Rozerin’in annesinin çığlığı, bir annenin "yavrum" derken parçalanan yüreğinin kalp atışları, kamyon kasalarından boşalan el, kol, parmak parçaları, çocuklarını tanımaya çalışan ailelerin sesi… 

En büyük vahşet nedir? Yanı başımızda katledilen, parçalara ayrılan çocukları görüp, yüzümüzü çevirmektir. En büyük vahşet, kendi çocuğumuzun başına gelmesini istemediğiniz tüm kötülükleri, başkasının çoluğuna, çocuğuna reva görmemizdir. En büyük vahşet, gerçeği bilip, yalanlara tutulmamızdır. 

Yalan ki etten yontar insanı. Hele eziyet edenin, gücü elinde bulunduranın yalanına dolanmışsanız iflah olmazsınız, olamazsınız. Elleriniz irileşir, gözleriniz kanlanır, dilinizde devlet tekerrürü ile boğazlarsınız her "özgürlük" diyeni. 

"Artvin bir Cumhuriyet şehridir. Burası Cizre değil, hesabını sorarız" diyen ile, katledilen Kürt kadını için, "teknik nedenlerle vuruldu" açıklamasını yapan vali arasında, sahiplenmenizi istedikleri tek şeydir devlet. 

Bodrum katında günlerce mahsur kalan insanların seslerini duyduk hepimiz. Canlı canlı izlettirdiler katlettiklerinin çığlıklarını. Türkiye koca bir bodrum oldu. Üzerimize kat kat çöktü bütün ülke ve şimdi Sur’da, tekrarını vermek için, "milli" ekranlar, "milli" manşetler, "milli" haberler eşliğinde çağırıyorlar seyretmeye. 

"Devlet çökerse hepimiz altında kalırız" diyerek, Kürdün alınan canını, yıkılan ocağını, öldürülen bebesini, kadınını, gencini, devletin temelleri ve "bölünmez bütünlüğü" için olmazsa olmaz sananların çoğaltılmasıdır faşizm. 

"Ellerinde Kanas, Keleş var-mış, hendek kazmışlar, barikat kurmuşlar" diyerek yüzünüzü, dilinizi ekşittirerek, ellinizi sinenize koydurarak çektirdikleri o "oh olsunlar" var ya "oh olsunlar", hepsi "devlet çökerse altında kalırız" diyenlerin, sağlama aldıkları sermayelerinin ve onlara yaltaklanan parazitlerin temellerinin garantisi oluyor sadece. Sonra onları, gözlerini doğanıza dikmiş bir holding, çalıştığınız iş yerinde üç kuruşluk ücreti önünüze atan bir patron, maden göçüğü altında kaldığınızda "güzel öldüler" diyen bir Bakan, her sesinizi çıkardığınızda karşınıza dikilen bir polis, dişine kan de(y)miş bir kurt olarak bulursunuz... 

Neye hassassınız, neye tepki gösterirsiniz, neye kızar, neye ağlar, neye üzülür, neye sevinirsiniz? Merak etmeyin talip değil kimse hiç birine. Kimsenin gözü yok devletin bekasına açılan o duygulara. Bunca itiraz, bunca sesleniş, bunca vicdan çağrısı size değil, gelecek kuşaklara. İnsanlığımıza düşülen dip notlar olarak okunacak elbet bir gün yüzünüze. 

Ağaca mı sevdalıyız, börtü böceğe mi, sevgiliye, yâre mi? Neye sevdalıysak, neye canımız yanıyorsa, öyle düşünelim yanı başımızda yaşatılan vahşetin yok ettiklerini. Ne hissediyorsak o vakit elimizden alınana dair, göğüs kafesimize hangi öfke, hangi acı oturuyorsa, odur işte Kürdün çektiği. 

Bilelim ki, kendimizden saymadığımız her acı, bir başkasının alınan canıdır. Bugün Kürdün, yarın senin, bizim, çocuklarımızın canı.

Kendi yaralarını yine kendileri saracak onlar. Çocuklarının yoksul parçalarını bulup dağın, taşın, molozların altında mutlaka birleştirecekler. Kemiklerine sarılıp, hiç değilse bulmuş olmanın gözyaşıyla öpecekler. Kurşun deliklerini elleriyle okşayıp, yaşıyorlarmış gibi sevecekler yüzlerini, saçlarını. Acır diye usulca kaldıracaklar omuzlarına ve usulca indirecekler toprağa. Hangi parça, hangi çocuğa ait önemli değil artık, hepsi direnişin ortak çocukları olarak anılacaklar. 

Cizre’den Artvin’e, Sur’dan İstanbul’a direnenin meşruluğundan yana saf tutmak, insanlığımızı koruyup, büyütecek. Başka bir yol yok.

Gericiliğin, sömürünün, yağma ve talanın tek panzehri bu hat. Direniş şehirlerinden, kendimize ortak bir gelecek kurmanın yolunu mutlaka bulacağız.