Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren Kürtleri kültürel soykırıma uğratma politikasının en önemli belgelerinden biri olan Şark Islahat Planının bir maddesi şöyledir: 

“Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan ve bölgede Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektepler açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızları mekteplere rağbetlerinin suveri adide (fazla miktarda) ile temini lazımdır. Hassaten Dersim, tercihan ve müstacelen (acil olarak)  leyli iptidailer (yatılı ilkokullar) açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır.”

Türk ulus-devletini yaratmak için hazırlanan bu belgede kadınların ve çocukların hedef alınması tesadüfi değildir. Çünkü toplumlar demokratik gücünü esas olarak kadınlardan alır. Kadın, toplumun öz değerleriyle varlığını koruması ve toplumun kültürel olarak kendini devam ettirmesini sağlayan en temel yaşam gücüdür. Kadının yaşamdaki rolü, statüsü, etkinliği toplumun hangi karakterde olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla kadınlık sadece fiziksel bir durum değil, toplumsal bir olgudur. 

Devletçi iktidarcı sistemin gelişmesi de kadının toplumsal yaşam sisteminin kurnaz erkek tarafından bozulması ve kadın itibarının düşürülmesiyle başlar. İktidarcı devletçi sistem kadının doğal demokratik yaşam sistemini yıka yıka kendini hakim kılar. Dolayısıyla ilk sömürülen cins, sınıf, toplum kadındır. İlk köleleştirilen toplum da kadındır. Kadın şahsında toplum köleleştirilerek demokratik yapısından uzaklaştırılır. “Tüm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak gelişir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler çözümlenemez. Kadın köleliği aşılmadan diğer kölelikler aşılamaz.”*

Kadın, toplumcu ve doğaya daha yakın yapısıyla tahakküm, hiyerarşi, iktidar ve mutlak güç olmayı hedefleyen devletçi olguları içinde barındırmaz. Özgürlükçüdür, demokratiktir, adildir, duygusal zekasıyla insancıldır, kültür taşıyandır, anaçtır. Bunun için kadın karakterinin adaletinden kuşku duyulmaz. Adaletsizliğin, eşitsizliğin, farklılıkları yok saymanın, iktidar olma hevesinin ve faşizmin temelinde erkek ve erkek egemen zihniyet yatar. 

İktidarcı sistemin kurumlaşmasıyla birlikte tüm kavramlar, kuramlar egemen zihniyete göre şekillenir. Kadının demokratik toplumu, düşüncesi yok sayılır, görmezden gelinir; kadın dört duvar arasına sıkıştırılır, cadılaştırılır, recmedilir. Erkek karakterli iktidarcı zihniyet karanlık yüzünü gizlemek için kadını kimi zaman kat kat kara örtüler altına koyar, kimi zaman doğduğu gibi diri diri gömerek katleder. Doğadaki her şeyin, bir toz zerreciğinin bile bir ruhu varken kadın cansız, ruhsuz görülür. Allahım, beni kadın olarak doğuracağına taş doğurtsaydın** söyleminde görüldüğü gibi bir yandan kadının kendisi de kendisinden utanacak bir duruma getirilir, bir yandan da pazarlanır, satılır, zevk nesnesi haline getirilir. Bu zihniyet kartopu, nar topu gibi etrafını yıka yıka büyüyerek çağlar boyu sürer gelir. 

Kapitalist modernite çağında ise bu durum daha da trajik bir hal alarak kadın “metaların kraliçesi” haline getirilir. Kapitalist modernitenin gözleri boyamasıyla kadın ya süslü püslü kafes bülbülüne dönüştürülür ya da sistemin varlığını sürdürme tuzakları olan sahte özgürlük hevesleri peşinde koşturulur. Anti toplumcu olması karakteriyle kapitalist modernite zaten ne kadar kadın düşmanı olduğunu ortaya koyar. Maneviyatı öldürmesi ve “anlamsızlık” duygusunu bireylerde ortaya çıkarması da kadın sistemine bu düşmanlığı nedeniyledir. Dolayısıyla toplum karşıtı olması kadına düşman olmasının doğal sonucudur. 

Bugün yaşanan tüm sorunların kök hücresi niteliğindeki “kadın sorunu” konusuna toplum bilimciler başta olmak üzere tüm sosyal bilimciler de doğru yaklaşmamıştır. Kadının hiçbir sosyal bilimde yeri gerçekçi olarak konulmamıştır. Daha doğrusu belki de buna cüret edilememiştir. Ruhunda ve bilincinde tarihi doğru yaşamayanlar da demokrasi, özgürlük ve eşitlik adına doğru bir çalışma yürüttüklerini iddia edemezler. Önder Apo kadın konusunda gerçekten çok önemli ve çığır açıcı düşünceler ortaya koymaktadır. Tarihsel, toplumsal, ideolojik, teolojik, bilimsel, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve daha birçok konuda derin incelemelerin yapıldığı kadın bilimi olan Jineolojiyi geliştirmesi bile başlı başına bir dönüm noktası niteliğindedir.

Toplumların önünde model olarak erkek karakterli devletçi sistem var olup herhangi bir alternatif geliştirilemeyince ya da geliştirilmek istenenler de iktidar büyüsünden kurtulamayınca, çeşitli gibi görünen ve kendisini tanıtan, ama özde aynı olan devlet yapılanmaları ortaya çıkar. Her ülke de zihniyetine ve esas aldığı devlet şekline göre bir toplumsal karakter inşa eder. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla yarattığı ideal toplumsal karakter de cinsiyetçidir. Ulus-devleti inşa etmeyi esas alır. Bu karakteri de bugün en iyi biçimde AKP iktidarı temsil etmektedir. 

İktidarcı devletçi geleneğin tekçi ulus formuyla şekillenen Türk devleti kadınla toplumun kopmaz bağını iyi bildiğinden tek millet yaratmak için ilkin Kürt kadınlarını asimile etmek ister. Kürtlük kültürünün, Kürt dilinin yaşamasını ve geleceğe taşınmasını sağlayan Kürt kadınlarını asimile etmeden Kürtleri toplum olarak yok edemeyeceğini devletçi kültüre sahip olmasından ve iktidarcı seleflerinden öğrenir. Kürt kadınlarına yönelik geliştirilen çirkin politikaların ve uygulamaların trajedisi işte böyle başlar. Mükemmel kız mektepleri açmak istemesi, okuma yazma bilmeyen Kürt kadınlarını gece okullarına gitmeye zorlaması, çocukları küçük yaşlarda alıp anaokullarına, çocuk esirgeme kurumlarına göndermesi hep bu nedenledir. 

Kürtlerin başkentim dediği Amed’e ruhunu veren Sur’un yıkılması da bu nedenledir. 100 gündür ablukada olan Sur’dan çıkan Amed çocuklarının çocuk esirgeme kurumlarına gönderilmesi bu nedenledir. Sur’daki kadınları psikolojik aile danışmanlarıyla rehabilite edeceklerini söylemeleri bu nedenledir. Kentsel dönüşüm adı altında kadının ev düzeninin son kalelerini yıkmak istemeleri, yıkmaları ve onların yerine zihniyetlerine ve şehirleşmeye uygun binalar yapacaklarını söylemeleri bu nedenledir. Tam bir vahşet durumu var ortada ve Kürt trajedisi yaşanıyor. Ben devletim, erkeğim, babayım döverim de severim de, yıkarım da yaparım da demek isteniyor. Bir soykırım planı olan Şark Islahat Planı ve uygulamaları teknik araçlarla güncellenip derinleştirilerek sürdürülüyor. 

Kadına diz çöktürülerek topluma diz çöktürülmek isteniyor. Kadınlar dövülür, işkence edilir, sövülür, tecavüz edilir, oğulları ve kızları elinden alınır, ama kadın bir şey diyemez, dememelidir. Yapılanların yetmediği düşünülürse gerek görülürse kadını öldürmek de doğal hak olarak görülür. Çünkü “kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılır” denilen bir zihniyet hakimdir. Çünkü arkasında devlet baba vardır. Askeri, polisi, kaymakamı, valisi yasalar izin verse de, vermese de kimsenin kendisine bir şey demeyeceğini ve kendisine bir şey yapılmayacağını bilir. 

Savaşlarda en büyük acıları ve zorlukları kadınlar yaşar. Çünkü savaşın kendisi erkek karakterlidir. Kürt kadınları yıllardır bu savaşın içindedir ve hiç kimse bu analar kadar barış barış demedi. Ama barış derken ben haklarımı yaşamak, kültürümü korumak, dilimi konuşmak istiyorum, bana karışmayın demek istedi. Bu konumundan ve talebinden vazgeçmedi. Ama AKP'nin gün geçtikçe daha da azgınlaşan saldırgan politikalara yönelmesi Kürt analarında artık şu düşünceyi de açığa çıkarmış bulunuyor; bir çocuğumu katlettiniz ama beş çocuğum daha var; bu çocuklar o katlettiğiniz çocuğumun izinde yürüyecek, onun bıraktığı mücadeleyi devam ettirecek ve sizinle savaşacak, onları da katletseniz intikamını almak için yeni çocuklar yaparım! Kürt çocukları ölmekle bitmez! AKP iktidarı Kürt toplumu için barışın simgesi olan ve her zaman barış barış diyen analarımızı intikam duygusuyla savaş ister noktaya getirmiş bulunuyor. Nitekim Kürt anaları, Kürt kadınları başları dik bir şekilde özyönetim alanlarında ta başından beri direniyor. Barikatlar kuruyor, hendeklerin kazıyor. Çocuklarının yanında, yoldaşlarının yanında düşmana karşı direniyor. Çünkü bu direnişi var olma direnişi olarak görüyor. 

Sadece Bakurê Kurdîstan’da da değil, Rojava’da YPJ’li, Şengal’de YJŞ’li kadın gerillalar dünyadaki bütün kadınları heyecanlandırıyor. Kadın gerillalar IŞİD gibi kara yüzlü, kara zihniyetli faşist güçler karşısında direniyor, zafer üstüne zaferler kazanıyor. Bu durum bin yıllarca bir yelkenliyle denizin ortasında mahsur kalmış kadınlara umut ışığı oluyor. 

Köy-kır toplumu olan Kürtler gerçekten de kadın toplumunun birçok değerini kendi içinde korur. Kürt anaları zaten doğal toplumun özelliklerini halen bağrında taşır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününün en görkemli biçimde Kürt kadınları ve Kürt toplumu içinde kutlanması da bunun en somut kanıtı oluyor. Bu kadın toplumu bugün tüm insanlığın başına bela olan IŞİD ve AKP iktidarı şahsında erkek karakterli iktidarcı devletçi toplumu yerle bir ediyor. Hem de hile ve oyunlar sonucu kadının ev düzeninin erkek zihniyeti tarafından bozulduğu coğrafyada. 

Kürt kadını bugün insanlığın onurunu temsil ediyor. Kürt kadınları öncülüğünde gelişen Kadın Özgürlük Hareketi Kürt toplumundan başlayarak tüm dünyayı demokrasi ve özgürlük çizgisi yönünde değişime zorluyor. Yıllarca özlemi çekilen kadın eksenli demokratik bir yaşama doğru kararlı adımlarla gidiliyor. Bunun öncülüğünü de Kürt kadınları yapıyor. 


* Abdullah Öcalan: Bir Halkı Savunmak 

** Hz. Ayşe