Seyahatnameler, başka halkların yanı sıra Kürt coğrafyası, tarihi, sanat tarihi, sosyolojisi, etnolojisi, antropolojisi ve kültürü açısından da büyük önem taşımaktadır. Çoğu kez egemen düşünceyi yansıtan Osmanlı ve Safevi kaynaklarının ötesinde bir anlamı, içeriği ve önemi vardır. Dış gözleme dayalı bu ürünler, araştırmacılar için vazgeçilmez kaynaklardır.
Her “Doğu” hikayesi biraz da “Kürt ve Kürdistan”dır... Lübnan kökenli ünlü romancı ve yazar Amin Maalouf’un, Araplar’ın Gözüyle Haçlı Seferleri, Semerkant, Işık Bahçeleri, Doğu’dan Uzakta gibi belgesel nitelikte birçok romanı ve yazınsal çalışması bulunuyor. Goncourt Ödülü sahibi Amin Maalouf’un, söz gelimi III. yüzyılda yaşamış olan Manihaizm/ Manicilik dininin kuramcısı olan Mani’nin yaşamını ve öğretisini işleyen “Işık Bahçeleri” konulu romanı, aynı zamanda bir araştırma inceleme eseri niteliğinde.
Osmanlı dönemi modern Türk edebiyatının önemli yazarlarından Recaizâde Mahmud Ekrem’in torunu, Cumhuriyet dönemi yazarlarından Ercüment Ekrem Talu’nun kızı olup, 12 Mart’ta Kürt sorunuyla ilgili çevirilerinden dolayı birçok demokrat arkadaşıyla birlikte tutuklanan; TRT’de çalıştığım ilk yıllarda Daire Başkanlığı yapan Esin Talu Çelikkan’ın Fransızca’dan çevirisiyle yayımlanan Işık Bahçeleri romanında; gerek Maniciliğin inanç ve kültür kaynakları, gerek felsefesi, gerek yayılım alanı olarak İran ve Mezopotamya’daki etkisi konusunda son derece öğretici mesajlara tanık oluruz. Bu özellikleriyle onun eserlerindeki anlatılarda biz aynı zamanda Kürtler’i ve Kürdistan’ı buluruz.
Bu özelliğinden dolayıdır ki gazeteci Deniz Bilgin, “Her Doğu hikayesi biraz Kürdistan’dır” diyor ve ekliyor: “Birçok kültür, kimlik ve inancın bir arada yaşadığı o Doğu’yu arıyoruz hala. Artık çağımızın çok uzağında kalan Doğu’yu. Belki de bizi yeniden o dönemlere götürdüğü için seviyoruz Amin Maalouf’u... Oysa şimdi parçalanan, kanı damarlarından çekilen, çöle dönüşen topraklarıyla artık uzakta olan Doğu’dur o...” (Öz-Po, 6.12.2012)
Antropoloji ve etnoloji sömürgeciliğin ‘keşif kolu’ mu?..
Görsel Osmanlı tarihi üstüne çeşitli albüm-kitap çalışmalarına imza atan araştırmacı Necdet Sakaoğlu; “Osmanlı Kentleri ve Yabancı Gezginler” (Ray Sig. Yay. İst. 1996) konulu çalışmasının “Önsöz”ünde şöyle diyordu: “Doğu hakkında 16. yüzyıla kadar Avrupa’da bilinenler yetersiz ve yanlıştı. Ancak elçilerin raporlarından ve misyoner papazların aktardıklarından bir takım bilgiler edinilebiliyordu. Rönesansla başlayan yeni dönemde bu bilgiler büsbütün yetersiz kalırken Doğu’ya duyulan ilgi giderek arttı. 16. yüzyıldaki bu süreçte krallar, elçilerinin maiyyetlerine, Osmanlı (Türkleri) ve Doğu hakkında bilgi toplamakla görevli danışmanlar da katmaya başladılar ve kısa bir zamanda Osmanlı yaşamı ve kentleri, entelektüel ilgi alanlarının başında yer aldı. Doğu’ya seyahat, serüvenseverlerin bolluğu kadar yazarların, tarihçilerin, ressamların, haritacıların, arkeologların, koleksiyonerlerin, epigrafların, nümizmatların, antika ve define arayıcılarının, madencilerin vd. amacı hatta ideali oldu. Bunun bir nedeni ise Avrupa’daki uygarlığın ve inançların kökenlerinin Doğu’da olmasıydı. Bu yeni yaklaşımla Ottomanizm ve Oryantalizm, ilgi alanını Osmanlı sınırlarının dışında İran’a, Orta Asya’ya, Hindistan’a kadar genişleterek 20. yy’a kadar devam etti. Bu akımlara gönül verenler ise, çalışmalarının en azından bir bölümünü birer gezgin olarak yürüttüler.”
Yazar, Önsöz’ün daha sonraki bölümlerinde; bu gezginlere Osmanlı yönetimince gösterilen kolaylıkların seyahatlerin daha da yoğunlaşmasına yol açtığını, 1840’larda İngiliz Layard ve Newton gibi gezginlerle, Padişah’tan ferman alan İngiltere Büyükelçisi Lord Canning gibi diplomatların birçok yağmaya karıştığını; buna karşılık 19. yüzyılda Texier, M. Van. Berchem, Albert Gabriel gibi Fransız ve Alman bilim adamlarının Anadolu’yu ve Mezopotamya’yı salt bilim ve sanat tutkusuyla gezerek incelemeler yaptığını, eski eserlerin gravürlerini çizen ve kitabeleri okuyan Avrupalı araştırmacıların bu hizmetlerinin ödenemeyeceğini kaydediyor.
Burada 1853-56 Osmanlı/ İngiliz/ Fransız- Rus Harbi’nin, yakınlaşma ve gezginlerin yaygınlaşması konusunda bir dönemeç oluşturduğunu belirtelim. Nitekim, İngiltere Büyükelçisi Canning’in görev yaptığı dönemde İstanbul; ortak ordunun yanı sıra seyyah, muharrir, muhabir ve ressamlarla dolmuştu.
Biz ise 2002’de yayımladığımız “Gravürlerle Kürtler/ Bı Gravûran Kurd” konulu albüm- kitabımızın Önsöz’ünde; 16. yüzyılda Kanuni’nin sarayında Mukaddes Roma-Cermen İmparatorluğunu temsil eden Busbecq’in, Türkçe’ye de çevrilerek İstanbul’da yayımlanan “Türkiye Mektupları”ndan giderek şu belirlemede bulunuyorduk:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık tarihi boyunca çeşitli vesilelerle Avrupa’daki uluslarla ilişkilerde bulunduğu biliniyor. Savaş ya da barış dönemlerindeki bu ilişkileri bugün bize aktaran yazılı kaynaklar, çoğunlukla resmi anlaşma metinleri ve tarihleri oluyor. Bunlar, kuşkusuz toplumların tarihlerini yansıtan önemli kaynaklardır. Ancak, bu resmi belgeler dışında kalan öyle kaynaklar vardır ki, bunlarda olayların perde arkasını daha iyi yakalayabiliriz. Batı kaynaklı bu tür yayınlar, çoğu kez resmi Osmanlı tarihiyle de çelişir. Söz gelimi Kanuni döneminin birçok önemli olayını ve Osmanlı toplumunun çeşitli özelliklerini, dönemin önemli tarihçilerinden Hoca Saadeddin ya da Celâlzâde Mustafa tarihlerinden çok Sefir Busbecq’in mektuplarında görebiliyoruz. Örneğin Şehzâde Mustafa’nın, babası Kanuni tarafından boğdurulması olayını, Düzmece Mustafa ayaklanmasının perde arkasını, İstanbul’da köle ticaretini, Osmanlı tarihlerinde göremeyeceğimiz çarpıcılıkta izleyebiliriz bu mektuplarda.
Busbecq gibi doğrudan gözleme dayanan ve Osmanlı Sarayı’nın güdümünden uzak kalan kimi Batılı gezgin ve yazarlar, Osmanlı toplumu konusunda bize ilginç ve çarpıcı bilgiler sunuyorlar. Bilimsel ve nesnel düzlemde yapılacak toplum yapısı araştırmalarında da bu kaynakların önemli işlevi bulunuyor...”
Devamında “kuşkusuz bu yönelişte, Batılılar’ın Doğu’yu yeniden keşfetme ve Doğu’ya açılma düşünceleri de önemli rol oynamaktadır” diyor ve sözlerimizi şöyle sürdürüyoruz: “Açıktır ki bu Seyahatnameler, başka halkların yanı sıra Kürt coğrafyası, tarihi, sanat tarihi, sosyolojisi, etnolojisi, antropolojisi ve kültürü açısından da büyük önem taşımaktadır. Çoğu kez egemen düşünceyi yansıtan Osmanlı ve Safevi kaynaklarının ötesinde bir anlamı, içeriği ve önemi vardır. Dış gözleme dayalı bu ürünler, araştırmacılar için vazgeçilmez kaynaklardır. Ancak bir bölümü misyoner seyahatnamesi türünden oldukları için ilginç gözlemlerin ve bulguların yanında bu özellikleri de göz önünde bulundurularak, bilimsel eleştiri süzgecinden geçirilmeleri gerekir.”
Değinmek istediğimiz bir başka kaynak ise, birçok şehir tarihçesi gibi Mardin’le ilgili bir kitapta kaleme alan Ali Tuzcu’nun, memleketiyle ilgili “Seyahatnamelerde Amasya” konulu çalışmasının “Önsöz”ünde (Amasya Bld. Yay. 2013) dile getirdiği konular. Şöyle diyor yazar:
“Düşünürler, yazarlar, şairler, tarihçiler, arkeologlar, dilbilimciler, mühendisler, Hıristiyan din adamları, askerler, maceraperest burjuvalar kısaca akla gelebilecek her meslekten ve her meşrepten insanlardan oluşan seyyahlar, akılcı bir dünya görüşü ve sağlam bir mantıkla gezi notlarını ve izlenimlerini yazdılar. Avrupa’da bu seyyahların eserleri yayıldıktan sonra birçok okur, farklı insan, mekan ve coğrafyalarla tanışmış bilgi sahibi olmuştur. O yıllarda seyahatnameler Avrupa’da güçlü yankılar uyandırmış, geniş bir entelektüel ve aydın kitlenin belleğine, büyülü, esrarengiz Doğu ve Osmanlı fenomenini yerleştirmiştir. (...)
Jeoloji, maden, orman, ziraat, ulaşım mühendisleri, hayvan ve bitki bilimciler, sosyologlar, tarihçiler, arkeologlar, din adamları, haritacılar, gravürcüler, ressamlar, fotoğrafçılar bir araya getirilerek dernek ve enstitüler kuruldu. Buralarda seyyahlar, gidecekleri ülkelerin özelliklerini, uğrayacakları bölgelerde konuşulan eski, yeni ve yerel dilleri öğrendiler. Bu birkaç yıl süren sıkı eğitimleri sırasında öncelikli görevlerinin ülkelerinin çıkarlarını devamlı göz önünde bulundurmak olduğu vurgulanarak, pazar paylarını genişletmek, ileride kurulacak sömürge ilişkisini uzun ve verimli hale getirebilmek için hangi yöntemlere başvurmak gerektiği, rakip devletlerin görevlilerini nasıl devredışı bırakacakları gibi konularda taktik aldılar. (...) Gezdikleri yerlerin coğrafi özellikleri, madenleri, ormanları, su kaynakları, bitki örtüsü, iklimi, ekonomik yapısı, üretim ilişkileri, ticaret, tarım, hayvancılık, el sanatları, sosyolojik yapı, halkın etnik ve dinsel özellikleri, bu etnik ve dinsel yapıların kendi aralarındaki ilişkiler, örf ve âdetler, yönetim yapısı,
yöneticilerle halkın ilişkileri vb. birçok konuda bağlı oldukları merkezlere düzenli, gizli ve açık bilgilerini, gözlemlerini aktardılar. (...) Tanzimat ve Islahat Fermanları’nın ilan edildiği tarihlerde, Avrupalılar bu çalışmalarını hızlandırmışlar, elde ettikleri imtiyazları, yeni ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarını sağlamlaştırmak ve yerinde takip etmek için konsolosluklarını açmışlardı. 1880’li yıllarda İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika ve Rusya’nın eğitim ve kültür kurumları, kiliseleri, konsoloslukları, araştırma ve inceleme heyetleri, Osmanlı Devletinin en ücra köşelerini kadar yayılmıştı.”
Çalışmalarını daha çok bu seyahatnameler üzerine kurgulayan yazar, bu sözleriyle bir yandan bu seyahat uygulamalarını, diplomasi ve misyoner faaliyetlerini, bir yönüyle “sömürgecilik faaliyeti” olarak değerlendirirken bir yandan da bu seyahatnamelerin önemine şöyle vurguyu yapmaktadır:
“Seyahatnameler, sadece yayınlandıkları ülke halkına ve okurlarına bilgi veren kaynaklar olarak algılanmamalıdır. Seyahatnameler, yaşadığımız çevre ve kentin değer yargıları, inançları, dünya görüşü, bizden farklı bir yabancının gözünden, belleğine kazınmış suretinin/ fotoğrafının zamanımıza yansımış halidir. Yazıldıkları dönemde kent ve çevresine ait bilgilerin, gözleme dayalı araştırmaların gözlerimiz önüne serildikleri eserlerdir. Seyyahlar, gezip dolaştıkları yerlerde her yeri, her şeyi büyük bir merakla izleyip, inceleyen, araştıran, zamanın ve mekanın canlı tanıkları olmuşlardır...”
Mülkiyeli hemşehrim Mustafa Akyol da, “İnsan bilim” olarak kabul ettiğimiz antropolojiyi, “Sömürgeciliğin Keşif Kolu” olarak nitelendiriyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “İngiltere, Fransa ve Amerika’da 19. yüzyılın ilk yarısında ve sonrasında kurulan pek çok etnoloji derneğinin (Amerikan, Paris, Londra gibi) doğuşunda, sömürgeciliğin siyasi- idari ve ideolojik ihtiyaçları ile bunlara karşılık vermesi beklenen bilimsel araştırmaların ve bunları da içine alan geniş çaplı kolonizasyon faaliyetlerinin yadsınamaz bir payı olmuştur. Böylece etnoloji, sosyal antropoloji, kültürel antropoloji sömürge döneminde Batı’nın yayılmak ve ele geçirmek istediği bütün topraklar ve denizaşırı kıtalar üzerindeki halkların ırk özelliklerini, dillerini, geleneklerini, kısacası kültürlerini öğrenmesinin, dolayısıyla içinde yaşayacakları ve yönetecekleri bu halkların hayatlarına müdahale edilmesi ve bir biçimde sömürge yönetimlerinin istekleri doğrultusunda dönüştürülmesi politikalarının sürdürülmesinin, bilim cephesinde aktörleri olarak iş görmeye başladılar.” (Bkz. Agy, Tiroj: 23/ 2006)
Kısaca o, Edward Said’in bir bütün olarak oryantalizm için söylediğini antropoloji için söylüyor. Fakat acaba konu bu kadar basit mi? Söz gelimi, Alman araştırmacı Dr. Hugo Grothe, daha 1906 yılında Mustafa Akyol’un dedesi Momkî Kosa ile köyünde Alevilik röportajı yapmasa ve yöremizin ilk fotoğrafları kabul edilen o fotoğrafları çekip 1909’da “Meine Vorderasieexpedition 1906/1907” konulu seyahatnamesi ve “Geographische Charakterbilder” konulu albümünde yayımlamasaydı, bunca bilgiyi ve görsel tarih malzemesini nasıl sağlayacaktık? (Bu konuda bkz. M. Bayrak: Hugo Grothe’nin Seyahatnamesinde Kızılbaş Kürtler; Ronahi gaz. Sayı:72/ 1996)
Arkeolojiye ideolojik yaklaşım ve saptırma
Kuşkusuz “Arkeoloji ve Siyaset” (bkz. İ. N. Grigordias, Taraf gaz. 18.8.2014) ya da Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıklarını, varislerinden biri olmak yerine tek yanlı sahiplenme gibi yanlış yaklaşımlar, savunulacak hususlar değildir. Fakat, söz gelimi Şevket Dönmez’in “Arkeolojiye Karşı İdeolojik Kazılar” (Bkz. // Tarih, Sayı:26/ 2016) yazısında; Selahattin Demirtaş’ın “Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı” sözlerine karşı çıkmasına ne demeli?
Arkeolog Şevket Dönmez, Anadolu’nun kapılarının 11. yüzyılda Türkler’e nasıl açıldığını ve Kürtler’in 10 bini aşkın cengâverle bu süreçteki katkılarını görmek istiyorsa, dönemin Selçuklu tarihlerine bakmalıdır. Bu nedenle, bu topraklarda daha Türkmen unsurlar yokken, M.Ö.ye tarihlenen Herodot Tarihi’nden ve Xenofon’un “Anabasis”inden başlayarak, Kürtlerin bu topraklardaki varlığından söz edilir.
Dönmez, üstteki yanılgılı iddiasından sonra şu yaklaşımı getiriyor, ki katılmamak mümkün değil: “Anadolu mirası penceresinden baktığımızda ise bin yıllık değil yaklaşık 13 bin yıllık mimariyi, 11 bin yıllık tarım ve hayvancılığı, 10 bin yıllık çanak çömlek üretimini, 9 bin yıllık metal kullanımını, 4 bin yıllık yazı tarihini ve tüm bunları gerçekleştiren atalarımızın tarihsel mirasçıları, yani torunları olduğumuzu rahatlıkla görebiliriz.”
Buna şunu da eklemek gerekiyor; burası Anadolu, Kürdistan ve Mezopotamya’yı içine alan büyük bir uygarlık havzasıdır ve Aryan kültürlerinin yayılım coğrafyasıdır. Keza bilinmektedir ki yapılan ciddi gen araştırmalarına göre bugün Türkiye topraklarında yaşayan halkın sadece yüzde 3’ü veya 5’ı Orta Asya kökenlidir. Yine bilinmesi gereken hususlardan biri ise bir Ari halk olarak Kürtler’in binlerce yıldır adeta bu topraklarla özdeşleşmiş bir kültür mirasçısı olduğudur.
2014 yılında Ankara’da düzenlenen “Tarihte Türkler ve Kürtler Sempozyumu”nda, konu yeniden tartışma gündemine gelince, tarihçi Hayri Fehmi Yılmaz konuyu şöyle özetliyor:
“Türkiye tarihçiliğinde Anadolu Ortaçağı’nın tarihi yazılırken bazı ayrıntıları görmezden gelmek tercih edilir. Kürt, Türk, Arap, Fars, Ermeni, Rum, Süryani, Nasturi gibi halkların siyasi varlığı, mücadeleleri, ortak tarihi, yaşamı, kültürü ile ilgili dönem kaynaklarında çok zengin verilere rastlanır. (...) Kürtlerle iyi ve kötü günlerde bin yıldır bir arada yaşıyoruz. Bu coğrafyaya göç ettiğimizde onlar da buradaydı. Zamanla Türkmenler ile birlikte onlar da daha batıya, çok geniş bir alana yayıldılar. Bu coğrafyada kurulan birçok devletin bazen kurucusu, bazen hanedanı, bazen ordusu olarak Kürtler vardır. Mervaniler (983- 1085) ve Şeddadiler (951- 1175) gibi devletlerin hakimiyet süreleri bu ilişkileri açıklamakta yardımcı olur. Anadolu ve çevresinde kurulan devletlerde Kürtler, Kürt devletleri gibi konuların çok geniş bir içeriği var.” (Bkz. // Tarih, Sayı:24/ 2016).
Nitekim, Kürtler’den ya da Kürdistan’dan söz açan hemen hemen bütün seyahatnamelerde; gerek kaya resim ve heykellerinden, gerek arkeolojik bulgulardan gerekse eski tarihi eserlerden yola çıkılarak Kürtler’in bölgenin kadim halklarından biri olduğu hep vurgulanagelir.
Cumhuriyet döneminde yeni bir “Türk Tarihi Kuramı” yaratılmaya çalışılırken, Dr. Phil. Hamit Zübeyir Koşay gibi kimi etnologlar, en azından eski uygarlıkların günümüz maddi kültüründeki sürekliliğini (Bkz. Türkiye’deki Eski Medeniyetlerin Maddi Kültürde Temadisi, Ayyıldız Mtb. Ank. 1974, s.199- 210) savunurken; Mehmed Saffet Engin gibi başka resmi kültür tarihçileri, seyahatnameleri baz olarak alıp, Anadolu ve Mezopotamya’daki tüm uygarlık ve kültür varlıklarını Türklük adına ipotek altına alıyordu: “Anadolu’da En Eski Türk Medeniyeti: Eti Abideleri ve Sanat Eserleri Araştırmaları Tarihçesi” (Ülkü/ Halkevi Mec. Sayı:24, Şubat- 1935).
Resmi kültür tarihçisi, yazısına şöyle başlıyor: “Türklerin en az 6 bin yıldan beri otokton bir halk halinde yerleşerek kendilerine yurt edindikleri Anadolu’da yapılan araştırmalar, bugün milattan önce 4 bin yıla çıkarılan Anadolu medeniyetinin kıdemini her yeni buluşla birkaç yüzyıl daha geriye götürmektedir. (...) Bu araştırmalar ilerledikçe ilk Türk göçlerine uygun gelen çağlardan beri buraya ileri bir medeniyet getirilmiş olduğu gerçekliğinin daha çok teeyyüd edeceğine inanmak doğru olur.”
Yazar, daha sonra tümü Anadolu-Kürdistan-Mezopotamya gezgini olan şu isimleri, kitap adlarıyla anıyor: Ch. Texier, W. J. Hamilton, Chandler, Eberhard, Kinneir, Cramer, Arundell, Tcihatcheff, Shulz, Kieppert, Langlois, Barth, Mordtmann, Vinetin, Perrot, Durckhard, Johnson, Burckhardt, Green, Wright...
Yazar, Şarkî Anadolu gezginleri ve araştırmacıları olarak da şu isimleri anar ve kısaca değerlendirir: Schulz, Reynolds, Lynch, Lehmonn, Bleck, Prof. Marr, Orbeli, Humann, Puchstein, Osman Hamdi Bey, Prof. Luschan, Prof. Ramsay, Prof. Wincker, Prof. Garstang, Hogarth, Oppenheim, Osten, Schmidt vb.
Aynı yazar, söz konusu gezginler ve arkeologlardan sonra antropolog ve eski kültür tarihçilerinin öne çıktığına dikkat çekerek, bunların Elaziz-Diyarbekir-Sivas-Malatya-Elbistan-Maraş-Semsur (Adıyaman) hattında birçok inceleme yaptıklarını ve bunları zaman zaman kitap boyutunda yayımladıklarını hatırlatıyor. Yazarın, resmi Türk tarihinin esaslarının belirlendiği 1930 yılına ilişkin şu bilgilendirmesi birçok şeyi anlamaya yetiyor sanırım: “1930 yılının en mühim hadisesi, bu yılın yazında Türkiye Reisicumhuru Büyük Başkan Atatürk’ün, Türk tarihini ve orada Eti tarihini büsbütün yeni bir görüşle tetkik ve mütalâa gerektiğini ortaya atmış ve 1931’in ilk aylarında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni kurmuş olmalarıdır.”
Türk Tarih Kurumu’nun o tarihlerdeki en önemli üyelerinin günümüzde hala tartışılan ırkçı andın kuramcısı Dr. Reşid Galib ile Remzi Oğuz (Arık), Avni Candar gibi isimler olduğu ve Atatürk’ün bu uğurda Etibank ve Sümerbank gibi bankalar kurduğu düşünülürse gerçek daha iyi anlaşılır.