Dr. Handan Çağlayan’ın “Kürt Kadınların Penceresinden / Resmi Kimlik Politikaları, Milliyetçilik, Barış Mücadelesi” kitabı İletişim Yayınevi’nden çıktı. Kürt kadınlarının 1990’lardan beri sürdürdükleri mücadelenin hem resmi hem de gayri resmi kimlik politikalarına karşı çok katmanlı bir hak ve eşitlik talebine dönüştüğüne vurgu yapılan kitapta, Kürt kadınlarının siyasal katılımından ve temsilinden yola çıkarak, savaşın tahribatlarının bütün boyutlarıyla sergilenmesi ve gerçek bir barışın inşa edilebilmesi açısından bu yolun ne kadar anlamlı ve değerli olduğu anlatılıyor. Çağlayan’ın 2006-2011 yılları arasında yaptığı çalışmalara dayanan makaleler, milliyetçilik, resmi kimlik politikaları ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Kürt kadınlarının yirmi yıldır sürdürdüğü mücadelenin yarattığı sonuçların inkar ve asimilasyon politikalarını boşa çıkardığına işaret eden Çağlayan, Kürt kadınlarını duymazlıktan gelenlere yüksek sesle hitap ettiğini ve sesini duyurduğunu anlatıyor.


Mücadele ile asimilasyonun üstesinden geldi

Kitabıyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Çağlayan, kitabın genel olarak resmi ve bazen de gayri resmi kimlik politikalarına toplumsal cinsiyet perspektifinden ve eleştirel bir yerden bakmaya çalıştığını ifade etti. Resmi kimlik politikaları ve milliyetçilik açısından bakıldığında aradaki ilişkinin aslında sadece Kürt kadınları açısından değil, bütün kadınlar açısından pek çok sorunu barındıran bir ilişki olduğunu dile getiren Çağlayan, “Resmi kimlik politikalarının belirlediği kadınlıklar, doğası gereği belirli sınırlamalar, yükümlülükler öngörüyor. ‘Kahraman ya da fedakar Türk, Kürt ya da Alman kadını’ derken, kadınların nasıl davranmaları gerektiğini de dikte etmiş oluyorsunuz” dedi. Türkiye’nin yakın zamana değin sürdürdüğü resmi kimlik politikalarının Kürt kadınları açısından özgün bir etkisi olduğuna işaret eden Çağlayan, “Bir kere resmi kimlik politikalarına göre, 90’lara gelene kadar Kürt kadınları yoktu. Bu politikaya ceza yasaları ve asimilasyon eşlik etti. Ama Kürt kadınları mücadeleleri ile bunun üstesinden gelmeyi başardı” dedi.

Kadınlar sadece  gözyaşıyla sürece dahil olmadı

Savaşın sadece kadınlara değil, erkeklere de gözyaşı döktürdüğünü belirten Çağlayan, “Ama erkeklere gözyaşlarını saklamak öğretilmiş. Vatan-millet söylemi de daha çok onları kuşatıyor. Dolayısıyla onların gözyaşını göremedik. Bu bir yana, kadınların barış sürecine sadece gözyaşlarıyla dahil oldukları kanısında da değilim. Yaşanan şiddetin ve çatışmaların kaynağında politik gerekçeler vardı ve kadınların da en azından bir kısmı kendilerini taraf olarak konumlandırdı. Dolayısıyla kadınları sadece acı bağlamında anmanın eksik kalacağını düşünüyorum. Annelerin acısı gerçekten politikacılar tarafından dikkate alınıyor olsaydı, bu sürecin çok daha erken başlamış olması gerekirdi” dedi.

Barışın da cinsiyeti var
Barışın veya çözümün cinsiyetinin de, sınıfının da olabileceğine işaret eden Çağlayan, “Cinsiyet açısından baktığımızda bir örnekle düşünelim. Erkek politikacıların çözümden ya da ortak geleceğin mümkün olduğundan söz ederken zaman zaman ‘Çanakkale’de birlikte savaş’mış olmaya atıf yaptığına tanık oluyoruz. Bu eril tahayyülün ürünü bir gerekçe aslında. Birlikte yaşamak için birlikte savaşmış olmak gerekmez ki! Kadınların böyle bir cümle kurması mümkün değil. Çünkü bu mantık zaten daha baştan kadınları, genel olarak askerlik yapmayan/yapmak istemeyen herkesi dışlayan bir savaş (erkek) kardeşliğini ima ediyor. Kadınlar, farklı sosyalleşme ve eğitim süreçlerinden dolayı ya da askerlik gibi bir deneyimi yaşamamış olmalarından kaynaklı avantajlarla barışı daha farklı; örneğin günlük yaşam içinden inşa edilebilecek bir şey olarak tahayyül edebilme potansiyeline sahipler. ‘Birlikte savaştık’ demiyor, olmak bile başlı başına bir avantaj sayılabilir. ‘Birlikte savaşmış olmak’; ‘asker millet’, ‘vatan borcu namus borcu’, ‘yenmek, yenilmek’ gibi ifadelerin tanımladığı bir anlam evreninin uzantısı çünkü. Niyetim erkekler öyle kadınlar böyle gibi bir genellemede bulunmak değil tabii. Yukarıdaki eril zihniyeti paylaşan kadınlar da olabilir. Ayrıca bu anlam evreninin, kadınlara da çeşitli roller verdiğini biliyoruz. Toplumsal cinsiyete dayalı farklı şekillenmelerden kaynaklı bir potansiyele işaret etmek istiyorum sadece” dedi.

Kadının ortak mücadelesi mümkün
Kadınların ortak bir penceresinden söz etmenin mümkün olduğuna işaret eden Çağlayan, “Etnik, mezhepsel vb. farklılıklara rağmen ortak mücadele olanağı mümkün mü? Mevcut toplumsal düzen içinde kadınlık toplumsal hiyerarşide yerimizi belirleyen çok önemli bir etken. Etnik, mezhepsel ya da sınıfsal konumumuz ne olursa olsun sırf kadın olduğumuz için şiddete, ayrımcılığa uğruyoruz. Ancak bu şiddet ve ayrımcılık deneyimlerimizi de sınıfımıza, etnisitemize, mezhebimize ya da yaşadığımız coğrafyada savaş olup olmadığına göre farklı farklı yaşadığımız da bir gerçek. Her iki durumu da gözetebilen bir yerden ortak mücadele olanağını yaratabileceğimizi düşünüyorum. Farklılıklarımızı ve bu farklılıkların bizlerin arasında da çeşitli egemenlik ilişkilerinin kurulmasına yol açtığını göz ardı etmeyen, aramızdaki eşitsizliklerle yüzleşmeye cesaret eden bir politik hattan söz ediyorum. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan deneyimler de, kendi deneyimlerimiz de bunun kolay olmadığını ama hem gerekli hem de mümkün olduğunu gösteriyor” diye belirtti.

DİHA/ANKARA