Yangınlar ve kırımların efendileri Özal, Demirel, Tansu Çiller ve ardılları da dürüst değildi. Ama onlar en azından, her türlü dolandırıcılığı marifet sayıp, harcı, malzemesi yalan olan hayali saraylarda pusuya yatmıyor, din, iman gevelemesiyle "Kürtlere din kardeşi" diyerek boynuna binmiyor, bir bakıma mertçe karşıdan gelerek saldırıyorlardı.
Bunlar sisli, puslu havayı seven pusuculardı. Ne geçerliyse onun ticaretini yapan tacirlerdi. Yeni hayatlarında yalancılık ve dolandırıcılık labirentlerinde koşu tutturup din satarak kazanç ararken devran değişmiş, liderleri esir alınmış Kürt gerilla güçleri, "ateşkes" ilanıyla tüfeklerini baş aşağı etmiş, namluları soğutmaya bırakmışlardı.
Manzaraya bakan badem tüyü gibi kırt bıyıklı, "bu işte bana kazanç var" diye düşünüp, labirentten gün ışığına çıkmış, pusu kurmaya başlamıştı. Eğer Kürtleri kandırıp sırtlarına binerse hazine saraylarının hükümdarı olabilirdi.
Ve, "kardeşlerim" diye başlayan nutkunu savurup ekledi:
"Din bizde, iman tümüyle bizdedir, din kardeşlerim Kürtler! Bize destek verip gücümüze güç katın ve karşılığında kovulduğunuz topraklarınıza geri dönüp, devlet yardımıyla hayatınızı yeni baştan inşa edin; yanında ek olarak köylerinizi soyan, sonra da yakan kibritçileri, evlatlarınızı katleden katilleri hapishanede görün!.."
Sesin büyüsüne kapılan Kürtler, "bademe kaside" niyetine, oylarını kırt bıyıklıların tepesine boca edince, gizli hazine kapıları, gece kurt, gündüz hırtlara açıldı.
Bu arada katiller hakkında dosyalar düzenlenmeye, kendi yurtlarında mülteciler (muhacirler) geri dönmeye başlamışlardı, ama bu süreçte bademler çağla olmaktan çıkmış, kartlaşıp tüyleri dökülmüş, dindarlık tepelerde dolar balyacılığına, arsa, bina istifçiliğine evrilmiş, alt taraflarda ise dini kazanç cenette hayali arsa satışına, isteyenin yangına dayanıklı kefen siparişini almaya dönüşmüş, rüşvet, haraç toplama Allah yolunda sevap sayılmıştı.
Bugün artık, dün değildi. Dindarlıkları, yeni dinlerin yolunda takla atmış, Kürtlere ihtiyaç kalmayınca, onlara sunulan vaadler çürümeye başlamış, puç olmuştu. Adalet beklenirken devletten silahlı katiller ve kadrolu yangıncılar korumaya alınıp, haklarındaki suç dosaları zaman aşımıyla yıkanmış, köye dönüş yasası da uzakta boğulmuştu.
Köye dönüşün ilk kurbanlarından biriydi, Bingöl’ün Yedisu ilçesinin Elmalı köyünden 83 yaşındaki Hasan Alavi. Yasaya kanıp, yanmış, yıkılmış köyüne dönen Alavi, bir süre sonra gerillaya yardım ve yataklık suçlamasıyla yargılanıp 6 yıl 3 aylık hapis cezasına çarptırılıyor, sonra yakalanıp hapishaneye konuyordu.
"Köyümü kendim yaktım" ya da "kendi isteğimle köyümü terkettim" yalanına batmayan pek çok kişi daha sonra, çeşitli belalara saplanacak ve köyüne dönenlere ödenecek tazminat böylece kör kuyularda kalacaktı.
"Bademci adaletin masalı" bu uygulamalardan sonra bitmiş, ama onlar her seçim arifesinde bir kandırmaca, aldatmaca unsurunu bulup ortaya atmakta ustaydı. En büyülü konu ise "barış" olgusu…
Barışın adı, bir kaç seçim önce "açılım"dı. Fakat, Kürdistanlar barış açılımının üstüne, Aleviler, Roman, Müslüman olmayan halkların hakları da eklenince açılımlar karmaşası başladı. Kürtlerinki, "terörü sonlandırma süreci" oldu.
Kısa zamanda da her türlü entrikanın kaynadığı bir yalan, dolan sürecine dönüştü. Öyle bir barış süreci ki, dünyada eşi, benzeri görülmemiş…
Kürtlerin istemleri ve olaylarla olguların karmaşıklığı nedeniyle mesele, İrlanda ve Bask sorunlarının çözüm görüşmelerini andırıyordu. Ama bunların yürüttüğü diyalog tarzı, "hadi benim söylediğimi tekrarla ve teslim olduğunu açıkla" şeklinde, dolandrıcının kaçırdığı malı yüklenip köşede kaybolmasını andırıyordu.
Sözde bir barış süreci yürüyor, ama sokağa çıkan Kürtlere kurşunla "dur" diyerek, Roboskî’de kırım yaparak, kuş avlar gibi geride ölü çocuklar bırakarak, Kürtlerin simge değerlerinden Sakine Cansız ve arkadaşları katledilerek büyüsü dinamitleniyordu.
AKP iktidarının iki yüzlülüğü bu kadarla da kalmıyor, dünyanın gözü önünde cereyan eden yalanlar maratonuyla, İslam sloganlı katil çetelerini donatılıp Kürtlere saldırtılıyordu.
Öbür yanda, içerde ardı arkası kesilmeyen tutuklamalarla terör sürdürülüyordu. Bu seçim sonuçlarını tanzim çabası, bununla da kalmıyor, Faşist yasalar yeniden tahkim edilerek valiler mahkeme yerine konuyordu. Polis suçlayan ve kararı infaz eden savcı rolü üstleniyor, Bülent Arınç, hala "süreç başarıyla devam ediyor" diyebiliyordu.
Oysa, onun başarılı dediği vaziyet, kamu oyunun kandırılmasıydı. Anlık yalanlar, günlük kandırmacalarla çağın bu en ağır sorunu olan Kürdistan davasının ertelemek, yükünü gelecek kuşakların omzuna yüklemekti…
Ertelemek çözümse, ağa babaları inkar ve yasaklarla bunu denediler. Ama sonuç ortada…
Yalancılar cephesi olayları erteleyip, külleye dursun başkaldırıyı dayatan bütün koşullar, yakıcı şekliyle diri.
Besleme medyanın kiralık kalem ve ağızları, yangınları körükleyen olaylar sinsilesi silinmiş, yok olmuşçasına, bembe yalanlar rüzgarı estiriyorlar.
Onlara göre Kürt tarafı, hatırları kırılmasın diye hiç bir şeye karşılık silah bırakıyor ve alandan çekiliyordu. Aynı kalemler, "daha ne olsun, hapiste kalanların yaşama şartları düzelecek ve kuru fasulye yemeğinin yanında isot ve soğan verilecek" demeye getiriyorlardı.
Birileri yemekte isot yesin diye başkaldıranlar yönlerini dağlara vermiş, sanki…
Ama, Cengiz Çandar’ın da dediği gibi Kürtler, çağın bölgesel aktörüne evrilmişken, hiç bir şey eskisi gibi değil ve olmayacak artık. Bu bölgenin yeni gerçeği…