Yakın zamana kadar Kürt diye bir halk ve Kürdistan diye bir ülkenin varlığı kabul edilmezdi. Kürdistan’ı bölüp parçalayıp sömürgeleştirenler, kana bulayanlar adeta suç delillerini gizliyorlardı. Devletin bütün hukuki yapısı, ideolojisi, politikası, ordusu, polisi, eğitimi, ekonomisi, sporu, sanatı, dini, dili Kürtlere karşı örgütlenmişti.

Kürtlük adına bir kırıntı bile bırakmadan yok etmek istiyorlardı. Hiçbir alanda Kürtlere nefes alacak bir yer bırakmamışlardı. Prof. unvanı verilen birçok özel savaş görevlisinin bütün işi, Kürtler-Kürtçe diye bir şey olmadığını ispat etmek için yazmak ve konuşmaktı. Sözlüklerde bile Kürdistan kelimesi silinmişti. Savcılar “K” harfini bile suç delili sayıyorlardı. Her biri insanlık için utanç abidesi olan Kürt düşmanlığı bu kadar da değildi. Kürtlere karşı İran-Irak ve Türkiye’nin omurgasını oluşturduğu CENTO adlı bir pakt bile kurulmuştu. O günlerde Güney Kürdistan’da gelişen ulusal hareketle ilgili haber yapanlar “Irak’ın kuzeyindeki etnik bir gruba bağlı silahlı kişiler ya da şakiler” falan diye yazarlardı. Yani cümlede bir tek K harfi bile geçmezdi. Böylece karanlıkta ıslık çalarak korkularını bastırmaya çalışıyorlardı.
Nereden nereye geldik:
Şimdi, 24 saat bütün TV’lerde ve gazetelerde Kürtler ve Kürdistan tartışılıyor. Ancak, birkaç istisna dışında hala beyinleri ve dilleri çarpıktır. Çünkü, onlarca yıldır kemikleşen beyinleri-dilleri değişmiş değildir. Hala yeni ambalajlarla eski inkarcı-imhacı politikayı sürdürmek istiyorlar. Dünyada kimsenin tanımadığı kukla örgütlerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diyorlar ama bütün dünyanın tanıdığı Kürdistan Federal Yönetimine hala “Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi” diyorlar. Rojava’ya Suriye’nin kuzeyi, Kuzey Kürdistan’a Güney Doğu, Doğu Kürdistan’a da İran’ın kuzeyi diyorlar. Yani Kürdistan demekten inatla kaçınıyorlar. Kendileri Kürdistan demezse, Kürdistan yok olacak sanıyorlar. Gece rüyalarında bile Kürdistan görüp sayıklıyorlar. Gözlerine uyku girmiyor ama kalkınca Kürtleri yok saymaya devam ediyorlar, yok etmek için yeni planlar yapıyorlar. İnkarcı-imhacı politikalarını yeni yöntemlerle sürdürmeye çalışıyorlar. Ama hepsi nafile.
Kürtler, Kürdistan’ın her parçasında ağır bedeller ödeyerek özgürlük yolunda büyük adımlar attılar, kendi içlerinde demokratik birliklerini sağladılar. Bunun ötesinde Kürdistan’ın bütün parçalarındaki örgütler bir ulusal kongrede bir araya geliyor, ortak program belirliyorlar. Bunu yaparken diğer halklarla birlikte demokratik-eşit-özgür bir temelde birleşiyorlar.
Gerçek şu ki yeni bir Ortadoğu kuruluyor. Yeni Ortadoğu, özgür Kürdistan üzerine kuruluyor. Artık hiçbir güç Kürtler üzerindeki köleliği-sömürgeciliği sürdüremez. Kürtler yeni Ortadoğuda özgür-eşit bir ulus olarak yer alacaktır. Bunu kavramayan, hala engellemeye uğraşan kişi ve devletlerin başarı şansı yoktur. Kötülükleri kendilerine olur. Çözüm sürecinin başarısı da bunu anlamaya ve kabul etmeye bağlıdır. Çözüm sürecindeki ikircikli tavırların, hükümetin sallantılı ve güven vermeyen politikasının nedeni de budur. AKP-devlet ve emirlerindeki yazar-çizer-danışman takımı hala eski kafayı değiştirmiyor ve eski statükoyu yeni biçimlerde sürdürmeye çalışıyor. Kürtleri buna razı etmeye, adeta kandırmaya kalkışıyor. Kürtleri eşit-özgür bir ulus olarak değil kendi verdiklerine razı olacak ve şükredecek rastgele bir kalabalık olarak görüyorlar. Bütün temel sorunlardaki anti demokratik yaklaşımları bunu gösteriyor. Kürtleri eşit-özgür bir ulus olarak değil de, başına gelmiş bir kaza-bela gibi görüyorlar. Beladan kaçmak için çırpınıyor, bin bir yola başvuruyorlar. Ama artık onlar kaçsa da “bela” gelip çatıyor. Kaçmak kar etmiyor. Bu yüzden korku bacayı sarıyor. Ama korkunun ecele faydası yok.
AKP ve devlet yetkilileri Bu gerçekleri kabullenip sürece engel olmak yerine, tam tersine hızla ilerletmek zorundadır. Sadece Kürdistan halkı değil, bütün ezilenler de devletin engellerine karşı sürecin ilerlemesi için mücadeleyi güçlendirmelidir. Sürecin ilerlemesi engellendikçe çözüm zorlaşmaktadır. Sürecin ilerlemesi için ilk şart Kürtlerin eşit ve özgür bir ulus olduğunu kabul etmek ve gereklerini yerine getirmek gerekiyor. Bunun da ilk adımı Sayın Öcalan üzerindeki hukuk dışı tecride son vermek ve onun özgürlüğünü sağlamaktır. Öcalan tutsak kaldıkça, 2-3 haftada bir yapılan kısıtlı görüşmelerle sürecin ilerlemesi olanaksızdır. Kaybedilen zaman çok daha büyük faturalar getirmektedir. Ödenmesi çok güç olan yeni faturalarla karşılaşmadan çözüm yolunda hızla ilerlemek gerekiyor. Azıcık çözüm, azıcık demokrasi, azıcık özgürlük, azıcık eşitlik, azıcık barış olmaz.
Tam özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasi…Hemen şimdi.