Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntısı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti başlangıçta tıpkı Osmanlı Devletinin son dönem yöneticileri gibi devleti ayakta tutmak için Kürtlere bir takım tavizler ve vaatlerde bulundu. İlk resmi sözleşme olan ve Mustafa Kemal’in de içinde olduğu Amasya Görüşmelerinde Kürtlere; ‘Kurtuluş savaşı’ sonrası talepleri olan Kürdistan’ı vaad eden maddeler üzerinde Kürtlerle anlaşır. Mustafa Kemal bu yıllarda gerek Büyük Millet Meclisi’nde gerekse verdiği demeçlerde Kürtlerin haklarından ve Kürdistan’ın geleceğinden söz eder. Ne zaman ki Lozan Antlaşması imzalanır, Avrupalıların dikkatini sadece gayrimüslim sorununa çekmeyi sağladıktan sonra M.Kemal ve çevresi Kürtlerden ve Kürdistan’dan söz etmez.

İlk resmi kayıt olan 1924 Anayasasındaki 1505 sayılı kanunla Kürtçe’nin kamu alanlarında konuşulması yasaklanır. Bu yasağa cumhuriyetin Kürtlere yeni bir armağanı, başka bir deyişle Kürtlerin asimilasyonunun başlangıcı da diyebiliriz. 1924 Anayasasında: Madde 88: Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir.
Madde 12: Türkçe okuyup yazma bilmeyenler milletvekili seçilemezler.
Kürtlerin (ve Türkiye de yaşayan diğer halklar da benzer uygulamalara maruz kaldı) varlığının inkarıyla başlayan bu süreç bundan sonra daha katı önlemler almaları ile devam edecektir. Bunun ikinci aşaması ise ‘iskan politikası’dır. Başka bir deyişle, Kürtleri anayurtlarından alınıp Türkler’in yoğunlukta olduğu şehir ve bölgelere bir mühendislik hesabıyla belli sayılarda gönderilmesi kararlaştırılır. Devletin iskana tabi tuttuğu Kürtlerden iskan sonrası da korktuğunu görmekteyiz. Kürt ileri gelenlerini, bunların içerisinde şeyhler ve aşiret liderlerini, bağlı oldukları aşiretlerden ya da ailelerden ayırarak farklı yerlere göndermiş, bu şekilde yeni bir ayaklanmanın önünü almaya çalışmış ve Kürtlük bilincinin oluşmasını engellemeyi amaçlayan önlemler almışlardır.

Başarı için her yol mübah

Kürtlere ve diğer halklara yönelik iskan ve asimilasyon aynı anda yürütülmekte. Etkisizleştirme her yönüyle düşünülmüş ve taslakları hazırlanmış ve bir şekilde uygulamaya koyulmaktadır. Devletin bir diğer korkusuda, asimilasyonun ve iskanın başarıya ulaşması için tedbir yöntemidir. Bu tedbirler yukarıda da değindiğim gibi geri dönüşler engellemektir. Yine başka bir talimatnamede bakın ne deniliyor;
“Dahiliye Vekaletine;
17 Teşrin Evvel (1925) 341 ve 21672/144 şifreye:
Vilayetimiz dahilindeki şark mültecilerinin ba’dema memleketlerine iade edilmeyerek bulundukları yerlerde iskanları 9 Ağustos 341 ve 16422/70 şifreli emir telgrafları cümlesinden olmasına ve bunlarında Kürd, Çerkes, Çeçenden ibaret bulunmasına binaen bu sırada iskanları Kürd kesafetlerini badi(sebep) olacağından iskanları muktezi(gerekli) ise içerü vilayetlerde iskanları vekalet-i celilelerinin 1/9/41 17065/2865 şifre telgrafnamesi 3 Eylül 41 ve iskanın 77 numrosu cevaben arz edilmişdir. İrade-i cevabiyesine muntazırım (beklerim) efendim.
Vali: Mehmet”
Kurtuluş savaşı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti süreci, ki bu dönemin karakteri Türk-Müslüman bir karakter etrafında şekillenmiş milliyetçi bir muhtevaya sahiptir. İlk olarak yeni kurulacak olan devletin temellerinin hangi koşullarda atıldığına bakmakta fayda var. İşgal altındaki Osmanlı en son olarak Meclisi Mebusanda kabul ettiği Misak-ı Milli, kurtuluş savaşı yürütücülerinin (Kemalistlerin) ana teması oldu. Yeni hedef Misak-ı Milli’yi sağlamak olacaktı. İstanbul’un İttifak devletlerince işgal edilmesi milliyetçi kadroyu ve bunlardan biri olan Mustafa Kemal’i, Anadolu’ya kaçmaya mecbur kıldı.
Asimilasyon ve iskan politikaları yeni kurulan devletin öncelikli birinci amacı haline geldi. Asimilasyon işlemi kendini Türkleştirme faaliyetlerinde açıkça sergileyecek ve iskan hareketleriyle de buna taze kan taşıyacaktı. Görülen o ki devlet bu konuda gereken hassasiyeti göstermiş. Burada devletin asimilasyon politikasını üç ana başlık altında uyguladığını görmekteyiz: “Türk Tarih Tezi”, “Güneş-Dil teorisi” ve “İskan Kanunu”na ek olarakta anayasal düzlemde ne gibi değişiklikler yaşandığı.

Resmi tarihe göre herkes Türk

Türk Tarih Tezi’nin (TTT) oluşum süreci, Türk Ocakları bünyesinde gerçekleşen kurultaylarda şekillenmeye başlar. Aksaray delegesi olan Afet İnan (daha sonra Prof.Dr.Afet İnan) kurultayda 23 Nisan’da yaptığı bir konuşmada bakın ne diyor;
“Muhterem Kurultay üyeleri ben en büyük cesaretimle, Türk hassaslığı ve ilim mantığımıza, ilimce reddi kabil olmayan yüksek hakikatı arz edeceğim. Bu hakikat üzerine dünya alimlerinin dahi dikkatini celbetmeye cesaret ediyorum.
Arkadaşlar hakikat şudur ki, Türk medeniyetidir, Türk tarihidir... Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da millattan en aşağı 7 bin sene evvel beşeriyetin ilk medeniyeti kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan Sümer, Elam, Akat isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da deltanın otokton sakinleri, Mısır medeniyetinin kurucuları Türklerdir…”
 Türk tarihi hakkında detaylı bilgi verdikten sonra yine Afet İnan’ın 23-28 Nisan 1930’da Türk Ocakları Kurultayı’nda yaptığı konuşmasında, kendi önerisiyle Türk Tarihinin araştırılması için bir heyetin kurulmasının gerektiğini talep eder ve 16 kişilik bir heyetin kurulması kararlaştırılır. Heyetin adı ise Türk Ocağı Türk Tarihi Tetkik Heyeti (TTT)’dir. İkinci olarakta TTT’nın oluşum aşamasında aynı zamanda Türk dili ile ilgili görüşler de gelişir. 12 Temmuz 1932’de de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (TDTC) kurulur. Amacı Türk dilinin yapısı, diğer dillerle ilişkisi, tarih içerisinde Türk dilinin gelişmesi ile ilgili araştırmalar yapmaktır. Yine tarih konusunda olduğu gibi dil konusunda da Afet İnan bir uzman edasıyla Türkçe’nin diğer dillerden üstün olduğunu şöyle ifade eder:
“Ari kelimesinin, (er)kelimesi ile munasebeti, meydandadır. Bu kelimenin (ar) veya (ir) dahi telaffuz olunması, hiçbir şeyi değiştirmez. Bugünkü kavimlerin kullandıkları dillerin hiçbirinin lügatında, asıl olarak Ari kelimesi bulunmadığı gibi, Er kelimesi de yoktur. Bu kelime yalnız Türk dilinde vardır… Bu büyük meselenin aydınlatılması ancak, yüksek Türk üstadlarımızdan beklenebilir”.

Bütün diller de Türkçeden çıkmış!

Afet İnan’ın yapmış olduğu bu tespitten sonra, Türk Dil Kurultayı’nın giriş konuşmasında:
“Bu kurultayın mihveri, Türk dehasının lenguistik önüne koyduğu yepyeni bir dilcilik ekolü, Güneş-Dil Teorisi (GDT)’dir… Ulu önder Kemal Atatürk’ün kutsal bakışı, Türk Dili üzerinde durduğu günden beri Türk dilciliğinin attığı adımlar, hızlı olduğu kadar da özlü olmuştur... Bu çalışmayı esas olarak veren, yalnız Kemal Atatürk olmuştur... Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yüksek yerini belirtmek, Hint-Avrupa dilleriyle, Sami dillere Türkçe ana kaynak olduğunu meydana çıkarmak gibi birçok yolda çalışmaya koyulmuştur”.
Bununla ilintili olarak Manisa milletvekilinin kanun teklifini sunarken Mustafa Kemal’in sözlerinden alıntı yaparak kanun teklifini gerekçelendirir: Atatürk’ün bu yüksek emir ve irşatlarına göre ırkî lisanları, milli lisanları olan Türkçeyi bırakarak ecnebi bir dil ile konuşmağı ihtiyat ile güzel Türk İstanbul’un büyük bir parçasını bir ecnebi müstemlekesi şekline sokan vatandaşların bu sakin itiyattan meni tabi vucuptadır.
Esas olarak GDT tıpkı TTT gibi tüm beşeriyetin Türk ırkının temelleri üzerine kurmayı amaçlamakla beraber tüm dillerin Türkçeden türediğinin kanıtlanması mücadelesidir. Ayrıca bütün bu çalışmalara Mustafa Kemal’in önerisinin ön ayak olduğu fikri açıkça belirtilmektedir.

‘Amaç, nüfusun yayılışını değiştirmek’
İskan Kanunu 14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilmiş, temel gayesini ise Ord.Prof.Dr. Ömer Celal Sarç şöyle açıklıyor: “Bu kanun Türk iskan siyasetinin bir dönüm noktasını, daha doğrusu hakiki iskan siyasetinin temelini ve başlangıcını teşkil eder. Şimdiye kadar gelişigüzel ve plansız olarak yapılan İskan işleri bu kanunla ekonomik, sosyal ve ulusal gayeler gözeten şuurlu bir siyasetin çerçevesine girmektedir…” Ord.Prof.Dr. Ömer Celal Sarç daha sonra Kanunun amaçlarını şöyle sıralamaktadır: “Ekonomik, ulusal ve askeri sebeblerin icabatına göre, memleket dahilinde nüfusun yayılışını değiştirmek.
Bazı yerlerde Türk kültürünü teksif (yoğunlaştırma) etmek.
Türk kültürüne bağlı olmayan nüfusu naklederek, bunları Türk kültürüne temsil (asimile) eylemek”.
1934’te kabul edilen, 2510 sayılı İskan kanunu 52 maddeden oluşmaktadır. Sarç’ın da belirttiği üzere, ülke çapında yeniden şekillendirme hamlesi yapmayı da öngörmekle beraber Türk kültür ve yaşantısına uymayanların da bir şekilde dağıtılıp Türk kültürünü özümsetmek yani onları asimile etmek gayesini gütmektedir. Aynı kanunun 11. Maddesi şöyle diyor:
“Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar(tekel) ettirmeleri yasaktır.”
Kürtlerin asimilasyon sürecine dahil olması daha öncede bahs ettiğim gibi İttihatçılarla başladığı, Abdulahamid’in de üstünde durduğunu ve son kertede (derece) de Türkiye Cumhuriyeti’nin de çalışma konusu olduğu vurgulamak gerekir. Bilindiği üzere 1921 Anayasasında 11. Madde uyarınca, Kürtler kendi bulundukları vilayetlerde kendi yönetimlerini kurabileceklerdi. İç işlerinde bağımsız dış işlerinde ise merkeze bağlı otonom bir yapı vaad ediliyordu. Fakat ne olduysa 1924 Anayasındaki 1505 sayılı kanunla Kürtçe’nin kamu alanlarında konuşulması yasaklanıyordu. Bu yasak, cumhuriyetin Kürtlere yeni bir aramağanıydı başka bir değişle Kürtlerin asimilasyonunun bir başlangıcı da diyebiliriz.

‘Vatandaş Türkçe Konuş’
1937’de ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları kapsamında bazı belediyelerin kendi sınırları içinde ‘Türkçe’den başka dillerin konuşulmasını yasaklama’ kararı almaya kadar uzayabiliyordu. Aynı şekilde Türkleştirme ve asimilasyonun bir parçası olarak yine Mustafa Kemal’in imzasının olduğı bir belgede aynen şöyle denmektedir:
“Ankara vilayetinin Haymana kazasına merbut Yenice nahiyesine muvakatten merkez ittihaz edilmiş olan Kürt gök ğösü karyesi isminin Sandıran köye tebdile mezkur nahiyeye daimi merkez ittihaz edilmiştir.”
İmzalar: Başvekil, Dahiliye Vekili, ve Gazi Mustafa Kemal.
Yer isimlerinin değiştirilmesinden sonra yine Mustafa Kemal imzalı belgede: sıra Kürtçe’den başka bir lisan bilmeyen Kürtlerin Kürtçe okumalarını engellemek için, zaten Türkiye’de basılması söz konusu olmayan Kürtçe kitapların, başka ülkelerde basılan yani Suriye’de basılan Kürtçe kitapların da Türkiye’ye girişinin engellenmesini ve yasaklanmasını onaylıyordu.
“Suriye’deki Kürt Hoybûn Cemiyeti tarafından (Türk affı umumisi karşısında Kürtler, Türkiye Reisicumhur Gazi M.Kemal hazretlerine mektup, bir ecnebi noktai nazarına göre Kürt meselesi) ve kısmen resimli Arap dili üzerine yazılmış (Elkaziyetül kurdiye) adlı dört kitabın, hükümetimiz aleyhinde zararlı yazılar ihya eylemesine binaen gerek Türkçe ve gerek başka dillerle yazılmış ve yazılacak olanların Türkiye’ye sokulmasının yasak edilmesi: Dahiliye vekilliğinin 29/7/1934 tarih ve 7067sayılı tezkeresi üzerine icra vekilleri heyetince 1/8/1934tasvıp ve kabul olunmuştur. (1/8/934)
İmza: Reisicumhur Gazi M. Kemal”
Mustafa Kemal imzalı daha onlarca belgede, Türkiye dışında basılan Kürtçe kitapların Türkiye’ye sokulmasının yasaklanması ya da toplatılması hakkında birçok kararın altında imzası bulunmaktadır. Tabi ki bu gelenek İsmet İnönü tarafından da sürdürülecektir. Bir örnek verecek olursak:
“Bağdat’ta Necah Basımevinde Kürtçe olarak basılan ‘Barbu’’ adlı kitabın dağıtılması ve yurda sokulmasının meni ve mevcutlarının toplatılması Dahiliye vekilliğinin 12/9/1944 tarihli ve 47413 sayılı tezkeresiyle yapılan teklifi üzerine, 1881 sayılı matbuat kanunun 2667 sayılı kanunla değiştirilen 51 inci maddesi hükmüne tevfiken icra vekilleri heyetince 4/10/1944 tarihinde kabul olunmuştur.
İmza: Reisicumhur İsmet İnönü”

Dêrsim katliamında imzalar
Son olarak Mustafa Kemal’in Dêrsim harekatı yani harekat sonrasında anılacağı üzere Dêrsim Katliamı’nın yapılmasında, başından beri haberdar olduğunu hatta emir mercii olduğunu görüyoruz. Ayrıca Dêrsim halkının yapılacak olan harekatı, yaşanılan olağanüstü hareketlilikten tedirgin olduklarını Dahiliye Vekili Kazım ve Mufettiş İbrahim Tali’nin baş vekalete gönderdiği belgeden anlıyoruz:
Elazığ vilayetinin 9/7/932 ve jandarma 307 sayılı raporuna nazaran: 6/7/932 tarihinde berayi tahsilat Bahtiyar aşiretine mensup Hoşan köyüne gönderilen tahsildarlarla köylünün paraları olmadığından 20 gün müsade istedikleri ve bu sırada  aralarında Kürtçe – 20 güne kadar ne olur ne olmaz, asker geliyormuş- diye konuştukları; bazı tepelerde hendekler kazdıkları ve eşyalarını şerabiye deresine götürüp sakladıkları haber alınmıştır...
İmza Müfettiş [İbrahim] Tali”
8 Eylül 1933 tarihli ve 5497 sayılı şifreye bombardıman da şunları kaydediyor: “Raporlarda da arz edildiği üzere Plavtepede Koçuşakların tasyiki ... teyyarelerimizin Bali mezrası ve Hacılı köyleriyle reybere ait bazı köyleri muvaffakiyetle bombardıman etmek ve bu köylerde oldukça zayiyat verdirmesi...
İmza 7. Ordu komutanı M. Kenan”
Anlaşıldığı üzere Dêrsim hareketi yıllarca süren bir bastırma, yok etme, tek tipleştirme harekatının adıdır. Nihayi Noktaya da 1938 yılında Mustafa Kemal’in manevi kızınin da aralarında bulunduğu pilotların ağir bombardımanıyla ulaşılır ve Dêrsim düşer. Devlet Dêrsim’e girmeyi başarır. Sürgünler başlar. Bu sürgünler İskan projesi çerçevesinde yapılır.
 Mustafa Kemal imzalı diğer kararname Dêrsim’e yapılacak manevranın özelliğine dair açıklayıcı bilgiler vermekte. 1938 tarihli ve sekiz maddeden oluşan kararnamede genel hatlarıyla Dêrsim halkının önce 2000 olarak kararlaştırılan nakil ve iskan planına 2-3 bin kişinin daha eklenmesi kararlaştırılmış görülüyor. 3. Ordu’nun yürüteceği bu harekatta asker kaçaklarının yakalanmasının yanı sıra cezası olanlarının cezalarının infazını da içeriyor. Aynı dosya içerisinde sayfa üç’te Mustafa Kemal imzalı belgede harekatın 3 ay kadar süreceği tahminin de bulunuluyor:
“Bir aydan fazla devam edeceği tahmin edilen Tunceli harekatının muharebe ve müsademeleri ...mahiyetler ve ehemmiyette olduğu: milli müdafa vekilliğinin 26-5-938 tarih ve 8164 sayılı tezkeresiyle yapılan teklifi ve maliye vekilliğinin  9-6-938 tarih ve 13182/5053 sayılı müteleanamesi üzerine 88 sayılı kanunun birinci maddesi tevfiken icra vekilleri heyetince 9-6-938 tarihinde onaylanmıştır.
İmza: Reisicumhur Kemal Atatürk”
Tüm bu harekat ve katliam sonucunda Dêrsim halkının Türkiye’nin batısına sevk edilmesi kararlaştırılır. 28/7/938 tarihli belgede ifade olunduğu üzere: “Başvekaletçe toplanan malümata göre aşağıdaki hususların Dêrsim için program olarak tesbiti düşünülmüştür.
Tunceli’de yapılacak ordu manevrasının birinci safhasını teşkil edecek olan taramada memnu ilan edilecek olan mıntıka halkı memleketin muhtelif yerlerine  tevsi edilecektir. Bu miktar evvelce 2000 kişi olarak tespit edilmişken halen 7000’e çıkarılmıştır. 5000 kişilik yeni bir tevsi listesi dahiliye ve Sıhhat ve İctimai Muavenet Vekillerince tansim edilecektir”.
Görüldüğü gibi Kürtler kalabalık bir şekilde iskana tabi tutuluyorlar. Aynı zamanda bu iskan yerleri hakkında diğer bir belge de şunlara yer verilmekte: “Madde 3’te: Tunceli’den nakledilenlerin o bölgeye ve az çok Kürtlerle meskün yerlere yakın olmayan vilayetlere dağıtılmaları lazımdır…”
Son söz yerine, nerdeyse iki asıra yakın bir süredir süregelen asimilasyon ve iskan politikasının cumhuriyet döneminde de durmaksızın devam ettiği ve hatta bir mühendislik çalışmasıyla devam ettiğini kısmen de olsa inceledik. Günümüzde hala tartışmaları süren Dêrsim Katliamı’nı kim yaptı? Neden yaptı? Ya da katliam mıydı? Yoksa bir asayiş sorunu muydu? Sanırım bu konu üzerinde daha birçok tartışma yapılacaktır.

SABAHATTİN KAYHAN


Kaynakça:

* Arşiv Belgeleri: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi(BCA) belge numarası, (BCA), 030-0-010-000-000-4-21-19 s6, 2 Kasım 1925 (aynı dosyada yine Mustafa Kemal imzalı birçok belgede bulunmaktadır.)
* Beşikçi, İsmail (1977) ‘Kürtlerin Mecburi İskanı’, Komal Yayınları, p.120-121
* Turan, Şerefettin, ‘Türk Devrim Tarihi’ 3.Kitap, (Yeni Türkiye’nin Oluşumu 1923-1938), p.111
* Yeğen, Mesut (2003) ‘Devlet Söyleminde Kürt Sorunu’, İletişim Yay. İst,p.119
* Aktar, Ayhan (1996) ‘Cumhuriyetin İlk Yıllarında Uygulanan “Türkleştirme” Politikaları‘, Tarih Toplum, Vol. 26, sayı 156,p.324.