Şimdi ne söyleyeyim ben, ne yazayım, ne anlatayım? 36 yıllık yoldaşım Sakine böyle yatarken cansız, Fidan’a mı ağlayayım, Leyla’ya mı? Hangi öfkeleri yaşamaz acıların birinden ötekine koşup duran Kürt halkı, kendi yavrusunun kanı arkasından. Var mı içinizde, üç kadın Kürt devrimci böylesine kalleşçe katledilmişken, mağdura “sükunet” çağrısı yapabilecek bir vicdanı geniş?
Barışınız böyle gelecekse eğer…
Ve buna rağmen sürecin esenliği adına, “yaşasın savaş” dememek için ne yapmam gerek?
İçinizdeki milliyetçi zehir içinde boğulun derim, başka ne deyim. Katliamlarından başka bir hayrını görmediğimiz devletinizle batın, yok olun. Yok olun ki, bölge halkları bir nefes alsın yokluğunuzu sindire sindire içine.
***
AKP Devleti’nden bile gelse, her barış girişimini ciddiye almak gerekir. AKP Devleti’ne güvenmemekle birlikte, Kürt halkına güvenimden dolayı bu barış havasını ben de ciddiye alıyorum ve sürecin başarıyla sonuçlanmasını yürekten istiyorum. Ama sürecin bütünü doğru okunmalıdır. “Osmanlı’da oyun çoktur” sözü, bu ikiyüzlü, sahteci, kalleş devlet geleneğini çok doğru tanımlar.
Öncelikle, barış amaçlı adımlar Kürt halkının örgütlü siyasal iradesinin bütününü kapsamadığı sürece, sorunun çözümüne ilişkin umutlanmak erken tavır olur. Bunca yaşanandan sonra Kürt halkı başta sayın Öcalan olmak üzere, bu halkın kaderine karar verecek olan bütün siyasal aktörlerin birbiriyle iletişimin denetimsiz (özgürce) gerçekleştirilebileceği bir süreci görmeden, Türk devletine inanamaz. Sıradan bir mantık bile der ki, bir halk kendi kaderini tayin etme sürecini yaşıyorsa, örgütlü siyasal – sosyal karar odaklarının bütünü sürece dahil edilmelidir. AKP Devleti’nin bu iletişim ilişkisini barış görüşmelerini geliştiren bir özgürleştirme anlayışı içinde değil de, “tutsak” ile “gardiyan” arasındaki bir statüyü koruyarak sürdürmeye devam etmesi halinde, bir barış ortamının yaratılabilmesi mümkün değildir. Bu istek, sayın Öcalan’a ilişkin “kişisel” bir istek değildir. Biliyoruz ki, bunca yıllık tecrit halinde bile sayın Öcalan sağlık sorunları dışında, “kendi yaşam koşullarının iyileştirilmesine ilişkin” hiçbir talepte bulunmamıştır. İmralı Sistemi’nin kaldırılması istemi, önderi ile Kürt halkı arasındaki ilişkinin sağlıklı bir tarzda yeniden kurulması istemidir. Bu özgürlük istemi şu veya bu biçimde gerçekleştirilmeden, eşitler arasında bir barış müzakeresi söz konusu olamaz.
Geçmişte PKK ile Kürt’ü, Apo ile PKK’yi karşı karşıya getirmeye çalışan mantık, şimdi bir yandan elindeki rehineyi bir “enstrüman” olarak adlandırıp aşağılamaya yönelirken, öte yandan provokasyonları ve yalanlarıyla PKK, BDP, KCK, DTK arasındaki birliği dinamitlemeye çalışarak barışa soyunduğunu söylüyor. Şahini, kanatlarını kırarak teslim almaya çalışıyor. Başarısız deneyleri yeniden denemeye kalkanları tanımlamaya “aptal” sözü yeter mi?
***
Devlet geleneğinin iki ana akımı CHP ve MHP’nin tutumları da aynı yaklaşımın iki ayrı sunumu idi: Irkçı MHP bu gelişmeleri her zamanki gibi “ihanet” ile tanımlarken, milliyetçi CHP de, “biz de terör örgütü silah bıraksın, analar ağlamasın istiyoruz… Koşulsuz silah bıraktırma ile sonuçlanacaksa … görüşme yöntemine bir itirazları olmayacağını” basına açıkladı. Bakmayın kamuoyu kaygısıyla yaptıkları söz düellosuna: Irkçılıkla milliyetçilik arasındaki soğan zarını da kaldırmışlar aralarından.
Barıştan anlaşılan aynı: “PKK Terör örgütü” silahlarını teslim etsin. Dağdan insin ovaya. Sonra… Sonra yeni bir Habur gerekçesi yaratırız, tek tek hepsini ölü ya da diri toplamak için.
***
Devlet, sadece “PKK’nin silah bırakması” istemine kilitlendiyse, sürecin baştan kadük gelişeceği açıktır. Kırk yıla yakın zamandır süren bu savaş, silaha meraklı birilerinin adrenalin tüketimi için başlattıkları heyecan arayan bir eylem değildi. Bir halkın özgürlük isteminin, demokratik kanalların bütününün de kapatıldığı bir momentte, kendi kimlikleriyle var olabilmek için başvurmak zorunda kaldıkları bir zorunluluktu. Bu tarihi biraz tanıyan herkes bilir ki, PKK’nin silahı bırakması, ancak “özgürlük koşullarının Kürt Halkı tarafından güvence altına alındığına inanıldığı bir ortamda” gerçekleşebilir. Ve bu güven, asla, genetiği sömürgecilik olan bir Türk devletinin himayesine bağlı olarak sağlanamaz. Bu güven, Kürt halkının kendi öz örgütlenmesinden başka bir yerde aranamaz. Unutulmamalıdır ki PKK, silahsız Kürt halkının yok olmaya yönelmiş varlığını öncelikle silahın gücüyle yeniden var etti. Ve ne zaman bir barış sürecinin hazırlanabilmesi istemiyle silahlı gücünü geriye çektiyse, devlet de en büyük katliamlarını o zaman gerçekleştirdi.
Şam-Tahran-Bağdat-Moskova ittifakı ile Doğu’su kesilen ve nefesi daralan Türkiye’nin, bölgesel gücü her gün biraz daha fazla önem kazanan Kürdistan’a ilişkin korkularıyla atacağı her adım, sonu hüsranla bitecek bir Enver Paşa maceracılığından daha az bir salaklık olamaz. Türkiye’nin şimdi bu sonuncu adıma mecbur kalması, gönüllülükten çok zorunluluğun bir sonucudur. Sürecin zayıf karnı burasıdır.
***
Şimdi ne söyleyeyim ben, ne yazayım, ne anlatayım? 36 yıllık yoldaşım Sakine böyle yatarken cansız, Fidan’a mı ağlayayım, Leyla’ya mı? Hangi öfkeleri yaşamaz acıların birinden ötekine koşup duran Kürt halkı, kendi yavrusunun kanı arkasından.
Ben de atayım çığlığımı, söyleyeyim sözümü: Kürt halkı Sakine olmalıdır.
Kürt halkı Sakine olmalıdır