Araştırmacı ve tarihçi Foti Benlisoy, Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin tüm planlarının arkasında Kürt sorununun olduğunun altını çizdi ve „Türkiye, Suriye’de, Güney Kürdistan’daki gibi özerk bir Kürdistan devleti kurulmasını istemiyor“ dedi. Bu nedenle de AKP’nin silahlı çete grupları Kürt bölgelerine göndererek ve PYD’ye karşı ‘Esad rejimiyle işbirliği içinde’ algısı yaratak Suriye’de Kürt-Arap çatışması yaratmaya çalıştığına dikkat çekti. Emperyalist aktörlerin Suriye’de strateji olarak Yemen formülünü benimsediğine dikkat çeken Benlisoy, Suriye’de demokratik bir rejimin yaratılmasının tek koşulunun Kürtlerin ve diğer halkların demokratik siyasal özlemlerinin tatmin edilmesi olduğunu söyledi. Foti Benlisoy, ANF’nin sorularını yanıtladı.

Libya’da 8 ayda iktidar düştü. Suriye için de ilk beklenti buydu. Ancak böyle olmadı. Suriye’de hesaplar tutmadı mı?

Suriye meselesine fazlasıyla Libya merkezli bakılıyor. Baştan beri Libya kıyası hakim oldu.

Bu bakış doğru değil mi?

Pek doğru değil. Libya’da başka dinamikler söz konusuydu. Örneğin, emperyalist merkezler tarafından Libya petrolünün çok önemli olması nedeniyle, bugün Suriye’de yaşanan uzun süreli istikrarsızlık orada göze alınamazdı. Bir başka özellik Arap devrimci süreci içinde Libya, emperyalist aktörlerin süreci kontrol edemediği bir dönemden çıkışın da işaretiydi. Emperyalist aktörlerin, Libya’daki ayaklanmayı çalması, yani oradaki halk hareketini kendi kontrolüne alması sadece Libya’ya değil, bütün Arap devrimci sürecine ilişkin bir müdahaleydi. Suriye’de ise baştan itibaren emperyalist aktörler, uluslararası askeri müdahale seçeneğini masaya koymadı, böylesi bir yönelime girişmedi.

Neden?

Bu Suriye’nin bölgedeki özgün konumuyla ilgili. Suriye’ye yönelik askeri bir müdahalenin yaratacağı bölgesel deprem emperyalist aktörler açısından ürkütücü. Özellikle ABD, Suriye’ye açıktan bir askeri müdahalenin askeri, siyasi ve ekonomik maliyetini kaldırabilecek durumda değil. Ortada Libya’daki gibi petrol akışının devamlılığını garantiye almak gibi bir aciliyet de yok. İkincisi, Suriye’de Esad sonrasına dair garanti yok. Suriye kapalı bir kutu. Mesala Mısır’da Mübarek sonrası hangi politik aktörlerin öne çıkabileceğini öngörmek belki mümkündü. Suriye’de ise böyle bir açıklık yok. Suriye’de şimdi devasa bir hareketlilik görüyoruz, yeni toplumsal ve siyasal akımlar ortaya çıkıyor. Yani emperyalist aktörler açısından ciddi bir belirsizlik söz konusu. İsrail’in Suriye rejimiyle sürekli bir ihtilafı olmasına rağmen, Suriye onun için kestirilebilir, hatta ‘güvenilir’ bir rakipti. Şimdi oluşmakta olan siyasal, sosyal, askeri istikrarsızlık İsrail açısından dahi kaygı verici. Dolayısıyla bir askeri müdahale seçeneği yok ortada.

Peki ne yapılmak isteniyor?

Emperyalist aktörlerin stratejisi, hem Esad rejimini hem de muhalifleri yorup, yıpratmak ve kendisini aracı konumuna getirmek. Yemen’de olduğu gibi diktatörün çekildiği ama diktatörlük kurumlarının mümkün mertebe ayakta kaldığı bir uzlaşı formülü uygulamak istiyorlar.

Türkiye, Kürtlerin özerk olmasının önüne geçmeye çalışıyor…

Güney Kürdistan tarzı bir travmatik deneyimin Batı Kürdistan’da yaşanması kaygısı, Türkiye’nin baştan itibaren Suriye’deki gelişmelere bu kadar aktif bir şekilde katılmasını beraberinde getirdi. Bu yüzden de Türkiye, Suriye Ulusal Konseyi’nin oluşturulmasında Kürt demokratik taleplerinin mümkün mertebe yansıtılmamasına çalıştı. Suriye Ulusal Konseyi (SUK) içinde Müslüman Kardeşler etkiliydi. Türkiye’nin Suriye’de arkasında durduğu temel politik aktör, Müslüman Kardeşler. Bu nedenle Kürt muhalefetini SUK’a entegre etmek Türkiye açısından önemliydi. Fakat, Kürt muhalefetinin, Türkiye’nin denetim altında tuttuğu yapıya monte edilemediğini gördük. Suriye’deki Kürt muhalefeti derken, sadece Demokratik Birlik Partisi’den PYD’den bahsetmiyorum, Kürt Ulusal Konseyi’ndeki tüm Kürt siyasal partilerinden bahsediyorum. Özellikle PYD’nin, Batı Kürdistan’da etkin olmaya başlaması, Türkiye’nin farklı stratejileri devreye sokmasını beraberinde getiriyor. Örneğin, Esad’ın PYD’yle gizli bir anlaşma yaptığı söylemi, sadece iç siyasete dönük bir söylem değil. Aynı zamanda Suriye’deki çatışmada da Türkiye’nin öne sürdüğü bir argüman. Türkiye, Suriye’deki değişik muhalif siyasal akımlarla görüşürken, onları kendi denetimi altına almaya çalışırken, aynı zamanda onlarla PYD ve Kürt muhalefeti arasındaki açıyı daha da büyütmeye çalışıyor. Bunu yaparken, bu söylemi onlar üzerinde de yeniden üretmeye çalışıyor. Bunda, yani Arap muhalefetinde PYD’ye dair şüphe oluşturmakta etkili olduğunu görüyoruz. Üzerinde daha önce çok durmadığımız bir başka faktör de Türkiye’nin Hür Suriye Ordusu üzerinden Kürt bölgesindeki gelişmeleri tayin etmeye girişmesi. Hür Suriye Ordusu’nun Türkiye’de  emir-komuta zinciri içinde merkezi bir yapısının olduğu yönünde bir hayal var. Oysa Hür Suriye Ordusu farklı siyasal yönelimleri olan yerel askeri birimlerden oluşan heterojen bir yapı.

Bunun ne önemi var?

Bu, değişik siyasal aktörlerin yerel ve parçalı silahlı birimleri kendi yedeklerine alma ihtimalini daha da kuvvetlendiriyor. Türkiye’nin kendine yakın bulduğu, lojistik destek sağladığı ya da finanse ettiği silahlı birimler aracılığıyla –bunlardan kimisi Hür Suriye Ordusu’nun etiketini kullanıyor, kimisi kullanmıyor- bir takım provokasyonlara giriştiği ortada. Haseki vilayetindeki bir dizi çatışmayı buna bağlamak gerekiyor. Türkiye bölgede bir Kürt-Arap geriliminin zeminini oluşturmaya çalışıyor adeta. Bu çok tehlikeli bir şey.

Kürt-Arap gerilimi planı tutar mı?

1960’larda yapılan nüfus sayımı ile yaklaşık 100-120 bin Kürt’ün vatandaşlık hakkından mahrum bırakılması, kamusal hayatta yer alamaması, dillerini kullanamaması, Araplaştırma politikaları sonucunda sürgüne maruz kalmaları, gayrimenkul alıp satamamaları...Bunlara karşı kendisini Arap milliyetçisi olarak tanımlayan bir rejim var. Bunun yanında, muhalefet dediğimiz siyasal akımların önemli bir oranda kalkış noktası da bir tür Arap milliyetçiliği. Kürtlerin bireysel kimliklerini tanımaya dönük bir söylem varsa da, Kürt ulusal özlemlerinin, kendi kendini yönetme arzusunun, kolektif düzeyde kültürel hakların tanınmasının söz konusu olmadığını görüyoruz muhalefette de. Dolayısıyla da PYD’nin ya da Kürt Konseyi’ni oluşturan Kürt siyasal partilerinin muhalefetle de arasındaki soğukluğun temel kaynağı, muhalefetin de bu Arap milliyetçiliği geleneğini şu ya da bu biçimde benimsemiş olması. Bu yüzden de Kürt muhalif yapılar, Suriye muhalefetine entegre olmadı.

Kürtler nerede duruyor peki?

Kürtler Baasçı Esad rejiminin en büyük kurbanlarından biri. Kürtler zaten sistematik olarak uzun yıllar boyunca Esad rejiminin muhalifi olarak kaldılar. 2004 Qamişlo Katliamı hatırlardadır. Dolayısıyla Esad rejiminin dağılmasından en çok sevinç duyacak topluluk Kürtlerdir. Kürtlerin tereddüdü, yeni oluşacak Suriye’de kendi ulusal taleplerinin karşılanıp karşılanmayacağı meselesi.

Bu sorunun yanıtı yok mu?

Yok. SUK’un bir önceki başkanı Kürt’tü. Kürtlerle diğer muhalif gruplar arasındaki soğukluğu bertaraf etmeye dönük kimi girişimler oldu ama ara kapanmış değil. Hatta Serêkaniyê’deki çatışmalarda gördüğümüz değişik silahlı gruplar arasında PYD’nin Esad rejimi ile işbirliği yaptığı algısı da pekişmiş gözüküyor. Bu Türkiye kanalının yaygınlaştırdığı bir algı aynı zamanda. Bu mesafe daha da mı açılır, yoksa kapanır mı, onu göreceğiz. Burada Türkiye’nin tavrı çok kritik. Siyasal ve askeri çatışmanın giderek mezhebi bir karakter kazanmasının yanında bir etnik karakter kazanması, Kürtlere karşı değilse bile Kürtleri dışlar hale gelmesi, aslında ayaklanmanın kendi kendisini bacağından vurması olacaktır. Çünkü Esad rejiminin dağıtılıp daha demokratik bir rejim yaratılabilmesinin tek koşulu, Suriye’de Kürtlerin demokratik siyasal özlemlerini tatmin edebilen siyasal bir form tarif edilmesi. Bu yapılamadığı takdirde, Beşar Esad rejimi yerine başka bir rejim gelecektir, o rejim de Kürtler açısından pek farklı olmayacaktır. Dolayısıyla Kürtlerin kendi demokratik sosyal ve siyasal taleplerini bölgede gerçekleştirmesinin yolu oradaki diğer halklarla kalıcı barışın koşullarını oluşturabilmek.

Kürtler diğer halkları sürece katıyor  mu sizce?

Kürt tarafı da çok çeşitli. Arap kamuoyunda, Kürtlerin Irak’ta ABD işgalinin bir aktörü olarak değerlendirildiğini unutmamak gerekiyor. Maliki de bu algı üzerine giderek, Kürt düşmanlığına oynayarak, Şii ve Sünni toplulukları Arap milliyetçiliği aracılığıyla birleştirmeyi öngörüyor. Dolayısıyla bu gerilimin arkasında böyle bir tarihsellik de var. Siyasal rejimin şu ya da bu nedenle çözüldüğü ya da zayıfladığı koşullarda Kürtlerin kendi kendilerini yönettiği yapılar kısa süre için oluşmuştur. Ama söz konusu devletler kendini toparladığı andan itibaren ilk vurdukları da Kürtler olmuştur. Dolayısıyla ulusal özlemlerin karşılık bulduğu kalıcı bir barışı inşa edebilmek konjonktürel başarıların ötesinde bir şey gerektiriyor. Suriye’deki Kürtlerin siyasal kazanımlarının kalıcı olabilmesi Suriye’nin daha demokratik, özgür olabilmesiyle mümkün. Böyle bir Suriye için farklı unsurları kapsayan demokratik bir çerçevenin tarif edilebilmesi gerek.

Türkiye’nin ‘yeni Osmanlıcılık’ politikası tutar mı?

İdeolojik tercihler dolayısıyla ortaya çıkmış bir dış politika yönelimi değil bu. Burada daha yapısal, temel dinamikler söz konusu. ABD bölgede alt emperyal aktörler aracılığıyla hareket ediyor. Türkiye de bu sahadan istifade etmek istiyor. Davutoğlu’nun diliyle söylersek, „bir oyun kurucu aktör“ ya da „bölge gücü“ olarak devreye girmek istiyor. Yani AKP’nin dış politikasının zeminini oluşturan daha yapısal dinamiklerden bahsederken, ABD’nin son 10 yıl içinde bölgedeki gücünün gerilemesi ve Türk sermayesinin daha aktif hale gelmesine bakmak gerekiyor. Bu Türkiye’yi  bölgede daha etkin bir rol almaya itiyor. Osmanlı meselesi bunun sosu.


RUKEN ADALI / ANF/İSTANBUL