• Toplumsal eylemlerin yapılması, bu anlamda hareketlenmenin yaşanıyor olması umut vericidir, olumludur fakat komünlerin inşasının hangi zamana ertelendiği merak konusudur.
  • Bu da belli olmadığından milyonların bekleme halinden çıkmasını sağlayacak yaratıcı, sonuç alıcı, süreklilik taşıyan radikal eylem hattına girilmiyor.

NURETTİN DEMİRTAŞ

Devletten beklemenin dilencilik olduğu açıktır. Bu konudaki uyarılar bir hareketlenmeye vesile olmuştur. Çözüm nerededir? Herkes artık biliyor ki beklemekle çözüm gelmez. O halde devleti demokrasi mücadelesiyle dönüşüme zorlamak esas alınacaktır.

Yüzde 10 devletle yapılabileceklerdir, yani hukukidir; yüzde 90 fiilidir, yani inşayı ilgilendiriyorsa “beklemek” gerçekten çok tehlikeli bir durumdur. Bunun anlamı süreci çürütmek ve ölüme yatırmaktır. Kolay kolay söylenmeyecek sözlerdir bunlar. İrkilmemize yol açıyor fakat karşımızdaki gerçeklik de budur. Büyük veya süslü laflar, şatafatlı gösteriler ölümü gizleyemez, önleyemez. Felsefi anlamda belirtirsek “Ölü ruhlar” sadece bekler. Bir de orta sınıfın “Bekle gör!” özelliği var. Bu, bir siyaset olamaz. Siyasallaşmamanın bir tezahürüdür ama orta sınıfta alışkanlık haline gelmiştir. Kim güçlü çıkarsa ondan yana tavır alır ya da risklerin en az olduğu anı bekler, fırsatçıdır. “Olmaz” teorilerini toptancı yaklaşımlar ve abartılı sözlerle gizler; neticede kendini haklı çıkarmak için her türlü ilkesizliği yapar.

Dolayısıyla toplumsal inşa gücüyle sadece devleti değil, orta sınıfı da demokrasiyle kuşatmak gerekiyor. Bunu yaparken karşıtlaştırmamalı. Zaten karşıtlaşmaya müsait bir özelliktedir, bu tarz bir yaklaşım ve dilden uzak durmak; kavratarak, ikna ederek ama daha çok da toplumun gücüyle bunu yapmak gerekiyor.

Asli gündemlerle hareket edip çözümü geliştirmek yerine tali gündemlerle Özgürlük Hareketi'ni ve toplumu oyalamak sadece devletin, AKP-MHP’nin işi midir? Bundan sadece onlar mı sorumludur? Kendi iç sorunlarına gömülenler başta olmak üzere toplumsal inşaya, demokrasi ve özgürlük mücadelesine hamlesel ve stratejik yaklaşmayan herkesin, hepimizin bunda sorumluluğu vardır. Bu ataletin sebebi nedir diye sorgularken Önder Apo, sınıfsal-toplumsal alışkanlıklardan ve çevre etkilerinden daha derin bir sorundan bahsediyor ve bunu “ontolojik bilinç” sorunu olarak tanımlıyor. Şöyle diyor: “Temel sorun klasik sol literatürde ifade edildiği gibi bir ‘sömürgecilik’ veya ‘sınıfsallık’ sorunu değildir. Temel sorun ‘varlık sorunu’, ‘varoluş sorunu’dur. Yüzeysellik, sıradanlık, verimsizlik ve kendini tekrarın altında bu gerçekliğin anlaşılmaması vardır. Bir kırım rejimiyle karşı karşıya olunduğu anlaşılmadığı için varlık ve varoluş problemine çözüm üretilmiyor!”

İnsan, ontolojik olarak kadın-erkek eşitliği temelinde komünaldir ve ekolojiktir. Demek ki komünal ve ekolojik olmadan insanca yaşamak mümkün değildir. Bunu kavradıktan sonra elimizden nelerin alındığını anlamak ve onursal mesele yapmak zor değildir. Bu nedenle bir dahaki yazımızda ontolojik bilinci işleyeceğiz.

Ontolojik bilinçle amaca bağlananların özgür ve yaratıcı düşünce temelinde inşaya, örgütlenmeye öncülük yapmaları mümkündür. Beklemek veya bilinen ezberleri tekrarlamak ise kafeste evcilleştirilen aslan durumuna düşmekten başka sonuç doğurmaz. Demokratik entegrasyon tartışılırken bu durum daha hassas bir hal alıyor. Toplum olarak asimilasyoncu entegrasyonun önüne örgütlenme ve komünlerle geçebiliriz.

Özgürlük için bir kuş kadar çırpınmayanlarla komünal inşa gerçekleştirilemez. Varlığının anlamını, evrendeki yerini, buna göre örgütlenmeyi bilmeyen ve bu sorumluluğu taşımayanlar inşaya öncülük yapamaz.

Bireyselliklerini konuşturmakla inşa öncülüğü birbirine tamamen zıttır. Bencilliğin ontolojik bir derdi yoktur. Kendisi olmayı bilmez, özgürlük yerine maddiyatla, bireysel sınırlarda bir yaşamla ve verili olanla yetinir. Kolaycıdır. Zorluğa gelmez. Komünal değildir ki komün kurabilsin!

Bunları tartışırken negatif eleştiri sınırlarında dolandığımızın farkındayız. Bunun pozitif düzeye çekilmesi, kendini ölüme yatırmış olan duruşların aşılmasıyla mümkündür.

“Ölüm hali” yüzünden hangi alanda yeniden yapılanmadan bahsediliyorsa orada maddiyatın öne çıkarılıyor olması en çok dikkat çeken hususlardan biri oluyor. “En az olanakla en fazla iş yapma” anlayışının üstüne beton dökülmek isteniyor. Bunun adına da çağın gerekliliği deniliyor. Yeni başlayan kimi çalışmalar bile maddiyat temelinde hızla eski alışkanlıklara bağlanıyor. Oysa bu tür fırsatlar, yeniyi inşa etmek için tarihsel değerdedir. Bu tarihi fırsatları tepmenin kaynağındaki ölüm felsefesi görülmeden yaşamı özgür kılacak, anlamlı hale getirecek komünleşmeye girilmesi mümkün değildir.

Toplumsal eylemlerin yapılması, bu anlamda hareketlenmenin yaşanıyor olması umut vericidir, olumludur fakat komünlerin inşasının hangi zamana ertelendiği merak konusudur ve bu da belli olmadığından milyonların bekleme halinden çıkmasını sağlayacak yaratıcı, sonuç alıcı, süreklilik taşıyan radikal eylem hattına girilmiyor.

Bireyci düşüncelerle toplumsal şahlanma gerçekleştirilemez. Tek tek her insanın belli bir gücü vardır fakat bir devrim yapmaya yetmez; bu güç, kolektif çalışmayla komünal güce dönüştürülürse pozitif devrim her alanda kendini hissettirir.

Şimdi Önder Apo için 'umut hakkı'nı ve özgürlüğünü hedefleyen mitingler yapılacak; bunlar sürecin önünün açılması adına hayati önemdedir. Bu bilinci tüm topluma, sadece Kürt halkına değil, Türkiye halklarına taşıyabilmek ve etkinlikleri çok geniş yelpazeye taşımak gerekiyor.

Süreç niye yeterince toplumsallaşmıyor derken bunu sadece AKP ile gerekçelendirmek de hiç gerçekçi değildir. Evet, AKP süreci topluma taşımıyor, taşımak istemiyor, çünkü hesapları farklı. Dolayısıyla demokrasi güçleri bundan daha fazla sorumludur.

Süreci Türkiye toplumuna taşımak için AKP’yi beklemek korkunç bir yanılgıdır. AKP eleştirilmelidir ama toplumsallaşma ondan beklenemez. Bu mantıkla kendi sorumluluklarımızdan kurtulamayız.

Buna karşın Türkiyeli aydınlardan, devrimci-demokratlardan oluşan grupların topluma açık toplantılar yapmaya başlaması da son derece olumludur ve inanıyoruz ki ciddi sonuçları olacaktır. Bunun salonlarla sınırlı kalmayıp miting meydanlarına, yürüyüşlere, konserlere, festivallere, çeşitli halk etkinliklerine taşırılması sürecin ivme kazanmasını sağlayacaktır. Bunu yapmazsak Meclis'i tatil ettiklerinde sürecin askıda kalması ve enfekte olması gibi bir tehlike kapıdadır.

Tehlikenin farkında olanlar olarak, tatil öncesi sonuç almaya bakmalıyız ama Meclis bu sorumluluğu almadığı takdirde onlara tatil yaşatmayacak bir halk hareketine öncülük yapmaya da gözümüzü dikmeliyiz.