Arjin Botan kod adlı Şırnaklı Fatma Eksen, Armanc Hozan Andok kod adlı Ağrılı Azad Akçay, Botan Cudi kod adlı Şırnaklı Ramazan Değer, Kendal Efrîn kod adlı Halepli Seydo Henan, Geliyê Zilan kod adlı Wanlı Zafer Kılıç, Serhat Şuşar kod adlı Erzurumlu Serkan Çoban, Şiyar Kurtay kod adlı Hakkarili Emir Töre, Şoreş Derik kod adlı Mêrdînli Mehmet Ali Eye, Kato Setkare kod adlı Şırnaklı Fikret Temel, Cigerxwin Maku kod adlı Makulu İreç Brükimilan, Şoreş Malazgirt kod adlı Muşlu Özgür Akınel, Gelhat Şevger kod adlı Amedli Ekrem Şimşek, Cesur Gever kod adlıs Hakkarili Bayram Ercik…

Rakamla ifade ediliyor onların ölümleri… 34, 65, 810 rakamları içinde… Onlar için egemenler “etkisizleştirildi, ölü ele geçirildi” diyor… “Kökleri kazılacaklar” diye tanımlıyor onları zulüm üreticileri… Sonra “son ferdi kalıncaya kadar, öldürülecekler” diye ölüm fermanlarının kesintisizliğini ifade eden cümleler kuruluyor… Peki o rakamlarla ifade edilenler kimdir? Neden öldürülmeleri gerekiyor ki! Ne yapmışlardı, ne yapıyorlardı? 

Onlar neyi temsil ettiklerini biliyorlardı… Onlar kendilerine verilmiş isimlerin önüne kendi seçtikleri isimlerini kodlayan gerillalalardı… Tarih, toplum ve gelecek bilinci taşıyorlardı.  Evet, onların tezkereye günleri sayılı değildi… Çünkü onlar bir hayata katılır gibi katılmışlardı özgürlük devrimine… Onlar gündelik hayatın alışkanlıkları ile örülü devletli bir düzenin peşinde değillerdi… 

Radikallerdi. Duygusal ve devrimcilerdi. Zulme boyun eğmeyen ve Kürt ülkesinin insanı ile varolup, özgürce yaşamak istiyorlardı…

Çünkü derlerdi ki, Kürtler diye bir halk, Kürdistan diye bir ülke, Kürtçe diye bir dil yoktu… Kendisine Kürt diyen, Kürtçe konuşan ve Kürdistan’da yaşadığını söyleyen kim ve ne varsa yok edilirdi. Dünyada eşi ve benzeri olmayan asimilasyon, ret, inkar ve soykırım uygulanıyordu.

 Kürtler birbirlerine seslerini duyurup, herhangi bir zamanda ya da bir mekanda bir araya gelip buna başkaldırıyorlardı. Ama devletin “vahşet ve zulüm üreticileri” o kadar çok ileri gitmişlerdi ki Kürt’e dair ne varsa hemen yok ediliyordu. Neler yapılmadı ki Kürtlere… Ağrı’da, Zilan’da, Dersim’de, Şengal’de, Halepçe’de, Qamışlo’da, Mahabad’da…

Çok eski tarihlerde değil, geçtiğimiz gün, geçtiğimiz hafta, geçtiğimiz ay, geçtiğimiz yıl ve bütünen geride bıraktığımız yüzyıl ve içinden geçtiğimiz bu yüzyılın başında… Dün, bugün ve şimdi zulüm eksilmedi Kürtler üzerinde ve Kürdistan’da…

Oysa ki sorun çok sade ve basitti… İnkar edilen ve yok edilmek istenen bir toplum, tarih ve coğrafya kendisini var etmek ve özgürce yaşamak istiyordu… 

Sonra zaman döndü… Genç Öcalan etrafında genç yoksul Kürt ve Türk devrimcileri topladı, Apocular olarak başlayan ve bugün gerilla ordusuna dönüşen bir halk hareketi yarattı.. Zulmün bütün halleri bu mücadeleyi yürüten insanlar ve onları destekleyen halk üzerine yoğunlaştı.

1980’lerde Amed zindanında vahşet, 1990’larda Kürdistan’ın her köyü, kasabası ve şehrinde zulüm görmeyen insan kalmadı. Binlerce köy yakıldı, on binlerce insan katledildi, milyonlarcası toprağından sürüldü. 

Ama o gerillalalar hiç eksilmedi, geri durmadı… Dağların doruklarında, ormanların derinliklerinde, kentlerin ve köylerin kıyılarında sürekli dimdik durdular. Amed zindanındaki vahşete karşı ölümüne direnen öncülerini takip ettiler… 

Ne elektrik ve falaka işkencesine “eyvallah” ettiler ne boğazlarına tel bağlanıp boğulduklarında ne de ağır silahlar ve uçaklarla vurulduklarında… Her seferinden “İnsanlık onuru kazanacak” diyerek birbirlerine seslendiler… “Biz kazanacağız, özgürlük kazanacak!” dediler…

Onlar gerillaydı… Adlarına ölüm fermanları çıkarılmıştı… Her ferman bir öncekinden kanlıydı… Fermanı hazırlayanlar “Ya bitecek ya bitecek! Beli kırılacak! Çakıl taşı bile vermeyiz, ülkeyi böldürtmeyiz, bayrağı indirtmeyiz!” diyorlardı. Her yıl bir mevsimi takvim belleyip “Bu bahar bitecek!” diyorlardı…

Günler, aylar ve yıllar gelip geçti… Zulüm artarak devam etti… Direniş ve direnişin öznesi gerillalar da hiç durmadılar. Vurulup düşseler de, ardından gelenler dimdik dağların doruklarında devrim şarkıları söylüyor, Kürdistan ülkesine ve insanlığa özgürlük istiyordu. Sadece kendileri için değildi fedakarlıkları… 

Bir parçayı, bir lehçeyi, bir kenti, bir partiyi, bir inancın bir boyutunu değil bir bütünlük içinde direniyorlardı. Nerede bir zulüm varsa orada direnişi örgütlüyorlardı. Şengal, Kerkük, Mahabad, Kobanê, Dersim, Beytüşşebap ve bütün Kürdistan ülkesinde insanlık için direndiler… 

Onlar Kürdistan’ın yiğit insanları, insanlığın onurunu temsil eden gerillalardır…