Rojava’da Kürt halkının bütün dünyanın gündemine giren direniş ve özgürlük hamlesinden sonra herkes için tarihin akışı değişti. Yüzyıldır Kürdistan’da işgalci olan devletlerin egemenlikleri artık eskisi gibi devam edemezdi. Rojava direnişi tüm Kürtlerin isyanıydı. Cizîr’den Efrîn’e uzanan mücadele hattında, şehit olan binlerce insanımıza baktığımızda Kürdistan’ın her tarafından, Türkiye metropollerinden ve Avrupa ülkelerinden katılımların olduğunu gördük. Şehit cenazesinin gitmediği yer kalmadı neredeyse.
Tüm politikalarını Kürdistan’ın işgali, Kürtlerin katliamlarla beraber bastırılması üzerine kuran egemenler, bu özgürlük mücadelesinin kırılması için herşeyi yapacaktı, yaptı da. Ama sonuç egemenlerin istediği gibi olmadı, aksine Türkiye örneğinde olduğu gibi, iç ve dış politikalarının önemli ölçüde çöktüğüne şahit olduk.
Türk devletinin 2 yıldan fazla bir süredir Bakur’da yürüttüğü savaşın ortaya çıkış nedeni de, süreç içinde aldığı biçimler de hep Rojava direnişine göre şekillendi. Türk devletinin Ortadoğu coğrafyasındaki emelleri sadece Kürt-karşıtlığı ile sınırlı değildi belki. Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinin aklında esas olarak "Yeni-Osmanlı" fikrinin olduğu çok aleniydi hep; ancak devletin Kürt fobisi yüzünden, deyim yerindeyse "Dimyat’a pirince giderken, ellerindeki bulgurdan oldular." Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyıp, Davutoğlu’nun geliştirdiği "komşu ülkelerle sıfır sorun" ve Mustafa Kemal’in "yurtta sulh cihanda sulh" perspektiflerini ilk kez gerçekleştirme şansı varken, kısa bir süre önce "Eşme Ruhu" olarak tarihteki yerini alan bir Kürt-Türk dayanışma örneği ortaya çıkmışken, egemen kibrinin sürdürülmesini tercih etti Türk devleti. Bu nedenle, Kürtlerin tüm kurum ve organlarıyla, örgütlü gücüyle ve halk olarak barış için attığı adımları boşa çıkarttılar. Bir yandan HES'lere devam ettiler, devasa hapishaneler ve kalekollar inşa edildi, özgürlüklerden değil baskıdan yana yasalar çıkardılar; diğer yandan da demokratik anayasa değişikliği, eşitsiz seçim yasasının değiştirilmesi, Kürtçe kamusal hizmet ve Sayın Öcalan’ın özgürlüğü gibi Kürtlerin temel taleplerine dair en ufak bir çaba içine girmediler.
Meselelerin diğer ucunda, Gezi süreciyle çok aşikâr olan, gazetecilerin tutuklanması, televizyon kanallarına kayyum atamaları, sansürler, tasfiyeler, herkesin gözü önünde olan yolsuzluklar, tehditler, seçimlerin manipüle edilmesi, beğenilmeyen seçimlerin iptal edilip hileli bir yeni seçim yapılması, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmek için Suruç, Amed ve Ankara patlamalarının tertip edilmesi, binlerce işçinin maden ocaklarında, inşaatlarda göz göre göre katledilmesine arka çıkılması, hiç olmadığı kadar fazlalaşan kadın cinayetlerinde katillerin korunması, Alevi ve Ermeni düşmanlığının meşrulaştırılması ve benzeri yüzlerce örnek ne AKP Hükümetinin ne de Türk devletinin üzerine kurulu olduğu anlayışın değişeceğini, herkesi kapsayan gerçekçi bir toplumsal dönüşümün ve onurlu bir barışın yakın olmadığını anlatıyordu. Demokratik olmayan bir Türkiye’de Kürt meselesinin barışçıl yöntemlerle çözülmesi de mümkün olmayacaktı.
Tüm bunlar "manevra savaşlarının" çetin bir şekilde devam ettiğini gösteriyordu. Ancak Temmuz sonunda PKK alanlarının bombalanması ile yeni bir aşamaya geçildi ve "cephe savaşları" başlamış oldu. Hükümetin sokak muhalefetini engellemeye yönelik yasal düzenlemeleri, büyük oranda elinde olan medyayı tamamen arkasına yedeklemesi, toplu gözaltılar, Kürt siyasetçilerinin ve belediye eşbaşkanlarının tutuklanması, Kürdistan’a asker ve polis sevkiyatları gibi adımları, cephe savaşı için yapılmış hazırlıklardı. Buna verilebilecek en önemli karşılık özsavunma hareketiydi. Kendini de mahallesini de örgütleyen Kürtler artık, polislerin elini kolunu sallaya sallaya mahallelerine girmesini ve bilasebep gözaltına alınıp yıllarca tutuklu kalmak istemiyordu. Hendekler de barikatlar da bu nedenle kurulmuştu. Örgütlü ilçe ve mahallelerde kuruluşunu ilan eden YPS de bu ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkmıştı.
Türk devleti daha önce defalarca Kürtlere karşı savaşlar açmıştı. Kürt Özgürlük Hareketi de buna karşı direnişler göstermişti. Ancak bu yeni cephe savaşları sürecinde kimsenin tahmin edemeyeceği iki durum ortaya çıktı. Birincisi devlet vahşetinin korkunçluğu, ikincisi Kürt direnişinin devasalığı.
Cizre ve Sur’da yaşanan devlet saldırısı o kadar korkunç bir boyuta ulaştı ki ancak 1938 Dersim Katliamı ve Nazi Almanyası’nın Yahudi Soykırımı ile karşılaştırılarak anlaşılabilecek nitelikte. Katledilen birçok insanımızın kimliği hala tespit edilemez durumda. Ağır silahlar dışında kimyasal kullanımı ve ölü bedenlerin yakılması bu vahşetin bir parçasını oluşturuyor. Belki 90’larda da devletin buna benzer uygulamaları oldu, ancak ne bu kadar korkunç bir şekilde ne de milyonlarca Türk ve Kürt’ün gözü önünde ve rızasıyla yapıldı. Devletin bu denli vahşi bir şekilde saldırmasının nedeni bir yandan hem Rojava’da aldığı darbelerin hem de Cizre ve Sur’da karşılaştığı direniş yüzünden verdiği büyük kayıpların öcünü almak diğer yandan da Kürt halkını şiddetin korkunçluğu ile tamamen bastırmak, etkisiz hale getirmekti.
Direniş cephesine baktığımızda ise esas olarak mahalle örgütlülüğüne dayanan bir özsavunma gücünün, sürekli dünyanın en büyük ordularından birine sahip olmakla övünen bir devlete karşı nasıl ve ne kadar uzun süre direnebildiğine şahitlik ettik. Belki bu direnişin yüzlerini yeterince göremedik, onları tanıyamadık; ama Mehmet Tunç’un şahsında bu denli büyük bir direnişin ancak nasıl bir irade ile mümkün olduğunu gördük. Bu direniş, Rojava Devrimini korumayı ve onu genişletmeyi, Kürt halkının kendi topraklarındaki esaretini sonlandırmayı ve en temel hakkı olan kendi kendini yönetme statüsüne kavuşmasını amaçlıyordu.
Henüz devam eden bir sürecin içindeyiz. İlerleyen zamanda süreç daha da netleşecek. Bu sürecin sonunda ya Kürt halkı bastırılacak, Kürt özgürlük mücadelesi tasfiye edilecek ya da Kürtler kendi dilleri, kimlikleri ve siyasetleriyle kendilerini yönetecekler. Elbette bu süreci şekillendirecek birçok faktör olacak, ancak Cizre ve Sur’da şahit olduğumuz devlet vahşetine karşı Kürt halkının nasıl tepki vereceği belirleyici olabilir. Mesele, Cizre’de başta okullar olmak üzere devletin kurumları eskisi gibi sömürgeci politikaları uygulamaya devam edebilecekler mi?