Dergide Laurent Mignon “önsöz yerine” başlığıyla kaleme aldığı yazıda şu görüşlere yer verdi: “Bir yazarın anadilinde yazıyor olmasından daha doğal ne olabililir? İlk bakışta son derece basit görünen bu soru aslında büyük dramlara işaret ediyor. Öyle durumlar var ki, bir insanın anadilini kullanabilmesi, dikenli tellerle çevrilmiş binbir engeli aşmasını gerektiriyor.”
Mignon’un öğrencileriyle beraber hazırladığı “Kürtçe Edebiyat Odağında Karşılaşmalar, Karşılaştırmalar” başlıklı dosya ise dikkat çekici. İlk yazıda Servet Erdem, Kürtçe ve Türkçe romanlarda dilin kimlik meselesi çerçevesinde ideolojik algılanışını mercek altına alıyor.
Erdem, Tanzimat’ın ve Cumhuriyet’in erken dönem romanlarında, Türkçe kaybının yarattığı tedirginliğe ve tepkiye temas edip, yakın zamanlarda yazılan Kürtçe romanlardaki dil kaybı, dil bilmezlik, eksik dillilik hallerine dikkat çekti. Türkçe ile karışmış bozuk Kürtçe'nin “baskı, zorlama ve yasak merkezinde genel bir problem olduğunu” savunan Erdem, “Türkçe romanlarda öteki dilde konuşmaya çalışanlar ağırlıktadır; Kürtçe romanlarda ise öteki dilde konuşturulmaya çalışanlar” dedi.

Bir sonraki yazıda Ayhan Tek, ilk Kürtçe mesnevi Mem û Zîn (1694) ile Osmanlı’da mesnevinin zirvesi olarak görülen Hüsn ü Aşk’ı (1782) karşılaştırmalı ele aldı. Ömer Faruk Yekdeş’in ise Nâzım Hikmet ve Cegerxwîn’in şiirlerinde gelenek ve siyasetle ilişkisi bağlamında aşkın işlenişi irdelendi. Dosyanın son yazısında Ruken Alp, Filistinli kadın şair Hanan Avvad ile Kürtçe yazan kadın şairler Fatma Savcı ve Gulîzer’in şiirlerini karşılıklı değerlendirdi.

İSTANBUL