• 1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren geliştirilen devlet ve iktidar dışı paradigmaya uygun inşayı başarmış olsaydık bugün çok farklı şeyler konuşuyor olabilirdik.

DEMİR ÇELİK

Sayın Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025’te içinden geçmekte olduğumuz süreci; “Barış ve Demokratik Toplum İnşası...“ diye kamuoyuna deklare etmişti. Bu kısa ve özlü sözden anlaşılması gerekenin, öncelikle sürecin uzun soluklu ve birçok gelişmeye açık olduğudur. Ayrıca bu süreç, iki temel yapısallık üzerinden şekilleniyor. İlk ayağı barış; diğeri ise 'demokratik toplum’dur. Elbette ayrı ve bağımsız değiller. Birbirini tamamlıyorlar.

Sürecin ilk ayağı olan barış; savaşan tarafların müzakere ve mücadelesine sahne oluyor. Barış zordur. Hele de ulus devletin egemenliği altında tuttuğu bir halkla diyalog ve müzakere yolunu seçmesi, barışa razı olması çok daha zordur. Üstelik Türk ulus devletinin 100 yılı aşkın bir süredir yürüttüğü savaş, inkar, asimilasyon, katliam ve soykırımın yol açtığı kin ve nefret tüm canlılığını koruyorken... Son 50 yılda yaşanan savaşın kin ve nefretin yanı sıra düşmanlığı da üretmesi, taraflarda güvensizlik, kaygı, kuşku ve şüpheyi muhafaza ediyor. Dolayısıyla taraflar, ince eleyip sık dokumak durumundadır.

Demokratik siyaset, tarihsel rolünü oynamak durumundadır. Olumsuz havayı dağıtan, pozitif propaganda dilini esas alan, tarafları çözüm parametresine ikna eden, toplumsal rıza üreten, barış motivasyonu koruyan faaliyetler içinde olmalı. Barışın meşruiyeti ile ortak yaşam toplumsallığını örgütleyen siyasal özne rolünü oynamalı. Bu temelde de özgür ve ortak yaşamı başarmak; sürecin ikinci ayağı olan demokratik toplumun inşasından geçmektedir. Demokratik toplumun inşası, demokratik siyasetin temel faaliyet alanıdır. Bu alanın örgütlenmesi misyonuyla kurulmuş yapılar, kurumlar ve siyasi partiler, misyonlarına uygun bir çalışmayı hayata geçiremedikleri için istenen düzeyde ve nitelikte çözüm iradesi geliştirilemiyor. 1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren geliştirilen devlet ve iktidar dışı bu paradigmaya uygun inşayı başarmış olsaydık bugün çok farklı şeyler konuşuyor olabilirdik.   O nedenle demokrasi-devlet, devlet-toplum ve Kürtler-devlet ilişkisini enine boyuna ele almamız ve güncelleyerek harekete geçmemiz gerekir. Kendimce konuya açıklık getirmek amacıyla bu hafta demokrasi-devlet üzerine, haftayada Kürtler-devlet ilişkisini ele almak istiyorum. 

DEMOKRASİ

Demokrasi, bilinenin aksine bir üst yapı kurumu, devletin bir biçimi değildir. Demokrasi, devlet ve iktidar ortaya çıkmazdan önce insan toplumsallığının komünalitesidir. Toplumun ekonomik-politik süreçlerde kendi kendisini doğrudan yönetmesidir. Devlet dışı toplumsallıktır demokrasi. Devlet ve iktidarla bağdaşmaz. Devlet ve iktidar, demokrasiyi tanımaz ve fırsat vermezler. Toplumun başka bir aracıya ihtiyaç duymadan kendi kendisini doğrudan yönetmesinin adıdır demokrasi. Bu nedenle erk ve güç dışıdır, gücün ve erkin merkezi örgütlenmesine dayanmaz, uzantısı asla olmaz. Bu özellikleriyle demokrasi, devlet ve iktidar ile bağdaşmaz. Devletin ve iktidarın öngördüğü çerçeveye sıkıştırılan elit siyaset aracılığıyla demokrasi var edilemez. Bu nedenle devlet ve iktidar dışı kalmış halklar ve toplulukların, devletçi ve iktidarcı sistemde demokratik siyaset sayesinde demokrasiye erişebilmeleri ve ulaşabilmeleri mümkündür. Toplum ve topluluklar devletçi iktidarcı sistemi değişime uğratmak ve dönüştürmek amacıyla demokratik siyaset yürütmek zorundadırlar. Devlete rağmen devletin yanı başında komün ve meclislere dayanarak toplumun kendisini örgütlemesi demokratik siyasetin özünü oluşturur. Toplum ve topluluklar öz güçlerine dayanarak, öz yeterlilik esasıyla politik süreçlerin inisiyatif sahibi olduklarında demokratik siyaset, devleti ve iktidarı değişime zorlar ve dönüştürebilir.

DEVLET

Devlet, doğal toplumdan sapmanın organizasyonudur; toplum, doğa, kadın ve özgürlükler düşmanıdır. Zor, bürokratik ve ideolojik aygıtlardan oluşan, toplumu zapturapt altında tutan siyasal organizasyondur. Toplumu yönetilmeye ikna ettiği gibi, katliam ve soykırımların yaşanmasına rıza göstermesini sağlayan toplum dışı bir aygıttır. Ulus devlet ise devletçi sistemin son formu olarak egemenliğin paylaşılmazlığını, toprağın bölünmezliğini ve tekçiliği topluma dayatan karakterdedir. Tarihi direnişçi çizgi karşısında her gün katı formundan daha esnek ve daha kabul edilebilinir formlara doğruda hızla dönüşüyor. Küresel düzeyde yaşanan bu sürece adem-i merkeziyetçi süreç demekteyiz. 

ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİK

Adem-i merkeziyetçilik, ulus devletin mücadeleler sonucunda katı merkeziyetçi formundan yerel ve bölgesel yönetimlere evirilmesi sürecidir. Bu süreç, devletin küçültülmesi olarak işler. Şu an dünya genelinde varolan adem-i merkeziyetçi yapılar; merkezi devlet+yerel devlet ikili iktidarı esasıyla işliyor. Bu ikili iktidar uygulamalarının genelinde diplomasi, savunma ve yargı, merkezi devlette. Eğitim, maliye, kültür, sağlık, emniyet gibi alanlar, yerel devletin tasarrufundadır. Anlaşılacağı üzere adem-i merkeziyetçi devletli sistemde, devletin önemli sayıda faaliyetleri yerele devredilse de devlet hâlâ var ve toplum üzerinde hiyerarşisini sürdürmeye devam ediyor. Son yüzyılda, özelliklede son 70 yılda kaba ulus devletleri daha esnek, güç ve erklerin yerele doğru paylaşılmasına evrilmiş bulunuyor. Güç ve erkin paylaşımını kısaca merkezi devlet+yerel devlet şeklinde ifade edebiliriz. Ülkeden ülkeye değişen bu güç dağılımı ve paylaşımları, eyalet sistemi, bölgesel yönetimler, özerk-otonom yapılar ve birleşik devletler şeklinde uygulanıyor. Asıl olması gerekense toplumun gaspedilen haklarının iadesi, inşası ve ete kemiğe büründürülmesinde söz, karar ve yetkinin toplumda olmasıdır.