Belki anlar, insanlıktan utanır umuduyla, zalime yüz çevirmek, onun simgeleri, temsilcileriyle yol ayırmak, meydanlar, sokaklarda bir araya gelip, topluca zulmünü haykırmak, dükkanların kapılarına kilit vurmak, geçerken ortalıktan çekilip, onu sokak köpekleri, çöp bidonlarıyla başbaşa bırakmak da bir isyandır.
Kürtler, ülkelerini sonsuz zindana çeviren zalime karşı, isyanın bütün bu yöntemlerini denediler.
Fakat olmadı. Silahlı isyanda, kanın önüne geçme bir yana, cepheden gelen ölülerin tabutlarını kazanca dönüştürmeye baktılar. Tabutları gururla, şan ve şerefle ortalıkta dolaştırıp, ailelerini de “oğlunuz cennetlik oldu” müjdesi yaptılar.
Diyarbakır’da, Hakkari’de, yalnız köpeklerinin dolaştığı sokakları, kilitli işyeri duvarlarını, devrilmiş çöplükleri selamlamayı onurlanma saydılar.
Silahsız isyandan çıkardıkları sonuç, aldıkları ders buydu.
İnsan oğlunun, tek vazgeçilmezi olan hayatını ölüme yatırması da isyandır. Yer yüzünde, bilinen bu tür isyanın mucidi Hintli Gandi, muhatabı ise işgalci Britanya idi.
Her şeye rağmen, Britanya yönetiminin utanması, insana hayatına saygısı vardı. Gandi giriştiği düellonun galibi, kazanan da insanlık oldu.
İrlandalı Bobby Sands cesedi, 1981’de bağımsızlık savaşının yeni bayrağı haline geldi.
Kürdistan’ın kızı, Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan, şimdi, Kürtleri ayıran duvarın dibinde, tek kişilik isyancı olarak sessizce, Gandi’nin yolunda yürüyor.
İsteği, insanlığı perdeyen utanç olan duvarın kaldırılması. Ama muhatapları, Britanya’nın yöneticileri değil. Aldırmazlığın duyarsızlığın ortasında, yavaş yavaş eriyerek ölüme gidiyordu.
Dün, ölüme yatmanın sekizinci günündeydi. Cengiz Çandar, açlığın yedinci gününü anlatırken, telefonla konuşmayacak kadar mecalsiz kaldığını yazıyordu.
Ve ölüme giderken, yanında, elini tutacak kimseciği yoktu. Ona yaklaşmak suç, dolayısıyla yasaktı.
Duvarın öteki yakasından ziyaretine gelen Kürtler gaz bombalarına tutulup, üstlerine ateş açılarak kovalanıyordu.
Gündüz, bozkır güneşi altında, gece soğukta, açıktaydı. İnsanlığa bakın ki, kendinden başka kimseciğe zararı olmayan bir insanın çadır altında barınıp, ölümü beklemesi de yasaktı.
Alkış toplamaya çıktığında, “biz yaratılanı, yaradandan dolayı seviyoruz” naraları atan bir Başkakan, TC’yi avucunda tutuyordu. Hayat, onun dudak kıpırdamaları arasında nefesleniyordu. Yaratandan dolayı, yaratılmışı o kadar çok seviyor ve canlıya o kadar çok saygılıydı ki, yatalak hale gelmiş bir insana, bir yudum su vermeye izin yoktu. Başına elini koyacak kimseciği de…
Kızının, açıkta yattığı yerde eridiğini, uzaktan seyreden annesi Lütfiye Gökkan, zalimin portresini çızerken “ne Hitler, ne de Osmanlı böyle yaptı” diyordu.
Yaratılmış bütün canlıların ihtiyaç anı vardı. İnsanların doğal ihtiyaç yeri, kapalı alan, gözden uzaktı. Ayşe Gökkan’a tuvalet bile yasaktı. Utançla sarmal bu zulüm, siyaset meydanlarında dolaşan Başbakanın karsına, kızına bu reva görülseydi, ne diyecekti acaba? Bilinmez. Çünkü şimdiki hallerinde o kadınların ev içi hallerine meraklı. Üniversiteli kızlar, erkek arkadaşlarıyla aynı evi paylaşıyor diye, onları fahişe yerine koyarcasına teşhir etmekle meşgul…
Türk kamuoyu vicdanında ise yaprak kıpırdamıyordu. Yandaşlaştırılmış medya kör, sağır, dilsiz bakıyordu. Onlar, “insaniyet adına” İsrail’in, Filistinli “din kardeşleri” arasına ördüğü duvara tükürüyor, Mısırlı kardeşlerin derdine yanıyor, yine “insaniyet namına” öldürülen Leopar’ın yasını tutuyorlardı. Sahtekarlık sularını kulaçlarken, insancıldılar. Leoparın kişiliğinde, bir canlı türlerinin yok edilmesine yanıyor, “soyu kurutuldu” diyorlardı.
Oysa, gözlerinin önünde, leopardan önce insanlığın bir türü için mezar kazılıyordu. Ayşe Gökkan’ın halkının varlığı “tek tip insan ırkı” naralarıyla inkar ediliyor, dili, kültürü yasak altında kırılıyor, bu da yetmezmiş gibi, uzaktan uzağa bakışmasınlar diye aralarına duvar örülüyordu.
Leopardan önce yası tutulacak varlık insandı. Leoparlar ölmesin ama, insanlık da yaşasın, bir insanlık kültürü, farklı bir tür de yaşasındı.
Bu satırları okuduğunuzda, Kürdistan’ın isyancı kızının imdadına koşma yolundaydı. Allahı sevdikleri için, onun yarattığı insanları seviyorlar. Bir gün önceden, yollara kurdukları barikatlarda Allah sevgisi uğruna, sergiyecekleri “insaniyeti” ve insan sevgisini, o yalan, bu yalan dünyasında, hep birlikte seyredip, göreceğiz.
Kürdistan’ın isyancı kızı
Sözün bittiği, insanlığın öldüğü yerde isyan başlıyordu. Zalime isyan vicdani hak ve meşru bir yol, ama tek tip, silahlanıp dağa çıkmaktan ibaret değildir.