Türkiye’de iktidarlar ve iktidarı zorla devirip ele geçirmek isteyenler için “darbe” bir “girişimdir”; ya başarılı olur ya da başarısız. Oysa Kürtçe açısından darbe bir “süreçtir” ve bazen sert ve şiddetli, bazen daha yumuşak ama hep devam eden bir süreç. OHAL ise bu darbe uygulamalarının yaşandığı “durum”. 

Kürtçe için darbe sürecinin tarihsel kökenleri, çok geriye gitmek isteyenler için Osmanlı’nın son dönemine kadar götürülebilir. Ancak esas darbe süreci, Kürtlerin kendi yurtlarında varlığını inkar eden, sadece Türk etnik kimliğini esas alan yeni Türkiye’nin resmen kurulmasıyla başladı. 1924 anayasası, bu yeni devletin resmi dilin sadece Türkçe olduğunu tescilledi. Kürtler isyan ve muhalefet ettikçe süreç daha da sertleşti. 1925 Şeyh Said kıyamı sonrasında çıkarılan Şark Islahat Planı aynen şunları yazar: 

“Aslen Türk olup Kürtlüğe yenilmeye başlayan Malatya, Elaziz, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda, Türkçeden başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine muhalefet etmek ve direnmek suçundan cezalandırılacaktır." 

Birçok il, ilçe ve köy isimlerinin Kürtçe asıllarının reddedilip Türkçeleştirilmesi, sokakta ve hatta evinde dahi Kürtçe konuşan insanların para cezasına çarptırılması, işkence görmesi bu süreçte yaşanan OHAL uygulamalarıydı. 1950’lerde iktidar seçimlerle el değiştirdi ve demokratik yollarla seçilen yeni bir hükümet geldi başa. Ancak Kürtçe açısından değişen birşey olmadı, darbe süreci sürdürüldü. Türkçe olmayan yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi devam etti. 1960 yılında yapılan darbe sonrası askerin yönetime el koyması ile 1961’de yeni bir anayasa hazırlandı. Neredeyse tüm tartışmalarda “en özgürlükçü anayasa” olarak lanse edilen bu anayasa da Kürtçe’nin maruz kaldığı darbe sürecinde değişiklik yaratmadı. Örneğin bu anayasanın 12. maddesi “Herkes dil, ırk ve cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” dese de ve “Öğrenimin Sağlanması” başlıklı 50. maddesinde herhangi bir dil yasağı koymasa da “Kürtçe ıslık çalmak” bile yasak olarak kaldı. Kürtçe konuşan, yazan, çizen Kürt aydın ve siyasetçilere her türlü ceza ve baskı reva görüldü. Yine bu dönemde büyük çoğunluğunu Kürtçe’nin oluşturduğu 2 bine yakın yerin ismi Türkçeleştirildi.

1982 darbesi ise o zamana kadar devam eden inkar ve imha politikalarının doruk noktalarına ulaşmasına yol açtı. Türkçe, zaten devletin resmi diliydi, ama statüsü bu kez ”değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek” maddeler arasına girerek iyice bir gözdağı nesnesi haline getirildi. Yine düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen 26. maddesi ile basın özgürlüğünü düzenleyen 28. maddesi, “yasayla yasaklanan diller’in kullanılamacağını belirtmiş; 42. madde ise, “Türkçe’den başka hiçbir dilin, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulmayacağını ve öğretilemeyeceğini” beton gibi sertleştirmişti. Diğer bir yasa ile de “Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmî dilleri dışındaki herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması” yasaklandı. 

O dönemde Diyarbakır Cezaevinde tutuklu olan Gültan Kışanak aynı koğuşta kaldığı Düriye isimli yaşlı bir Kürt kadının yaşadıklarına ilişkin şu anısını aktarır: “Aynı koğuşta kaldığım Düriye Ana Türkçe bilmediği ve Kürtçe konuştuğu için onu döverlerdi, beni de Türkçe bilmeme rağmen ona ‘öğretmediğim’ bahanesiyle döverlerdi.” Zaten her türlü yasa ve OHAL uygulaması ile Kürtçe yasaklıydı ve hiçbir yaşama alanı yoktu. Ancak egemenlere yetmemiş olmalı ki her yeni darbe ile Kürtçe’ye karşı işlemeye devam eden darbe süreci daha da kalın hatlarla sağlamlaştırılıyordu. 

90’lardaki topyekûn savaş ve imha politikası ile Kürtçe’nin yaşadığı darbe süreci ve OHAL uygulamaları derinleşerek devam etti. Köyleri yakılarak zorunlu göçe maruz bırakılan milyonlarca insan göç ettikleri metropollerde her yönüyle, ama özellikle de dil açısından OHAL uygulamalarına maruz kalmaya devam etti. Sokakta, işte, okulda aksanları ile dalga geçildi, işyerlerinde dilden kaynaklı ırkçı ayrımcılığa maruz kaldılar. 

2000’lerin başından itibaren, hem AB süreci, hem Kürt mücadelesi hem de bölgesel diğer değişimlerden kaynaklı Kürtçe üzerindeki baskılar kısmen hafifledi ve bazı alanlarda Türk devletinin dil politikaları açısından “en ileri adımlar” da atıldı. Ancak bugüne kadar, Türkiye’nin taraf olduğu bütün uluslararası sözleşmelerin açık maddelerine rağmen ne Kürtçe’nin herhangi bir statüsü var ne de eğitimde kullanılabilen bir dil. 

Bu son darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ile beraber Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bu süreçte askıya alınacağı duyuruldu. Kürtçe açısından bu sözleşme de diğer uluslararası sözleşmeler de zaten en başından beri askıda. Dolayısıyla Kürtçe için darbe süreci ve OHAL uygulamaları kesintiye uğramadan devam ediyor; bu durum Kürtçe resmi statüye sahip olmadığı sürece de devam edecek. Tabi aynı şekilde ister askeri olsun ister sivil, Kürtçe karşısında yekvûcud olan tüm darbecilere karşı, ödenen tüm ağır bedellere rağmen, Kürtçe mücadelesi de.