... En çok da koruculara kızıyor. Yıllar sonra dayanamayıp görmeye gittiği topraklarınıysa şöyle anlatıyor: “19 yıl kaldıktan sonra köyümü, topraklarımı özledim. 66 yaşına gelmiştim. Hukuki sorunlarımı halledip köye gittim. Ülke toprakları kadar değerli bir şey olabilir mi? Köyde yaşamımız çok iyiydi. Bize ‘Botanlılar’ derler. Wan tarafında Şemsik adında bir aşiretle akrabalığımız var. Bugün Türk Devleti bizim topraklarımızı, köylerimizi boşalttı. Kürdistan toprakları üzerinde, kendi toprağımızda bize zulüm yaptı. Bu topraklar bizimdir. Atalarımızın, dedelerimizin topraklarıdır. Kimsenin babasının malı da değildir. Gerilla bu topraklar için canını feda ediyor.”
‘Köylerin kurulmasını engelleyen koruculardır’
Köyüne dönmeyi çok istediğini belirten Apê Hisên, koruculuğun kaldırılmasının ise şart olduğunu söylüyor ve devam ediyor: “Bugün köylerin yeniden kurulmasını engelleyenler koruculardır. Ben toprağıma mecburum. Bugün orada olsam topraklarımı ekerdim, hayvancılık yapardım. Fakat ne yapalım ki can tatlıdır. Bazen kaçmak kurtuluş oluyor. Ama bizde derler, ‘Şam şekirê lê welat şîrîntirê!’ Bugün Önderliğimiz hapisten çıksın, biz mecburuz köyümüze dönmeye. Şimdi millet korkuyor. Devletin onlara koruculuğu dayatmasından korkuyor.”
Konuşmamızı bitirmiştik. Müsaade isteyip evden ayrılmaya hazırlandım. Evden tam çıkmıştım ki, Apê Hisên yalınayak koşarak arkamdan yetişti. Kulağıma eğilip, “Bunu kesinlikle yaz. Ben köyden çıktıktan sonra korucular gidip babamın mezarını dağıtmışlar” dedi.
‘Toprağımı öpüp özür dileyeceğim’
Görüştüğümüz bir başka ihtiyar ise, 25 yıldır köyünü görmemiş olan Nisêbin’e bağlı Gelîyasora köyünden İsa Akman... Sürgündeki birçok Kürt gibi, ait olmadığı topraklarda eriyip yok olmak istemiyor. “Ülkeme gittiğimde ilk olarak eğilip topraklarımı öpeceğim ve ondan özür dileceğim” diyor. Köyünü neden terk ettiğini sorduğumuzda ise şöyle yanıt veriyor: “Ülkende özgürlük yoksa, demokrasi yoksa, orada nasıl yaşayacaksın? Dini ve ekonomik sorunlarımız da vardı. Bunlar köyümüzden çıkmamızın nedenleriydi. 25 yıldır Almanya’da yaşıyorum. Ama artık buralarda yaşamak istemiyorum. Ömrümün kalanını kendi topraklarımda geçirmek istiyorum.”
Akman, ülke hasretiyle duygulanarak devam ediyor anlatmaya: “Öyle bir imkan olursa, köyüme, topraklarıma vardığım anda toprağı öpeceğim. Ağaçları, taşlarını, çiçeklerini öpeceğim. Elimi vicdanıma koyup şöyle diyeceğim: ‘Ey ülkem! Ey toprağım! Beni bağışla, affet. Benim suçum değildi. Yıllarca senden ayrı kaldım; şimdiyse geri döndüm. Artık seni terk etmeyeceğim!’
Akman, öyle heyecanla konuşuyordu ki, hasretini hissetmemek mümkün değildi: “Beni öldürmeyeceklerini bilsem, adaletli bir düzenin kurulduğunu, kanunların değiştiğini bilsem, çocuklarım gelmese de ben gitmeye kararlıyım. Güvenilir, emin insanlar gelip bize dese ki ‘her şey düzeldi, dönün toprağınıza’. İşte o gün ben de hemen dönerim.”
‘Onurlu dönüşe varım’
Konuştukça özlemi daha da kabaran Akman, önce köyünü anlatmaya, ardındansa Türk Devleti’nin dayattığı ‘onursuz dönüş’ten bahsetmeye koyuluyor: “Köyümüzün hemen yanıbaşında dağlar vardı. Mesela Bagok Dağı yanıbaşımızdaydı. Gözleriniz doğaya, güzelliğe doyamazdı. Yüz hane vardı köyde. Şimdi altı aile kalmış. Onlar da evlerini arazileri üzerine kaydırmışlar. Daha birkaç gün önce onlarla konuştum. Geri dönmek istediğimi söyledim.
‘Hemen gel’ dediler. ‘Sen de yanımızda evini yap’ diye de eklediler. Bana nasıl gideceğimin yolunu da anlattılar. Dediler ki, ‘Gideceksin, devlete dönmek istediğini söyleyeceksin. Sana bir kağıt imzalatıyorlar.’ Aslında bu kağıdı imzalamakla verdiğim özgürlük, ülke, anadil mücadelesini kaybetmiş oluyorum. (Akman, Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tanzimi Hakkında Kanun uyarınca imzalatılan belgeden söz ediyor) Türk Devleti de getirip o kağıdı Avrupa ülkelerinde göstererek istediğini söyleyecek. Bu şekilde ben kendimi boşa çıkaracağım; iltica nedenlerimi yok ederek kendimi haksız çıkaracağım. Onlara ‘Ben bu şekilde dönmem’ dedim. Böyle onursuzca bir dönüş olmaz yani. Köyümüzde onurlu, sade bir yaşamımız vardı. Sabah kalkardık, hayvanlarımızla uğraşırdık. Toprağımızı ekip biçerdik. O dönemin şartlarına göre halimiz, vaktimiz yerindeydi. Ama burada, sana Almanya’nın tamamını verseler, gönlün, ruhun rahat olmadıktan sonra neye yarar? Kendi toprağımda değilim ya, burada doğan çocuğum bile benim olmuyor. İnsanın asıl namusu vatanıdır, ülkesidir.”
Konuşmamızın sonunda, Akman, Almanya’ya geldiğinden dolayı pişmanlığını ifade etmekten de alamıyor kendini ve bir anlamda özeleştiri veriyor: “O zamanlar cahildik. Köle gibiydik. Köyümüzden dışarı çıkmamıştık. O yüzden, sadece oradan çıkmayı koyduk kafamıza. ‘Bu baskıdan kurtulalım da ne olursa olsun’ dedik ve geldik buralara. Hemen geri döneriz, dedik; ama ha bugün, ha yarın derken, bir türlü dönemedik. Keşke kendi topraklarımızda kalsaydık. Bizden de öldürselerdi; ne olacaktı yani? En azından kendi toprağımız için can vermiş olurduk. Yeter artık, kendi topraklarımıza dönelim!”
MURAT MANG/BIELEFELD