IŞİD’in diğer örgütler arasından sıyrılabilmesinin arkasında çok kesin olarak söz konusu örgütleri destekleyen ülkelerin bu desteklerini diğer örgütlerden çekip IŞİD’e vermeleridir. Bu ülkelerin başında da bölge ülkeleri geldiği tartışma götürmez. Bunlardan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar güçleri fiili bir ittifak görüntüsü içinde bulunmaları yanında aralarında sert çıkar çelişkileri baş gösterince durumlar iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Dolayısıyla Suriye rejimine karşı muhalif savaşçı yapılar arasında yaşanan iktidar mücadelesi aslında sözkonusu devletler arasında yaşanan çelişki ve çıkar mücadelesinin bir sonucuydu. Şimdi bu konuları kısa da olsa özetlemek gerekirse;

Bölgede diğer faktörler yanında en önemli üç temel kırılma hattından sözetmek yerinde olur. Birincisi, etnik fay hattıdır. Türkiye her ne kadar müslüman bir ülke olsa da, Arap dünyası üzerinde etkili ve hakim bir güç olarak kabul görülmesi mümkün değildir. Arap dünyası bölge dışından bir etnik gücü bölge içinden etnik bir güce tercih edecek kadar bağnaz özelliklere sahiptir. AKP zihniyetinin bunu görmemesi, Osmanlıcılık hayallerinin esiri olmuş, oldukça apolitik, bölge gerçekliğinden uzak yaklaşımının sonucudur. Esasen Arap dünyasınca Türk devletine gösterilen yaklaşım daha çok kendisinden yararlanma, bu amaçla kullanma yaklaşımı olmuştur. AKP zihniyetinin bu gerçeklerin ötesinde kendilerine bir misyon biçip, buna da kendilerini inandırmaları Türk devlet politikasının yaşadığı hüsranın da en iyi açıklaması olmaktadır.


Ortadoğu enkazının ürünü

İkinci fay hattı, mezhepsel, başka bir ifadeyle sünni-şii olguları arasındaki farklı anlayışlardır. En nihayetinde bu iki farklı anlayış arasında da varolan güvensizlik ve farklı çıkar hesapları öngörülmemiştir. Üçüncü olarak da, her mezhebin kendi içindeki farklı anlayışların çatışma gerçekliğidir. Örneğin körfez ülkelerinin desteklediği selefilerin diğer bölge Arap müslüman güçlerinden farklı bir İslam anlayışları vardır. Daha çok dini açıdan radikal -fundementalist-, siyaseten de statükocu, dar, muhafazakar bir inanca sahip oldukları bilinir.
El Kaide, IŞİD gibi güçlerin en çok taban buldukları potansiyel kesimlerin bu bölgeler olması tesadüf değildir. İşte tüm bu ayrıntılı gerçeklerin hesaplarda dikkate alınmamış olması sonucu gerek küresel gerekse de bölgesel tüm plan ve projeler Suriye zemininde yere çakılmış, yere çakılmanın gücüyle de bir çok etnik, mezhepsel ve farklı kültürel yapılar için bölge kan revan gölüne çevrilmiştir. Bütün bu enkazın külleri içinden IŞİD’in bir canavar olarak beslenip bir devlet gücüne erişilmesi sağlanmıştır. Hiç kimse kendini kandırmasın. Mevcut durumda, ABD dahil hiçbir gücün yaşanan gelişmelerin gidişatı üzerinde kontrol sahibi olduğu söylenemez. Ancak şu da bir gerçek, istenilirse IŞİD’i türetip yaratan güçler bir hafta içinde nasıl yarattılarsa aynı şekilde sonlandırabilirler de. Fakat bunun da önünde en büyüt engel sözkonusu güçlerin kendi aralarındaki husumet, saplandıkları kirli ilişkiler ve kalıcı farklı çıkar hesaplarıdır.
İkinci ve diğer önemli bir engel de bölgenin tarihi ve toplumsal gerçekliğine uygun projeleri ve politikaları geliştirmekten yoksun olmaları, Rojava’da olduğu gibi bunu çıkarlarıyla uyumlu görmemeleridir. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi ABD, İsrail ve İngiltere genel olarak bu süreci arkadan takip edip yönetmiş oldular. Dolayısıyla ABD bu günkü sonuçlardan şaşırmış gibi görünse de aslında anı anına süreci izleyen takip eden ve denetleyen bir pozisyonda oldu. Örneğin, kendilerine yakın bölge güçleri arasında yaşanan çelişki ve uyuşmazlık durumlarını bertaraf etme ve birlikte hareket etmeleri için yoğun bir diplomasi yürüttükleri bilinen bir konudur. Ancak kontrol sağlayamayıp bekledikleri sonuçları alamadıkları ortadadır. Bu anlamda bir anda gündeme getirilen ABD’nin Almanya ve diğer bazı müttefiklerini dinlemeye aldığı haberlerinin bu denli tuhaf karşılanmasının kendisi hayret vericidir.

TC- Katar-Suudi ittifakı!

Lakin uluslararası ekonomik güçlerin başını çeken ABD, sistemin kuruluşundan bu yana elindeki teknolojik kapasitenin elverdiği oranda en yakın müttefikleri de dahil olmak üzere tüm ulus devlet güçlerini dinleyip takibe aldığı, politikalarını yönlendirmeye çalıştığı, sistemin değerleriyle uyuşmayan özelliklerine farklı tarz ve yaklaşımlar üzerinden müdahalede bulunduğu bilinen bir husustur. Tersini düşünmek, uluslararası sistem gerçekliğine yabancı olmaktan başka bir anlama gelmez. Bu sonuçla yaklaşıldığında da ABD’nin gerek TC-İsrail, gerekse de bölgede uyguladıkları politikalarla uyumlu hareket etmeyen TC- Katar-Suudi Arabistan vb. müttefik güçlerin yaklaşımlarına diplomatik açık-gizli müdahalelerde bulunsa da pratikte sorunsallıklarla baş edemedikleri ortadadır. Bununla birlikte ABD’nin geçmiş süreçlere ilişkin özellikle Suudi, Katar ve Türkiye’nin IŞİD’le olan ilişkilerini içeren elinde birçok uydu görüntüsü, belge, ve doküman olduğunu, Amerika’nın bu dosyaları da ihtiyaç duyduğunda farklı mekan ve zamanlarda çıkarları doğrultusunda belli amaçlarla direk ya da endirekt kullanmak isteyeceği kesindir.
IŞİD’in Musul’dan sonra etkisini Irak’ın diğer bölgelerine de kaydırmış olması, petrol yatakları üzerinde kontrolü ele geçirmesi ve Federal Kürdistan üzerinde risk taşır hale gelmesi ister istemez ABD’nin bölgedeki gelişmelerde daha görünür ve aktif bir politika izlemesini zorunlu hale getirmiştir. ABD’nin daha aktif bir politika izlemesine sebep olan birçok etkenden bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür. ABD içindeki Yahudi lobisi, cumhuriyetçilerin hükümetin mevcut politikalarına karşı yoğun eleştiri ve baskı altına alma girişimleri sözkonusudur. Bununla birlikte ABD’nin uluslararası imaj ve konumu giderek tartışmalı hale geldi. Toparlanma sürecine girmiş ekonomisi yaşanan gelişmelerin sonucu olarak yeniden etkilenmeye açık bir pozisyona girmiş oldu. Bu nedenleri daha da çoğaltmak mümkündür.

ABD’nin IŞİD politikası

Son olayların ortaya çıkardığı sonuçlardan sonra ABD daha önce İran ile var olan gizli diyaloglarına yeni bir ivme kazandırarak aralarında varılan uzlaşı sonucu Irak’taki hükümeti değiştirmiş oldular. Öncesinden yeni bir cumhurbaşkanının göreve gelmesi sağlandı. Federal Kürdistan bölgesel hükümetine silah desteği verildi. Bununla yetinmeyip kısmi de olsa IŞİD’e karşı hava saldırıları düzenleyerek bunun üzerinden bölgede IŞİD’e destek çıkan politikalara sahip bölge güçlerine somut bir mesaj vermiş oldu. Yine bölgede kendisine yakın müttefik halinde olan güçlerin IŞİD’e dönük desteklerini çekme ve karşı mücadelede güçbirliği ve koordineli mücadele için yoğun bir diplomasi faaliyetine girdi. Bu konuda başarılı olunup olunmadığını Beyaz Saray’dan yapılan son açıklamalar üzerinden gidişatı okumak mümkün.
Bilindiği gibi, ABD’nin IŞİD’e yönelik hava saldırılarından sonra (özellikle Katar üzerinden bunu yapmış olması belli bir özel anlam taşımaktadır) bir anda gündeme ABD’nin IŞİD’e karşı ciddi bir askeri strateji üzerinde durduğu haberleri basında duyulmaya başlandı. ABD Genelkurmay Başkanı verdiği bir brifingde IŞİD’in dünya ve bölge için yaratmış olduğu tehlikeye işaret ederek stratejik olarak IŞİD’i çevrelemek, bölmek ve yenmek gerektiğini belirtmesi oldu. Ancak hemen sonra bizzat Obama’nın yaptığı açıklamada ise IŞİD’e yönelik herhangi bir stratejilerinin olmadığını belirtmiş oldu. Ardından bu sefer ABD Dışişleri Bakan John Kerry, The Newyork Times için yazdığı makalesinde IŞİD konusunda ülkesinin aldığı yeni ve sert pozisyonun altını çizerek, IŞİD’i bir kansere benzetip, en önemlisi de ‘hiçbir onurlu ülkenin IŞİD’i desteklemeyeceğini’ ifade etmiş oldu.
Yapılmış olan bu açıklamaların diplomatik anlamları üzerine duracak olursak; ABD genel kurmay başkanı Demsy’nin yapmış olduğu açıklamada ABD’nin uygulamaya hazır kıldığı bir planlarının olduğunu, ancak bu planın gerçekleşmesi için bölgede IŞİD’e karşı güçler arası genel bir konsensüsün oluşmasının şart olduğu, dolayısıyla bu konsensüs oluşturulmadan IŞİD’i belirtmiş olduğu gibi çevrelemek, bölmek ve yenmenin zor olacağına dikkatleri çektiğini belirtmek mümkündür. Arkasından gelen Obama’nın açıklaması ise henüz ete kemiğe bürünmemiş planın tartışılmasının planın bozulacağı endişesi aynı zamanda IŞİD’in erkenden harekete geçerek gerek ABD’yi ve çıkarlarını hedeflemesi yine bu planda yer alacak güçlere dönük olası IŞİD tehdidini dizginlemeye dönük bir açıklama olduğunu söyleyebiliriz.
ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin mülakatında yer verdiği mesajlardan anlaşılması gereken ise aslında yaptıkları yoğun diplomatik girişimlere rağmen isimleri IŞİD ile anılan ülkelerle IŞİD’e karşı düşünülen plan çerçevesinde henüz bir mutabakata varılmadığını ve bu noktada ABD’nin sözkonusu ülkeler dönük duyduğu güvensizliği açığa vurarak, TC dahil diğer belli bazı güçlere kamuoyu nezdinde bunu hissettirerek politikalarını gözden geçirmeleri yönünde uyarması olarak değerlendirebiliriz. Belli ki ABD, IŞİD’e yönelik kendisine müttefik olan bölge güçleri arasında belli bir konsensüs oluşturup bunun üzerinden öngördükleri planları uygulayıp kendisini daha çok destekleyici bir konumda tutmayı amaçlamaktadır. Bununla genel olarak yapacağı uygulamalarını bölgede daha rahat sindirilmesini sağlamak özelde de hem IŞİD’e direkt hedef olmamak, hem de bu şekilde IŞİD’i desteklemekle isimleri anılan ülkeleri tavır alacakları bir pozisyona sokarak genel kurmay başkanının belirttiği plana uygun olarak sonuç almak istedikleri anlaşılmaktadır.

Ülkelerin bahane ve açmazları

Başka bir ifade ile tüm bölge güçlerini IŞİD’e karşı aktif hale getirip rollerini oynamaları halinde kendisinin de bu güçlere gereken her türlü desteği sağlamak istediği anlaşılmaktadır. Şimdi temel soru sözkonusu güçlerin bu noktada ortak bir konsensüs üzerinde uzlaşıp uzlaşamayacaklarıdır. Bu konuda ihtimaller oldukça zayıf görülmektedir. Konuya yakından baktığımızda Türk devleti zaten uzun süre rehin alınan konsolosluk personelini bahane olarak göstererek birşey yapmayacağını gösterdi. Diğer ülkelere gelince, içine girdikleri son derece kirli ilişkilerden kendilerini sıyırmaları zor görünmesi yanında, IŞİD’e verdiği kozlardan dolayı kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesinden ciddi endişe duymaktadırlar. Aynı şekilde sözkonusu ülkelerin IŞİD’e hedef olma riskini şayet yüzde yüz IŞİD tasfiye edilebilirse ancak göze alma ihtimali olabilir.
Bu koşullar içerisinde IŞİD’in de boş durmayacağı, ilgili ülkelere bir biçimiyle temas kurarak gerekli uyarı ve tehditlerini yapmış olduğu noktasında kimsenin kuşkusu olmasın. Her halükarda ABD bu yönlü baskılarını ilgili devletler üzerinde artıracakken, aynı şekilde IŞİD’in yapacağı tehditlerin de belli düzeyde etkisinin olacağı, dolayısıyla eskisi kadar olmasa da IŞİD’in varolan ilişkilerinden belli düzeyde beslenip yararlanmaya devam edeceğini tahmin edebiliriz. IŞİD çok zor durumda bırakılsa bile tümüyle sonlanmayacağı, başka isimler altında, özellikle de kendisine ihanet etmiş devletlere karşı farklı yöntem ve biçimlerde eylemlerde bulunabileceğini tahmin etmek zor değildir. Bununla birlikte daha önce kendisini destekleyen ülkelere ait IŞİD’in elinde birçok belge olabileceğini ve bunları bir biçimde şantaj amaçlı kullanmak isteyebileceği güçlü bir olasılıktır. Bu sonuçları göz önüne aldığımızda önümüzdeki süreçte genel olarak Amerika, özelde de Obama hükümetinin işinin daha da zor olacağı kesindir.

Bölge için tek çözüm yolu

Ufukta görülen Amerika’nın bölge müttefikleriyle ilişkilerinde güvensizliğin daha fazla artacağı ve ilişkilerinde daha derin krizlerin yaşanabilineceğidir. ABD, IŞİD sorunuyla baş etmek kadar Suriye rejimi ile de kalan hesabını tamamlamak isteyecektir. Bu durumda hem IŞİD’i tasfiye etmek hem de Suriye rejimine karşı ortak hareket edecek güçlü, örgütlü bir muhalefeti yaratmak isteyecektir. Mevcut durumda Kürtler dışında böyle bir güçten bahsetmek imkansız gibidir. Rojava’da ortaya çıkan demokratik halk iradesinin Amerika’nın tanıyıp tanımayacağı, genelde de Kürtlere dönük politikalarını gözden geçirip geçirmeyeceği sonucu belirleyecek niteliktedir.
Diğer bir olası durum da, Amerika’nın Suriye’ye karşı Ukrayna krizi üzerinden Rusya ile bir uzlaşma sağlayıp sağlamayacağıdır. Bu konuda yaşanacak her gelişme genel olarak sürecin gidişatını etkileyebilecek durumdadır. Tam tersine belirtilen krizlerin çözülüp, ki çözülse de geçici çözümler olur, çünkü sorunlar yapısaldır, sorunların çözülmeyip daha da derinleşmesi halinde zaten yaşanmakta olan üçüncü dünya savaşının daha da yoğun ve çatışmalı yeni bir aşamasının insanlığı beklediğini söylemek abartı olmayacaktır. Bütün bu ifade ettiğimiz plan ve projelerin gerçekleşmesi halinde bile Ortadoğu’da baş göstermiş olan krize geçici çözümler dışında kalıcı şekilde barış ve istikrar getiremeyeceği kesindir.
Bölge için tek çözüm yolu, gerçekleştirilmesi gereken bölge rönesansını doğuracak yeni bir zihniyet devrimidir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın önermiş olduğu demokratik modernite ve demokratik ulus çözümü bölgenin jeo-politik, jeo-stratejik ve jeo-kültürel yapısına ve tarihsel toplum dokusuna en uygun çözüm modeli olduğuna kuşku yoktur. Dolaysıyla demokratik ulus zihniyetiyle bölgenin tarihsel, toplumsal doğal gerçekliğine uygun olarak farklı bütün etnik, dini, mezhepsel, kültürel, vb. tüm yapıların eşit, özgür ve demokratik temelde birbirlerinin farklılıklarına saygı göstermesi ile birlikte kardeşçe ve yanyana yaşamalarına imkan tanıyan yegane çözüm modelidir.

Doğru zaman şimdidir

Demokratik halk iradesiyle gerçekleşmiş olan Rojava Devrimi ve esas aldığı demokratik yönetim modeli, bölgenin sorunlarını çözeceğine iyi bir örnektir. Kürtler ve Kürt Özgürlük Hareketi mevcut durumda bölgenin en dinamik ve siyasal dengeleri etkileyebilen gücü konumundadır. Kürtlerin bu konum ve iradelerini dikkate almayan politikaların şu ana kadar başarı getirmediği gibi bundan böyle de getirme şansının olamayacağı görülmelidir. Mevcut durumda dış politikada yasadığı başarısızlıklara rağmen Türkiye’nin eline geçmiş tarihi fırsat henüz kaçmamıştır. Dış politikada Türkiye’nin elini ayağını bağlayan, farklı yerlere savrultan, başarısız kılan nedenler Kürt sorunu basta olmak üzere kendi iç sorunlarını çözmeyi başaramamış olmasında aranmalıdır. Dış politikaların yönünü belirleyen içerdeki dengelerdir.
Şayet Türkiye iç sorunlarını dün çözmüş olsaydı bugün IŞİD gibi bir çıkmazı da olmazdı. Tarihsel biriken sorunlar her zaman yeni prangalar da biriktirirler. Eğer Türkiye ağırdan alma, art niyetli, farklı hesapları bir tarafa atıp tarihi ve günceli doğru okuyarak, adına demokratik çözüm süreci dedikleri süreçten Kürtlerle birlikte güçlü bir çözüm iradesi ortaya çıkarıp Kürtlerle tarihi bir ittifak sağlayabilirse, Ortadoğu’nun tümünü etkileyebilecek tarihi önemde gelişmelere öncülük edebilecek fırsatı yakalamış olacaklardır. Bunun olmaması halinde Kürtlerin önüne gelmiş bol seçenekli alternatiflerden birini esas alıp kendi kaderlerini istedikleri şekilde tayin etme haklarını özgürce kullanıp başarabileceklerine dair kimsenin kuskusu olmasın.
“Artık ne bölge eski bölge ne de Kürtler eski Kürtler değildir” deyişine göre kendini yenileyip değiştirmeyenler değişenin akıntısı önünde asla duramazlar. Akışkan olan ise mutlaka kendi yatağını bulup daha güçlü ve özgürce akışını sürdürecektir. Son bir nokta daha; zaman hiç kimsenin tasarrufunda değildir. Doğru zaman tam da şimdiki zamandır; yarın ki zaman ise hükmünü verecek olan zamandır.


AHMET DENİZ