İbni Haldun toplumların fenomenolojik karekterlerini Bedevi ve Hadari olarak belirlemiştir. Carl Rogers ise; her bireyin kendine özgü bir dünyasının olduğunu söylerken; başkalarının onu tanımlayan, duygu ve düşünceler onun beni olmadığını; asıl onun beni hiç bir benliğe benzemediği gerçeğini fenomenoloji olarak tanımlamıştır. Nikola Makyevelli, “Hükümdar” adlı eserinde “Bir halkın tabiatını iyice öğrenmek için hükümdar olmak, hükümdarlarınkini de tanımak için halktan olmak gerekiyor” gerçeğine işaret etmiştir.
Kuran epistemolojisi ise; her şeyin bir ontoloji, karekter, mizaç, felek ve renk üzerine yaratıldığını söyler. Dolayısıyla, her yaradılış yasası, kendi özgünlüğü ve dinginliği içinde anlaşılmaya namzet olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı şu örnekte olduğu gibi: Harun Reşit’in gözünde Leyla’nın, ontolojik ve fenomenolojik varlığı hiç bir anlam ifade etmezken Mecnun için ise; Leyla’nın, ontolojik ve fenomenolojik dünyası onun benlik dünyasının tezehürü olacaktı. Bu noktada Harun Reşit’ in, Leyla ve Mecnun’un, aşkına ve sanatına bakış acısı yarı oryantalist yarıda fenomenolojik iken; Mecnun’un, ruh ve anlam fenomenolojisinde Leylasız bir yaşamın tatsız, tutsuz ve ruhsuz olduğu gerçeğidir. Tam da bu noktada Kürt halkının mecnun, Kürdistan ülkesininde Leyla olduğu gerçeğidir. Bu zaviyeden hareketle siyasal Türk, Arap ve Fars İslamını ve solunu; Kürt halkına ve Kürdistan ülkesine bakış açısını tıpkı Harun Reşit gibi oryantalist ve kolonyalist görüyorum. Çünkü onlar Kürdistan meselesine Kürdistan’ın benliğiyle bakmıyorlar. Kendi benlerine göre Kürdistan meselesine bakıyorlar ve Kürtlerin de onların benlerine göre bakmalarını ısrarla istiyorlar. Oysaki Kürdistan’ın ontolojik ve fenomenolojik yasalarıyla baksalar, muhteşem bir aşk ve sanat mahşerini göreceklerdir. İkincisi; Nikolaya Makyevelli, “Türk’e kim saldırırsa onun birlik bulacağını düşünmeye mecburdur” tespiti, Türk asabiyenin ve umranın Kürdistan ayeti karşısında ortak bir inkar, ortak bir akıl ve ortak bir siyaset tavrını ortaya koyduğu gerçeğidir.
Bu minvalde hareketle, Türk devleti, Türk İslamı ve Türk solu; Türklerin siyasal egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve Kürtlerin devletleşmemesi fikri noktasında; yüzde yüz mutabık olduklarını söyleyebiliriz. Kürdistan’ın, özgürlüğü ve bağımsızlığı söz konusu olduğunda, üçününde sigortaları atar! Biz Kürtler; Bu üçlünün birbirleriyle olan, muhaleftini ve munasebetlerini; devletin demokratikleşmesi, İslam’ın sosyal adalet ve sınırsız enternasyonel bir dünyanın inşası için olduğunu zan ederiz. Bu korkunç algı biçimine dünyada sadece Kürt milletinden başka bir milletin sahip olmaması durumun ne kadar içler acısı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Kürtlerin bu, tahayyül ve tasavvur biçiminin şu gerçeğe tekabül ettiğini söyleyebiliriz: Siyasal egemenlik geleneğine sahip olmayan milletler; başka milletlerin, vesayeti ve tasallutu altında köle olarak yaşayacakları gerçeğidir.
Kürt halkı hiç bir milleten ontolojik, fizyolojik ve fenomenolojik olarak üstün değildir ve üstün olduğunuda iddia etmiyor; Ancak her millet gibi, siyasal egemenlik hakkının olduğunu beyan eder. Aksine siyasal egemen milletler topluluğu Kürt halkından, ontolojik, fizyolojik ve fenomenolojik olarak siyasal egemenliklerini ellerinden alarak üstün olduklarını pratikleriyle göstermişlerdir. O vakit Kürt halkının, ameli, vicdani ve insani kategoride siyasal egemenliği olan milletlerden daha üstün olduğunu pekiala söyleyebiliriz. Kürt halkının insani ahlaki ve vicdani refleksleri ve amelleri bu milletler topluluğun değerler dökümünden kıyaslanmayacak kadar, estetik ve ruhani bir formata sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Bu anlamıyla Kürt milletinin, kendi asabiyesi ve umranında işlediği amel, sevap ve hayır ajandası; Günah, haram, tuğyan amellerini işleyen siyasal egemen milletlerin ajandasına galebe çaldığını söyleyebiliriz. Çünkü; siyasal egemenliği olan milletler ancak; tuğyan, işgal ve inkar amelerini işleyebilir. Bu noktada Kürt halkının işgale, inkara siyasal millileşme egemenliğine en çok karşı çıkan, taciz ve tahkir eden Türk siyasal islamı ve Türk sol tandaslı çevrelerdir.
Eğer Muhammed yaşamış olsaydı Türk siyasal İslamına, Marks yaşamış olsaydı Türk soluna mahşeri bir öfkeyle karşı koyacağı kesindi. Dolayısıyla yol yakınken özellikle Türk siyasal İslamı Kürdistan ayetine karşı işledikleri küfür ve inkardan dolayı tanrıdan bağışlama ve Kürt halkından özür dilemeleri gerekiyor. Türk İslamcılığı ilk olarak, müşrik ve işgalci Türk devleti gibi, ülkemize Güneydoğu demekten vaaz geçmelidir. İkincisi; Türk devletinin İsrail devleti gibi, mütecavüz olduğunu ve Kürdistan halkınında kendi öz toprakları üzerinde Filistin halkı gibi bağımsız Kürdistan devleti kurma hakının hak olduğunu haykırmadığı müddetçe; kardeş sayılamayacağımızı bilmelidir. Günahkar ve sahtekar Türk İslamcılığı; Ülkemizin (Kürdistan) ve halkımızın yaralı/bereli vücudu üzerindeki Muaviye, Amr Bin El As, Abdurahman Bin Af ve Musa El Eşarici ellerini çekmelidir! Sonuç olarak, En çok İslam’dan, sosyalizimden ve insanlıktan bahs eden Arap, Türk ve Fars unsurları; en çok Kürdistan’ın, İslam’ın, sosyalizmin ve insanlığın gizli düşmanları olduğu gerçeğini çok az kimsenin bilmesidir.
kadiramac@hotmail.com
Kürdistan’ın fenomenolojik karekteri