
Kürt kadını denince saçı örgülü, yeşil kırmızı ve sarı renklerin ağırlığını yüreğinde ve fistanında taşıyan, evladı için saçını süpürge eden, mücadeleci, okur yazar olması bile çok görülen analar, bacılar, kız kardeşler gelir aklımıza. Nazım’ın da dediği gibi “Yeri öküzümüzden sonra gelen…”
Kürt halkı tarih boyunca hayvancılıkla geçimini sağladığı için, çeşitli aşiretler halinde birbirinden habersiz yaşamını sürdürmüştür. Bundan dolayı Kürt göçerleri-aşiretleri arasında bir birlik ve beraberlik pek söz konusu olmamıştır. Bu bireycilik anlayışı Kürt toplumunda derin izler bırakmış ve mütemadiyen süregelmiştir.
Kürt göçerlerinde ve toplumun diğer katmanlarında da kadının rolü oldukça önemli yer almaktaydı. Kadın, 13.yy’da kültür-sanat, idari, politik alanlarda ön plandaydı. Bazı kabilelerde reislik görevini bile üstlenmişti.
Kaybediş nasıl başladı?
Kürt kadını feodal ataerkil sistemin yaşamdaki ağır etkisi nedeniyle kaybetmeye başladı. Kadını sosyal yaşamda ikinci plana iten, hatta onu yok sayan en büyük neden, kuşkusuz Kürdistan topraklarına sürekli yapılan işgalcı güçlerin silahlı saldırısıdır. İşgalci saldırılar hız kazandıkça ve işbirlikçi gerici klikler çoğaldıkça, zamanla dejenere olan örf ve adetlerden gelen baskılar da eklendi. Maalesef 20. yy.’da her şey kadının aleyhine gelişti.
17. yy.’dan beri Kürdistan diye bilinen Kürt coğrafyası, 24 Temmuz 1923 tarihinde emperyalist devletler arasında imzalanan Lozan Anlaşması’yla Türkiye, İran, Irak, ve Suriye arasında paylaşıldı. Kürt halkının varlığı bu devletler tarafından yok sayıldı, baskı ve işgal altında kalan Kürdistan her gün daha yoksullaşarak daha da gericileşen bir duruma geldi. Kadın adeta köle durumuna getirildi. Ekonomik özgürlüğü olmayan kadın hem düşman devletleri hem de bulunduğu toplumda, hatta kocası ve yakınları tarafından horlanmaya, itilmeye başlandı. Bu negatif durum kadında sorgulamaya yol açtı. Sonraki yıllarda Kürdistan Özgürlük Hareketi’yle kadının özgür olmasının ancak Kürdistan’ın sömürüden kurtulmasıyla mümkün olabileceği sonucuna vardı. Aynı zamanda politik ve silahlı her alanda aktif olmasının kaçınılmaz olduğunu gördü.
Kadın ilkler
Kürt kadınların 20. yy’ın yarılarından itibaren halkının ve kadının özgürlüğü için silahlı mücadeleye katıldığını görüyoruz. Bu mücadelenin en iyi örneğini kuşkusuz Güney Kürdistan’da dünyaya gelen Margaret George Shello teşkil eder. Shello, 1960 yılında 20 yaşındayken peşmergeye katılıp, Irak ordusuna karşı cephe almıştır. Margaret George Shello, Kürt tarihinde kadın peşmerge ünvanını alan ilk kadındır.
Bununla beraber Kürt kadını, özgür Kürdistan’ın geleceği için siyasette de yer almaya başladı. Sakine Cansız ilk akla gelendir. Sakine Cansız,
çok genç yaşta Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde yer aldı ve PKK’de önemli görevler aldı. 27 Kasım 1978’de PKK kurulurken, o da parti merkez komite üyesiydi. Ancak çok geçmeden Türk polisi tarafından yakalandı. Akla hayale gelmeyen işkencelere maruz bırakıldı. Sakine Cansız mahkemeye; hakim karşına çıktığı zaman, bütün yasakları cesaretli bir şekilde çiğneyip, kendi anadilinde hukuki savunmasını yapan ilk Kürt kadınıdır. Oldukça kararlı ve zeki bu Kürt kadını, 9 Ocak 2013’te Fransa’nın başkenti Paris’in orta yerinde komplocu güçler tarafından vahşice katledildi.
Siyaset sahnesindeki ilklerden biri ise Kuzey Kürdistan toprakları üzerinde süregelen savaşı, vuku bulan katliamları, suçsuz yere insanların cezaevlerine kapatılmalarını ve işkenceden geçirilmelerini, Kürt halkının içinde bulunduğu yoksulluğu ve adaletsizlikleri protesto etmek için, halkla birlikte sokağa çıkan Leyla Zana’dır.
Leyla Zana, Kürt halkı tarafından 1991 yılında ilk kadın milletvekili seçildi. Lozan Antlaşmasıyla inkar edilen Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürü için mücadele verdi. Askerlerin de bulunduğu TBMM milletvekili yemin töreninde, 68 yıldır yasaklanan Kürtçe ile Kürt ve Türk halklarının kardeşliği ve beraberliğini vurgulayan konuşmasıyla, TBMM’de ilk Kürtçe konuşan Kürt ünvanını da almış oldu. Cesaretinden ötürü kısa zamanda sınırların ötesinde de anılmaya başlanan Zana, mücadelesinden dolayı 1994 yılında hapse atılarak 10 yıl tutuklu kaldı.
Savaşçıların yüzde 40’ı kadın
1993 yılından bu yana binlerce Kürt kadını ordu kurarak, PKK saflarında silahlı mücadele yürütüyor.
Kürdistan’ın diğer parçalarında da kadınlar zulme karşı birlikler kurdu. Güney Kürdistan’da kadınlar, Saddam Hüseyin’in insanlık dışı muamelelerine karşı gelmek için, 8 Aralık 1996 yılından itibaren silahlanıp peşmerge ordusuna katıldı. Bugün sayıları 550’den fazla olan peşmerge kadınlar, her bakımdan askeri görevleri yerine getirmektedirler.
Hakeza bugün gerilla ve peşmerge kadınlar, Suriye ve Irak’ta Irak Şam İslam Devleti (DAİŞ) çetelerine karşı silahlı mücadele sürdürmektedir.
Bugün mücadeleci Kürt kadınlar Kürt Askeri Birliği’nin %40’ını teşkil etmektedirler.
Kadın Savunma Birlikleri YPJ ve peşmerge saflarında DAİŞ teröristlerine karşı savaşan kadınların çoğu üniversite eğitimlerini yarıdan bırakmak zorunda kalmıştır. Kadınlar büyük bir cesaretle Suriye’nin Demokratik Özerk Rojava Bölgesi’ndeki Kürt kenti Kobanê’yi korumak için mevzilerde kahramanca savaşmaktadır. DAİŞ teröristlerinin cenneti kaybetmek korkusuyla kadınlarla silahlı çatışmaya girmeyi göze alamamaktadır.
Kobanê’nin kahramanları
Bugün Meysa Abdo, Kobanê direnişinin önde gelen kumandanlarından biri. Suriye’nin Halep şehrinde dünyaya gelen bu Kürd kadını, zekasıyla, cesaretiyle dikkatleri kısa zamanda üzerine çekmeyi bilmiştir. Uluslararası basına konu olan Meysa Abdo şöyle diyor: “Bir kadın komutan olarak birinci sorumluluğum, kadınların kendi iradeleri olduğunu gösterebilmeleri yönündedir. Tüm eğitimlerimizi başarıyla tamamlayan kadınlar, ‘kadınlar savaşamaz’ söyleminin bir yalan olduğunu kanıtlıyorlar.”
Bugüne kadar Rojava özgürlük savaşında 10’dan fazla Kürt kadını intihar eylemi gerçekleştirdi. Bu kadınlar kendileriyle birlikte yüzlerce çetenin de ölümüne yol açtı. 5 Ekim tarihinde, 22 yaşındaki Arîn Mîrkan (Dilar Gencxemîs), DAİŞ çetelerinin eline geçmektense, tecavüze ve pazarlarda satılmaktansa, tankların bedenlerini ezmesini beklemektense, büyük bir kararlılık ve cesaret örneği sergileyerek bedenini siper etti. Gösterdiği olağanüstü kahramanlık şüphesiz dillerde hep destan olarak kalacaktır.
Dünya kadınlarının umut ışığı
Bugün uluslararası devletlerinin önemli dergi ve gazetelerine konu ve kapak olan Kürt kadınları ve gerillaları, Kürdistan ve dünya kadınlarının özgürlüğü için yeri gelince canını bile vermekten çekinmeden savaşıyor. Kadınları pasifize eden ve köle statüsünde ezen DAİŞ örgütüne karşı, Kürt kadını dünyada adından söz ettirmeyi bilmiştir.
Kürt kadınının mücadelesi, Ortadoğu’da bedeni ve beyni bağnaz erkek ordusu tarafından, çağlar boyunca zincirlenmiş olan kadına da özgürlük ve huzur getirme konusunda bir umut ışığı olacaktır.
Kudret Güneş kimdir?
Sinema kurgu ve yönetmeni, aynı zamanda senaryo yazarı. 1978 yılında Ankara’da Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksekokulunu bitirdi. Birkaç yıl Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’nde çalıştıktan sonra sinema eğitimi almak için yurtdışına çıktı.
1999 yılında ilk belgesel filmi olan ‘Göçmen, l’immigré’yi yönetti. Birçok senaryo, belgesel ve filme imzasını attı. ‘Leyla Zana’ adlı ikinci belgeseli başta olmak üzere birçok filmi dünya çapındaki önemli festivallerde gösterime girdi ve birçok ödüle layık görüldü.
KUDRET GÜNEŞ
gunes.kudret@gmail.com